Sesimi duyan var mı? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Meselelerimiz- Sadi Somuncuoğlu   • Söz konusu açık oturum 10: Türkçesiz Türkler (Canlı yayın)

Sesimi duyan var mı?

Çözmemiz gereken sorunlar var. Ama öncelikle sorular sormalıyız. Bizleri doğruya ulaştıracak sorular. Sadece birimiz değil, hepimiz. Ne zamana kadar mı? Sesimizi duyurana kadar.Belki de haykırmalıyız önce “Sesimizi duyan var mı?” diye.

2 Kasım 2020
Şadiye Okur

Yazıma başlamadan önce İzmir’de yaşanan ve birçok ilde hissedilen depremde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve dayanma gücü, yaralılara ise acil şifalar dilerim. Umarım güzel İzmir’imizin yaralarını bir an önce sarabilir, bu depremin etkisini milletçe en kısa sürede atlatabiliriz.

Sesimi duyan var mı?” Ne kadar acı bir cümle öyle değil mi? Duyduğumuzda hepimizin yüreğini titreten…İçimizi parçalayan çaresizlik ve umutla karışık bu feryada, bırakın yüreği titremeyi “oh olsun diyebilen”, din simsarlarına, milliyetçilik simsarlarına, kısacası ideoloji simsarı mahlûklara ve onların artıklarına değil sözüm, sadece insan olana. Sadece insan olana, zira başkasının acısını yaşayabildiğimiz ölçüde insanızdır Tolstoy’a göre.  Şu cümleyi duymayanımız yoktur “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” Yaşadığımız her felaket “insan mıyız yoksa sadece canlı mıyız?” sorusunu aklımıza getiriyor her seferinde.

30.10.2020 saat 14.51

Bu sefer İzmir’i vuran depremin büyüklüğünü AFAD 6.6, Kandilli Rasathanesi ise 6.8 olarak açıkladı. Çalışmalar hâlen devam ediyor. Yüreğimiz ağzımızda kurtarma çalışmalarını izliyoruz. Göçük altından çıkarılan her canla birlikte umudumuz artıyor. Her cenaze haberi ise yüreğimizi dağlıyor. Acılarla yoğrulmuş milletimiz, her türlü kirlenmeye, bozulmaya, ayrıştırma çabalarına rağmen tek yürek olmayı bildi. Millet olmanın gereğini bir kez daha hatırlayarak ve de hatırlatarak yaraları sarmak için harekete geçti. Evi olan evini, aşı olan aşını paylaştı. Acıyı da sevinci de birlikte yaşayabildi bir kez daha. Allah bir daha böyle acılar yaşatmasın milletimize. Umalım ki göçük altında kalan canlar bir an önce kurtarılabilsin ve bir an önce sevdiklerine kavuşabilsin.

https://www.afad.gov.tr/

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki konunun uzmanı değilim,bu yazı da bir uzmanlık yazısı değildir. Bu konuda ahkâm kesmek haddim olmamakla birlikte, sade bir Türk vatandaşı olarak sormamız gerektiğini düşündüğüm bazı sorular var aklımda ve bu yazımda sizlerle bunları paylaşmaya çalışacağım.

Şu bilgi ile başlayalım: 2020 yılında dünya genelinde büyüklüğü 6.5’in üzerinde 22 deprem meydana gelmiş. İzmir depremine kadar bu depremlerden en büyük can kaybına sebep olan deprem ise 6.7 büyüklüğü ile 41 vatandaşımızın hayatını kaybettiği Elâzığ depremi olarak kayıtlara geçti. Son alınan bilgiye göre ise İzmir depreminde hayatını kaybeden vatandaşlarımızın sayısı 91 oldu. Habertürk’ten Barış Kaygusuz’un yaptığı habere göre Türkiye dışındaki 7 farklı ülkede 6.5 ile 6.9 arasında gerçekleşen 12 depremde ise sadece 2 kişi hayatını kaybetmiş.

İlgili habere buradan ulaşabilirsiniz

Kaybettiğimiz vatandaşlarımızın birer rakam olarak istatistiklere girmesi, hele ki korona salgını sebebiyle her gün ölüm tablolarının verildiği bir dönemde,  tabiî ki ağır bir durum. Fakat soracağımız soru için çok gerekli bir bilgi. Basit bir oranla cevabı hepimizce az çok malum olan şu birkaç soruyu soralım: “Türkiye dışında 6’dan büyük şiddette gerçekleşen 12 depremde sadece 2 kişi hayatını kaybederken, neden aynı şiddetteki depremlerde güzel ülkemizde can kaybımız daha fazla oluyor?” Ya da başka bir şekilde soralım: “Doların an itibari ile 8,35, Euronun 9,75 ve çeyrek altının 826 TL olduğu ülkemizde en ucuz şey insan hayatı mı? Neden her doğal âfette bu kadar çok ölüyoruz?” Aradığımız cevaplar aşağıdaki haberlerde gizli olabilir mi?

 

Depremin etkisiyle iki farklı tarafa yatmış apartmanlar

Kahin mi bilim insanı mı?

Yıllardır uzmanlarımızın bas bas bağırdığı deprem gerçeğinden deve kuşu misali saklandık, hatta 3 maymunu oynadık. Her türlü doğal âfette birkaç gün kurtarma işlemlerinin ne kadar başarılı olduğunu konuştuk, sonrasında ise hemen başka bir konuya yöneldik. Gündem gün içinde bile o kadar hızlı değişiyor ki, vatandaş bazındaki odaklanmanın sık değişmesini anlamak mümkün. Fakat devlet nezdinde düşündüğümüzde, öyle kolay kolay gündemden düşmemesi gereken konular depremler ve diğer doğal afetler.

Konu hakkında bilim insanlarının ciddi uyarıları ve isyanları var. Örnek olarak, 17.07.2020 tarihinde Şirin Payzın’a değerlendirmelerde bulunan Pr. Dr. Naci Görür, Elâzığ depreminden tam 15 yıl önce, 2005 yılında bu bölgede yaşanabilecek şiddetli bir depremle ilgili uyarıda bulunduğunu belirtiyor. Bir doğa olayı olan depremi korkuyla önleyemeyeceğimizi, bilimsel çalışmaların ve bilim insanlarının uyarılarının dikkate alınması ve zaman geçirilmeden önlem alınması gerekliliği üzerinde duruyor. Türkiye’nin Japonya kadar riskli bir bölgede olduğunu, korku üretmek yerine tedbir alınması gerektiğini tekraren dile getiriyor. Bunun yanı sıra depremin sadece gerçekleştiği zaman konuşulmaya başlandığını, onun dışında ciddi bir çalışmanın yapılmadığını da söylüyor.

İlgili habere buradan ulaşabilirsiniz

Naci Görür Hoca’nın tespitlerinin doğruluğunu, Elâzığ depreminin hemen ardından Hoca sanki bilim insanıı değilmiş de bir kahinmişçesine “günler öncesinden bilmişti!”, “işte o profesör” gibi popülist manşetlerden daha iyi anlayabiliyoruz. Naci Görür gibi çok değerli uzman akademisyenlerin konu hakkında birçok uyarısı mevcut. Şikâyetleri ise hep aynı: yetkili idarelerce uyarıların dikkate alınmaması ve uygulamaya geçilmemesi.

Felaketler yılı 2020

Sonradan daha beter bir yıl yaşamazsak(dualarımız bu yönde: Allah daha beter felaketlerden korusun) sanırım 100 yıl içinde en çok felaket yaşadığımız yıl olarak tarihe geçecek 2020. Nasıl başladıysa öyle gidiyor. Çoğumuz bu yılın takvimlerden silinmesini, hiç yaşanmamış olmasını diliyor belki de içten içe. Ama elden ne gelir ki gerçek bu ve yaşanmaya devam ediyor.

Şöyle bir sayacak olursak, şubat ayında Van’da yaşanan ve 42 kişinin ölümüyle sonuçlanan çığ olayı, yine şubat ayında 3 kişinin hayatını kaybettiği uçak kazası… İdlib’te hava saldırısı sonucu 33 askerimizi şehit verdik, sadece bir ayda 56 askerimiz şehit oldu. Mart ayında salgın başladı, yaz boyunca çeşitli bölgelerimizde orman yangınları bitmek bilmedi… Sakarya’da havai fişek fabrikasında patlama oldu; 6 işçi hayatını kaybetti, Karadeniz’de yaz boyu taşkınlar meydana geldi. İzmir depremiyle birlikte 2 büyük deprem yaşadık… Bunlar sadece büyük boyutta olanlar. Buradan sonrasını “şu da vardı” diyerek okuyucular sıralayabilir.

Bu karanlık tablo ile içinizi kararttım farkındayım. Fakat bir şeyleri değiştirmemiz için yaşadıklarımızı yok saymak, unutmak değil de olduğu gibi görmemiz ve ders çıkarmamız gerekiyor sanırım.

2020 ağustos ayına gidelim. Yer Karadeniz…Giresun’un Yağlıdere, Dereli, Doğankent olmak üzere birçok ilçesini etkileyen sel felaketi yaşandı. Buradan da vatandaşlarımızın ölüm haberlerini aldık,  selde kaybolan vatandaşlarımız oldu. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin yaptığı açıklamaya göre metrekareye düşen yağmur miktarı 100 kg’ı aştı. Yaşanan felaketin bu sebepten kaynaklandığı söylendi. Küresel ısınma, iklim değişikliği gibi temel sebepleri bulunan bu olağanüstü yağış miktarı, sonucu âfet olan, şüphesiz anlık olarak önlenemeyecek, olumsuz bir doğa olayı. Fakat bölge coğrafyası göz ardı edilerek dere yatağına ev yapmak ya da ev yapılmasına izin vermek de tam manasıyla aymazlıktır. Yağmur yağabilir, çok da yağabilir. Fakat bizler suyun gidebileceği her alanı betonla doldurursak ve üst yapıları alt yapıdan daha önemli görürsek ve alt yapımızı yağabilecek maksimum yağış kapasitesine göre tasarlamazsak, yağışın mantıken taşkına dönüşmesi gayet normal bir durumdur. Aşağıdaki fotoğraflarda ne demek istediğim daha net anlaşılabilir.

Giresun’da sel felaketi
Taşkın sebebiyle çöken yol

Yukarıda altyapıdan çok üst yapıya önem verdiğimizi söylemiştim. Fakat biz üst yapılaşmaya da gerekli önemi vermiyor olacağız ki, yaşanan depremlerde can kaybımız bu kadar çok oluyor. Aşağıda bunun çarpıcı örneklerini görebilirsiniz. Fotoğraflarda binaların taşıyıcı elemanları olan kolonların, kirişlerin alan genişletmek, tesisat döşemek vb. amaçlarla nasıl tahrip edildiği açıkça görülüyor. 2011’de yaşanan Van depreminde yıkılan binalar ile ilgili İnşaat Mühendisleri Odası’nın yaptığı açıklamaya göre binaların çoğu ruhsatsız ve kolonları kesilmiş vaziyette idi.  İzmir’de yaşanan depremde yıkılan binalar için de aynı şeyler konuşuluyor.

İlgili habere buradan ulaşabilirsiniz

Haber detayında bunun gibi birçok görsel mevcut

İlgili habere buradan ulaşabilirsiniz

“Kumları Marmara Denizi’nden demirleri hurdadan çektik”

Biraz daha geriye gidelim. Yıl 2009, ünlü inşaatçı Ali Ağaoğlu 17 Ağustos depreminin 10. Yılı dolayısıyla katıldığı bir televizyon programında bazı itiraflarda bulunuyor. Gerçekten bu itiraflar olası bir depremde oluşabilecek bilançoyu da az çok gösteriyor. İfadeler aynen şu şekilde:

1970’li yıllarda İstanbul’un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi’nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul’a ordu bile giremez, ölen şanslıdır”

İlgili habere buradan ulaşabilirsiniz

Devlet milletiyle barışıyor!

Bu sloganı “İmar affı yasası” uygulamaya geçtiğinde gazetelerde, internet sitelerinde, kamu spotlarında bolca görmüşsünüzdür. Oyuncuların babacan bir tavırla imar affına başvuruya davet ettiği kamu spotunu gördüğümde benim içim cız etmişti. Şirketlere yasal sorumluluklarını anlatmakla görevli olduğum bir işi yaparken çokça duyduğum şu söz geldi aklıma ve ne kadar da haklı olduklarını o an anladım: “nasıl olsa af çıkar, sen kafanı yorma.”

Bu yasa ve yasa çerçevesindeki uygulamalar, vatandaşın devlete, yasaya, otoriteye olan güveninin ve inancının devlet eliyle yıkıldığının bir göstergesidir bana göre. Devlet bu gibi af yasaları ile, çocukken ne hata yaparsak yapalım bizi affedebilen babalarımız gibi davrandı. Tabi para karşılığı… Bu da bizi parası olduğu sürece  hiçbir yasayı, hiçbir kuralı tanımayacak, şımarık çocuklar hâline getirdi belli ki.

İmar affı uygulaması ile 2017 yılından önce inşa edilen kaçak yapılar için belirli bir başvuru ücreti yatırılarak yapı kayıt belgesi alınabilmesi sağlandı. Yani bu kaçak yapılar devlet eliyle ruhsatlandırıldı. Bu yolla Devletin kasasına sıcak para girerken, vatandaşın da kaçak olan yapısı ruhsatlanmış, devletin himayesine alınmış oldu. Nedir bu imar affı meselesi? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sitesinde yer alan sıkça sorulmuş bazı sorular ve bu sorulara verilmiş yanıtları aşağıda. Bunlar sadece en önemli gördüklerim. Dileyenler diğer sorulara bağlantıdan ulaşabilir. Bağlantı için tıklayınız.

Şimdi sorularımızı tekrar soralım mı?

Yukarıda örneklediğim olaylar yaşadıklarımızın belki de çok küçük bir kısmı. Şimdi başta sorduğum soruları tekrar soralım:

Türkiye dışında büyüklüğü 6’nın üzerinde gerçekleşen 12 depremde sadece 2 kişi hayatını kaybederken, neden aynı büyüklükteki depremlerde güzel ülkemizde can kaybımız daha fazla oluyor? Memleketimizde en ucuz şey insan hayatı mı? Neden her doğal âfette bu kadar çok ölüyoruz? Ve bir soru daha ekleyelim: Sesimizi duyan var mı?

Bütün bunları düşündüğümde sorduğum sorulara bulduğum temel cevap şu oldu:

Mühendisliğe gerekli değeri vermiyorsak, liyakati umursamıyorsak, işi ehline teslim etmiyorsak, malzemeden, işçilikten, emekten çalmayı ahlâk problemi olarak görmüyorsak, bazı kişilerin, bazı şirketlerin çıkarlarını toplumun refahı ve haklarının üzerinde görüyorsak, yasaları bazı kişi ve zümrelerin çıkarına göre düzenleyebiliyor, bu şekilde uyguluyorsak ve en önemlisi yolumuzu bilimin ışığı ile aydınlatmıyorsak; sanırım hayatlarımıza biçilen değeri çok görmememiz gerekiyor.

Bilimin ışığı yolumuzdan eksik olmasın.

01.11.2020

 

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları