Dönülecek yollar

Yıllardır 17 Ağustos’un yıldönümlerinde içim acır ve yazamam. Bunları söylemek de ağır gelirdi. Yolun sonu göründü. Bugün konuşmazsak yarın konuşmanın hiçbir anlamı kalmayacak. Ne olur, artık harekete geçelim!


Paylaşın:

17 Ağustos 1999’u hatırlıyoruz.  Nasıl bir hatırlamaysa, 24 yılda ne yapıp yapmadığımızı konuşmuyoruz. 21 yılda, varlığımızın çoğunu betona yatırdığımız halde, bu hasarlı yapıları onarmayı düşünmediğimizi konuşmuyoruz. 6 Şubat depremi geldi. 17 Ağustos’tan geride olduğumuzu gördük. Üzerimizde ölü toprağı var, niye geriyiz, sormuyor, konuşmuyoruz. Depremlerin büyüğü dediğim bu hipnozlanmış halimiz!

Yaptığımızın akılla izahı yok. İş yapmayı, problem çözmeyi değil başka şeyleri düşündük. Geçmediğimiz köprüler, yollar, konmadığımız alanlar, oturmadığımız evler yaptık. Fakat küçük bir depremde bile çökeceğini bildiğimiz binaları, alt yapıyı sağlamlaştırmayı düşünmedik. Evet düşünmedik. Türkiye bunları konuşmazsa bir adım gideceği yer olmaz. Çünkü derdinin ne olduğunu anlayamaz ki çare düşünsün!

Konuşmak da kolay değil, biliyorum. “Aman birinci sıradaki işler sırasında bunu da düşünelim” diyenler çıkıyor. “Düşünme” ve “düşünce” deyince düşman algılayan programlar yüklenmiş kafalar devreye giriyor ve konuşan sesleri donduruyorlar. Meramlar o hipnoz duvarını aşamıyor, biliyorum. Gün olur o duvarlar da aşılır. Konuşuyoruz, konuşacağız, konuşmalıyız.

Kısılan sesler

 Bizi geçin, uzmanlar yalvarıyorlar. Naci Görür, Celal Şengör,  Yener Üşümezsoy, Övgün Ahmet Ercan ve daha kimler… Dünyanın dinlediği bu büyük uzmanlarımız, “Deprem uzak değil. Yine gelecek. Ve bu sefer daha yıkıcı olacak. Çünkü hemen hiçbir tedbir almadık, almıyoruz.” diyorlar. Kime söyleniyor diye etrafa bakınıyoruz. Hiç üstüne alınan yok. İşte problemler tam burada düğümleniyor.

Hipnoz diyorum ya, o her durumda devrede. Hatırlayın, mesela Başbakan “İstanbul’a ihanet ettik” dediğinde ne oldu? Verilen tepkilere bakınca, “Bak ne güzel dedi, helal olsun, ihanet etmiş..”  dendiğini anladık. Birkaç sefer de “Biz aldatıldık” dedi. Yine ne oldu hatırlayın, “Helâl olsun! Bak aldatıldık dedi..” diyenlerin alkışı ve hayranlıkları arttı. Gel de içine düştüğümüz tersliğe şaşma!

Tespit şu: Bu durumlara düşen siyasetçiler eskiden ağır bedeller öderlerdi. Şimdi alkışlanıyorlar.

Temel ârıza

Belki, -belki değil muhakkak- bu temel arızayı konuşmalıyız. Çünkü dertlerimiz o umursamazlıkla katlanarak büyüyor. Şu veya bu parti siyasetinin canı cehenneme. Memleket yangın yeri.

Hiç şüpheniz olmasın, nepotizm ve kayırmacılığın her türlüsü bu sonucu verir. İşin tuhafı bizde bu kayırmacılık ve ona eklenen yağmacılık normalleşiyor. Aptal yakınları kollamak yüzünden büyük zekâları kaybediyoruz. Ülkenin üst makamları feryat eden halkı olur olmaz yerde paylayan, yılışık yüzlerle doluyor.

Memleketin birinci sınıf beyinleri burada barınamıyor. Hakikaten araştırılması gereken bir durumdur.

Cânım memleket çölleşiyor. Buradan kaç sosyoloji, siyaset, psikoloji, felsefe.. tezi çıkar. Tabii bu ortamda bunu bizimkiler yapamaz. Yaparsa da elin adamı yapar. Ne kadar ağır bir şey söylediğimi düşünebiliyor musunuz? Bu manzarada bu konular burada rahat araştırılamaz.

Bir başka gerçek daha var

Meselelerimizi sayıp dökmekte ve sıraya koymakta iyi değiliz. Kaynakları doğru kullanmada benim gibi çok anlamayan birinin dahi hemen onlarca örneğini sayacağı yanlışlar içindeyiz.

Gördüğüm netice şudur: Bu memlekette sistem insan merkezli çalışmıyor. Evet insanı ihmal ediyoruz.

Onun hakkını-hukukunu dikkate almıyoruz. Devlet aygıtı, benim çiftliğim mantığıyla işletiliyor. Kurallar kolayca rafa kalkabiliyor. Neticede, on yıllar içinde biriktirdiğimiz varlığımızı inşaata harcıyoruz. Buna rağmen en büyük problemimizi evsizlik haline geliyor. Yaptığımıza bakar mısınız?

Düşünün! Batı ülkelerinde bizde yaşananların biri yaşanabilir mi? İsraf eden, gereksiz harcama yapan, usulsüzlük eden anında gider. Kim olursa olsun gider. Mesela, on yıl önce Alman Cumhurbaşkanı, kendi cebinden uçak bileti aldırırken küçük bir aykırılık ortaya çıkınca anında istifa etti. Bizde neler neler oluyor, adamlar yerini pekiştiriyor. Bu ahlâk ahlâk değildir. Mehmed Âkif doğru söylüyor: Ahlâk “elin gâvurunda”.

Düşünün!

Bu 21 yılda varlığımızı betona gömdük. Ne kadarı gerekliydi ben bilmiyorum. Yalnız herkes gibi, hepimiz gibi şunu biliyorum: Üçüncü Havaalanı lüzumsuzdu. Atatürk Havaalanı‘nı kapatmak ve sonra salgında sapasağlam pistlerini kazıp üstüne barakalardan hastane yapmak da katliamdı. Şimdi bahçe yapmak da lüzumsuzdur.

Büyük paralara ihale ederek yaptırdığımız köprüler lüzumsuz değildi. Kat kat pahalı yapılması yanlıştı. Daha neler var. Bu saydıklarımızdaki israfın bilançosunu çıkarsak, sadece İstanbul’u değil, bütün ülkeyi depreme karşı koruyacak kaynak çıkar.

Bırakın bunu, şu yokluk günlerinde hala hazırlıklarını sürdürdüğümüz İstanbul Kanalı( Kanal İstanbul diyorlar da ben Türkçeleştiriyorum)’na gidecek para İstanbul’u depremden kurtarır. Birilerini memnun edeceğiz diye girdiğimiz yükün ağırlığını varın hesap edin!

Soran anlar

24 yılda toplanan deprem vergileri nereye gitti? (ÖTV de 17 Ağustos’tan sonra deprem vergisi olarak konmuştu) Kim ne yaptı, ne yapmadı, niye yapmadı? Hadi varsa mazeretlerini duyalım: Niye yapılmadı? Maraş Depremi 6 ay önceydi.  Ne olduğunu gördük. Yarın deprem olur da yine binlerce veya -Hak saklasın- uzmanların dediği gibi 100 binlerce insanımızı kaybedersek bunu nasıl yorumlayacağız?

Yine Veli Göçer’ler bulup onlarla mı suçumuzu kapatacağız? Boş boş şeyleri ekranlarda tartıştırarak gerçekleri örtemeyiz. Asıl dertleri kapatmanın nelere yol açtığını gördük. Bu yolda devam edemeyiz. Deprem açık ve acil derdimizdir. Canımızı yaktı, yakıyor, yakacak. Hükumet, belediyeler, vakıflar, dernekler, kim bu dertle ilgilenmiyorsa bir başka hıyanet de budur. Başta hükumet, illa hükumet. Tabii sorumluluk onlardadır.

Hıyanet’i boşuna kullanmadım. Bir daha söyleyeyim: Bir zamanların Başbakan’ı “İstanbul’a ihanet ettik“ demişti. İhanet kolay kullanılır bir söz değildir. Bedeli vardır ve ağırdır. Yalnız, nasıl oluyorsa onun bedeli de ihanet edenlere değil halka ödetildi. Dedim ya, bu memlekette ölçü kalmadı. İşte ölçüsü bu ölçüsüzlüktür.

Yıllardır 17 Ağustos’un yıldönümlerinde içim acır ve yazamam. Bunları söylemek de ağır gelirdi. Yolun sonu göründü. Bugün konuşmazsak yarın konuşmanın hiçbir anlamı kalmayacak. Ne olur, artık harekete geçelim!

 

Yazar

A. Yağmur Tunalı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar