Erdemin Zirvesindeki Adam Galip Erdem (1930-1997) – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

Erdemin Zirvesindeki Adam Galip Erdem (1930-1997)

Karadeniz’in hareketli müziğinin, yamaç, iniş çıkışlı ve canlı ortamında çocuk Galip okul yaşına geliyor. İlçede bulunan 11 Mart İlkokuluna gidecek yaşa gelmişti. 11 Mart Fındıklı’nın düşman işgalinden kurtuluş günüydü. İsimlendirme oradan geliyordu. Küçük Galip çok cevvaldı. Kitap kurdu olmuştu.

7 Mayıs 2020
Mustafa Özdemir

Yurdumuzun Kuzey Doğusunda yeşiller içinde bir orta boy kasaba: Rize ili Fındıklı İlçesi. Karadeniz’in hırçın dalgalarına göz kırpan cennet gibi kıyılar ve denizin yalayarak alçak sesle  mırıldandığı deniz sesi melodilerinin işitildiği kumsallar. İşte burada 1930 Yılı Mart ayının 10. Günü hafta başı yani pazartesi. Mart ayları oralarda serin olur. Bazen serinliği de aşarak sis doğayı örter. İnsanların içi ürpererek ilkbahar ılıklığını arzu ettiği de olur. Zaten ilkbahara az kalmıştır.

Artık genç Zekiye anne ve genç Rasim Bey bir çocuk sahibi olmaya çok yakındır. Ofluoğlu sülalesinden yakınları başta olmak üzere herkes heyecan içindedir. Çünkü Zekiye Hanım ile Rasim Bey’in ilk çocukları doğacaktır. O zamanın şartlarında erkek mi olacak kız mı bilinmiyor. Hangisi olursa olsun, hayırlı evlat olsun diye konuşanlar sözü bitirdiler. Ama Karadeniz’in görmüş geçirmiş “Halk Bilgesi” nineleri “işaretler erkek olacağını gösteriyor” diye sohbet ediyorlardı. Rasim Bey erkek olsa iyi olur, çünkü bu güzel denizden rızık çıkarması olasıdır, diye düşünüyordu. Vakit geldi. Doğum mahallenin tecrübeli “ebelerince” gerçekleştirildi. Rasim Bey’e haber verdiler. “Müjde Rasim Bey. Bir erkek çocuğun doğdu” dediler. Rasim Bey’in sevincine diyecek yoktu. Kulağına ezan okundu. Soy soylayıp boy boyladılar. İsim koymaya sıra geldi. Bebecik küçük bir çocuktu, çelimsizdi. Acaba yaşamın ağır yüklerine galip gelebilecek miydi? Zaten halkımız arasında şöyle bir inanç vardır. Ne isim verirseniz yaşamı da o niteliği taşır. Aslan derseniz aslan gibi olur. Aslında okumuş bir genç olan Rasim Bey hurafeye inanmazdı ama ne zararı var, adını Galip koyalım, belki de yaşamın ağır yüklerine galip gelir. Adı Galip oldu. Erdemi de soy soptan, yani Ofluoğullarından geliyordu. Türk doğmasından kaynaklanıyordu. Türkiye böylece bedeni çelimsiz ama yiğit, dürüst, vatan aşıkı, gerçek Müslüman, Türk Milleti için yaşamını verip onulmaz yoksulluklara göğüs geren, milliyetçi-ülkücü ve yüreği 10 ton çelikten yapılı, Galip Erdem’e hoş geldin, dedi. Ne yazık ki ailenin tek evladı olarak kaldı. Kardeş sevgisini hissedemedi. Belki de bütün ülkücüleri kardeş ve evlat gibi görmesi bundandı.

GALİP BÜYÜYOR VE LİSE BİTİYOR

Karadeniz’in hareketli müziğinin, yamaç, iniş çıkışlı ve canlı ortamında çocuk Galip okul yaşına geliyor. İlçede bulunan 11 Mart İlkokuluna gidecek yaşa gelmişti. 11 Mart Fındıklı’nın düşman işgalinden kurtuluş günüydü. İsimlendirme oradan geliyordu. Küçük Galip çok cevvaldı. Kitap kurdu olmuştu. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki öğretmenlerin üstün çabaları ve millet sevgisi ile vatan kavramı ile orada yüz yüze gelmişti.

Rasim Bey, Siirt iline sonra da Bitlis iline atandı Oralarda devlet hizmetinde yetenek ve becerilerini göstererek istikrarlı bir yükseliş sağladı. O arada ergen Galip de gittikleri illerde ortaokulu başarı ile bitirdi. Sonra Rasim Bey bürokraside yükseliyordu. O zamanların mülki idaresinde bulunan bir makama, Nahiye Müdürlüğüne atandı. Al beni Erzurum’un Narman nahiyesi. Nahiye müdürlüğü ilçe ile köy arasında bir idari birimdi. Günümüzün beldelerine benzerdi. Fakat model olarak kaymakamlık örgütünün küçük bir örneğiydi. Şimdiki beldeler kaymakamlığın küçük bir modeline benzemez.

O zamanın şartlarında Narman’da lise yok. Ergen Galip nereye gidecek? Erzurum lisesine. Erzurum Lisesi 1869 yılında kurulmuş bir eğitim kurumu. Şahsımın da öğretmenlik yapma şerefine ulaştığım bu lise gurur verici bir kurumdur. Lisenin nasıl bir kurum olduğunu biraz da ilginç  bir anımla anlatayım. İlk asistanlık ve doçentlik yıllarımda ülkücü hareketin akademik ortamlarında da  çoktan yer almıştım. Erzurum kenti çok ilgi çekici bir kenttir. Oradan milliyetçi olmadan ayrılmak çok nadir bir şeydir. Halk kültürü uzun kış ortamlarında sazlı sözlü kahvehane ve lokallerde tartışılır. Hatta en derin felsefe sorunları çok basit ama etkin çözümlere ulaşır.  Başka ilginç bir olay var ki kulaklarınıza inanmayacaksınız: Bahsi geçin kültür ocaklarından birisi de Hemşin Pastanesiydi. Orada fikir tartışmaları yapılırdı. Bazen halk bilgeleri gelir, bazen de mesleğinde ün yapmış öğretim üyeleri gelirdi. Kıyasıya tartışırlar. Huzur içinde herkes dağılır evine giderdi. Sağ-sol ayırımı yoktu. Herkes katılabilrdi. Burasının farkına varan UNESCO bu kuruma ödül vermiştir. Erzurum’da alçı ve sıva ustası bir İsmail Gürcan vardı. Şimdi kabrinde rahmet içinde uyuduğunu düşünüyorum. İsmail amca uluslararası ilişkiler ve Ortadoğu uzmanıydı. Şaka değil bu alanda kitabı vardır. Bir gün sohbet esnasında kendisine Erzurum Lisesinden mi mezunsun İsmail amaca, diye bir soru sordum. Cevabı şu oldu. “Dadaş,Erzurum lisesinin önünden geçersen âlim olursun. Ben âlim değilem, biraz okumuşam” anlamında tevazu gösterdi. Şimdi önünden geçenlerin âlim olduğu lisede bir Galip Erdem vardır. Belki de milliyetçilik ateşini Palandöken Dağlarının boynundan ateş gibi dökülen yurtseverlik güneşinden almıştı.

MEMURİYET VE HUKUK TAHSİLİ DEVRESİ

19 yılını Karadenizden Siirte kadar uzanan yurt parçasında geçiren genç Galip buralardaki sefaleti, cehaleti ve halkın nasıl ezilip fukaralık içinde açlıkla mücadele ettiğini görmüş, bu travmaları dağarcığına yerleştirmişti. Bu halkın eğitilmesi, sevilmesi ve zenginleşmesi gerekiyordu. Çok okuyan genç Galip cehalete galip geleceğine inanıyordu. Bu milliyetçilikle olabilirdi. Milliyetçilik bilim değildi. Ama bilimin ocağını daha hızlı yakan, bilimi yaşam biçimi içine sokmamızı hızlandıran bir kutsal enerji olarak görüyordu. Dinimizin  tertemiz kalbinin ve ruhunun bu milliyetçilik enerjisine içerik kazndıracağını da içselleştirmişti. İki türlü kazanacağımızı düşünüyordu. Hem dünyamızı hem de ahiretimizi sağlam kazığa bağlayacaktık. Yüreği 10 ton çelikten yapılı demiştik ya, bu Anadolu evlatlarını tanıyınca 10 tonluk çelikten yürek emperyalistler için sertleşmiş, garip gureba halkımız için merhamet denizine dönüşmüştü. Menfaat kavramını sözlükte görmüş, dürüstlüğü yaşam biçimi yapmış, mertlik ve vefayı adeta nebi üstünlüğü dercesine ulaştırmıştı.

Bu gençlik ortamında askere gitti. Yedek subay olarak askerliğini yaptı. Alpaslan Türkeş’i 1944 Turancılık darbesi zamanından biliyordu. Ancak Türk Ordusunda bir efsane subayın olduğunu muhtemelen çok kez dinlemişti. Bu Alpasalan Türkeş’ti. Doğal olarak geçim sorunu vardı. 1952 yılında PTT’de memur olarak işe başladı. İstikrar tutturamadı. Çünkü onun istediği kaliteyi bulamıyordu. Art arda memuriyetlere ve özel sektöre girdi. Müşavir oldu. Denetçi oldu, İETT’de çalıştı. Ama hukuk fakültesini bitirip avukat olunca bambaşka bir dünyaya girdi. Artık hem devleti savunacak hem de garip gurebanın hakkını koruyacaktı. Öyle de yaptı. Hem öyle yaptı ki kuruş kazanamadan ömrünün sonuna kadar haksızlıklara karşı en derin dünya savaşını açtı, bir er gibi hak mücadelesi verdi. Ama yüreğine 8 delik açan ülkücü idamları onun ömründen en az 10 yıl çaldı.

GAZETECİ VE HUKUKÇULUK BİR ARADA

Ağustaos 1961 yılında Tercüman’da gazeteciliğe başladı. Yeni İstanbul Gazetesi, Zafer Gazetesi, Sabah Gazetesi, Bizim Anadolu Gazetesi, Töre Dergisi, Türk Yurdu Dergisi, Ocak Dergisi ve daha pek çok basın yayın organında köşe yazıları ve daha geniş makaleler yazdı. Yeni İstanbul Gazetesinde yazdığı ilk yazıyı uzun yıllar kesip sakladım. Belki de kitaplığımın bir yanında hala duruyor.  Bugün için de tam olarak hatta daha da şiddetli bir şekilde geçerli olan ifade özgürlüğünün olmadığını dolaylı olarak anlatmak için diyordu ki: “Bu köşede yazdıklarımın hepsi doğru olacaktır. Asla yalan ve yanlış bilgi yazmayacağım. Ama yazamadığım doğrular da olacaktır. O doğruları size aktaramayacağım”. Merhumun doğru, düzgün bir kişi olduğunu yukarıda yazmıştık. Onun tam demokratik anlamda bir gazeteci olduğu da bu sözlerden ortaya çıkıyor.

Gazeteciliğe başladıktan sonra da memuriyetler devam etti.1966 yılında T.C. Devlet Kitapları Müdürlüğünde müşavir olarak çalıştı. Devlet Plan ve Prensipler dairesinde de 4 yıl görev yaptı. 1981 yılında emekli oldu. Yazdığı 4 kitap aşağıdadır:

Ülkücünün Çilesi(1975)

Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar(1975)

Suçlamalar (İki cilt)

Mektuplar(1984)

Yayınlanmamış 60 kadar şiiri bulunuyor. Gazete ve dergilerde Bilge Erdem, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim, Aptali takma isimlerle de yazı yazmıştır.

Onu anlatan iki kitap vardır:

Nevzat Kösoğlu:

GALİP ERDEM

İbrahim Sarı:

AĞABEYİM GALİP ERDEM

12 Mart 1997 Çarşamba günü hakka yürüyen Galip Erdem’in ardından çok yazı yazıldı. Ama bunlardan iki dörtlüğü vermekle duygularımızı daha duyarlı hale getirebiliriz:

Olur mu er erdemsiz

Biz bir can ve bir teniz

Bir rahmet denizinde

Ebedi beraberiz.

Diğer dörtlük de şöyle:

Demler ersiz er demsiz

İnsan olmaz Erdemsiz

Ecel aldı, yer gizledi

Kaldık Galip Erdemsiz.

ÜLKÜCÜ MAHKUMLARIN AVUKATI GALİP ERDEM BABA:

12 Eylül’ün faşist generallerinin başı olan Kenan Evren bir kitabında şöyle yazmıştı: ”Baktık ki soldan çok astık. Denge olsun diye biraz da sağdan astık”. Hukuka(!) adalete(!) bakar mısınız.

12 Eylül darbesi olduktan sonra on binlerce ülkücü ya tutuklandı veya sorgulandı. Bu tarihten önce avukat olmasına rağmen avukatlığı pek benimsememişti. Ama devasa haksızlık ve cehennem azabı gibi işkenceleri görünce kolları sıvadı. Anadolu’yu çok iyi tanıyan Galip Erdem şunu çok iyi biliyordu. Ülkücü çocukların çoğu ekmek alacak gücü olmayan fakir insanlarımızın çocuklarıydı. Avukat tutmaları hayal bile değildi. Onların Galip babası yetişti. Avukatlıktan hoşlanmayan Galip Erdem ağabeyimizin Adem Yavuz Sokaktaki avukatlık bürosuna gittiğimde merhum Nevzat Kösoğlu da oradaydı. Galip Ağabey’in arkada küçük bir odası vardı. Masanın üstü, dolaplar ve uygun olan her yer dosya doluydu. Mamak, Kara Harb Okulundaki Dil okulunda bulunan üst düzey gözaltı mağdurları ile Mamak’taki alt tabaka gözaltılar arasında mekik dokuyordu. Müthiş iş çıkarıyordu. Para almadığı için bu kez kendisi ekonomik güçlük çekiyordu. Yüreğinde 8 delik vardı. Bunlar Ahmet Kerse, Ali Bülent Orkan, Cengiz Baktemur, Fikri Arıkan, Halil Esendağ, İsmet Şahin, Mustafa Pehlivanoğlu ve Selçuk Duracıktı. Bu ülkücüler idam edilmişti. Belki aralarında ortamın kötü olması, komünist teröristlerin saldırılarına karşı koyarken suç işlemek zorunda kalmışlardı. Ama insan öldürmek gene de doğru değildi. O zamanki karşı taraf diye adlandırılan sol terörist kimseler de belki de aynı şekilde düşünüyorlardı veya emperyalist güçler arkalarından kışkırtıyordu. Çatışma kaçınılmaz oluyordu. Soldan asılanların sayısı da 18 idi. Ama Ülkücülerden Mustafa Pehlivanoğlu ile Soldan Erdal Eren’in asılması büyük travma yaratmıştı. Mustafa Pehlivanoğlu’nun sonradan suçsuz bulunması, Erdal Eren’in de yaşının kanunla büyütülüp asılması travma yaratmıştı. Galip Erdem her iki tarafa da acıdığını bir sohbette söylemişti. Ama solcuların maddi durumu ve avukat sayıları daha iyiydi.

Bu idamlardan sonra Veli Can Oduncu ve Yusuf Ziya Arpacık’ın 1988’de hapishanede işkence ile öldürülmesi ayrı bir acıydı. Bunlar 1978’de hapse girdiler,1988’de hapishaneden ölüleri çıktı. Veli Can’ın hikâyesi çok acıklıydı. Doğu Türkistan’daki komünist zulmünden kaçıp bin umutla Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğuydu. Baktı ki burada bulunan solcular da aynı. Çılgına döndü ve Doğu Türkistan’da başına ne gelecek idiyse burada da o geldi. Komünist-Faşist Evren işbirliği şeklinde çalışan Polder tarafından işkence ile öldürüldüler.

GALİP ERDEM İLE ANILARIM:

Ankara’da Necati Bey caddesinde Demirtepe köprüsünün az yukarısında “Üniversiteliler Kültür Derneği” adında bir dernek vardı. Kurucuları Ayvaz Gökdemir, Galip Erdem, Cezmi Bayram gibi tanınmış aydın ülkücülerdi. O zamanlar henüz bizim Yüksek Öğretmen Okulu Sıhhıye’deki Atatürk Lisesinin bünyesindeydi. Bu nedenle kolaylıkla dernek lokalinde toplanırdık. Galip Ağabey dâhil pek çok aydın sohbet düzenlerler, biz daha genç üyelere çeşitli kültürel görevler verirlerdi. Galip Ağabey çökük yanaklarının üst ortasında yay gibi oturan burnunun üstünde bulunan gözlükten bakarken seslendi:

Mustafa sen gel, seninle biraz işim var.

-Buyurun!

Şu dilekçeyi al ve Ankara Emniyet Müdürlüğüne git. Orada falan yere ver ve kayıt numarası al. Burada bizim “OCAK”  adında bir dergi çıkardığımız yazılıdır. Dergi üç ayda bir yayınlanacak. Şimdilik genel yayın yönetmeni sensin!

-Siz bilirsiniz…..

-Uzun sürmez onu senin üzerinden alıp başkasına vereceğiz. Senin talebeliğine bir zarar gelmeyecek.

Canıma minnet, aydınlık yayan veya Azerbaycanlı kardeşlerimizin dediği gibi ziyalı bir derginin yayın yönetmeni olmuştum. O dergi küçük boyutlu bir kitap hacmindeydi. Galip Ağabey ve derneğin üst kadrosu bu önemli dergiyi, yanılmıyorsam 6 yıl kadar yayınladılar. O zamanlar Milliyetçi-Ülkücü camianın en bilimsel dergilerinden biriydi. Aslında o zamanlar Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Ülkü Ocaklarının yönetimindeydim. Galip Ağabey bunu da biliyordu. Ülkü Ocakları Genel merkezi de o yılın başlarında kurulmuştu.

Galip Ağabey aslında Alpaslan Türkeş’in milli ülküyü oluşturma kadrosunun içindeydi. Hiçbir siyasi makam mevki istemedi. Her zaman nefer gibi hizmet etti.

En çok anlattığı benzetmeli hikâyelerden birisi şuydu:” Ayının anlattığı her hikâye ve masal armut üzerinedir. Benim ise tüm anlatıp icra ettiğim dört şey vardır: Din, devlet, vatan, millet”.  Para, rant, zenginlik, lüks, pahalı giyecekler, israf ve benzerleri onun sözlüğünde bulunmayan kavramlardı. Cumhuriyetin I.Nesli ve Galip Erdem’in mensup olduğu II.Nesli çoğunlukla bu kavramlara düşman kimselerdi. Dürüsttüler, devlet malına asla el uzatmadılar. Şimdilerde yozlaşmayan pek bir kurum ve görüş kalmadı. Halen ülkücü milliyetçilik Türk Milletinin umududur.

Özet olarak şunları da söylemeliyiz. O günlerde Türk gençliği bölünmüştü. Sağ sol çatışması var diye niteleniyordu. Biz milliyetçiler sol kesimin SSCB(Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği)nin ve Çin Halk Cumhuriyetinin  kışkırtma ve maddi desteği ile Türkiye’de devlete ve millete karşı kalkışma halinde olduklarına inanıyorduk. Bunun çoğunlukla doğru olduğu bu gün artık bir gerçektir. Onlar da bizi ABD’nin gizlice desteklediğine inanırlardı. Bu ise tümden yanlıştı. Çünkü ABD Türk Milliyetçiliğinin daima düşmanı olmuştur. Halen de öyledir.

Artık o kara günler geride kaldı. Ama şimdi başka kara günler mevcuttur. Yaşlı bir ülkücü olarak bundan böyle sol, sosyalist ve başka ne olursa olsun şu ölçütlere bakmalıyız: Dostlarınız bölücü olmasın, dürüst olsun, yalan söylemesin, yurdumuzu sevsin, milleti sevsin, bilimi sevsin, demokrasiyi sevsin ve mukaddeslerimize saygılı olsun fakat fikri zikri ne olursa olsun. Hepsi bizimdir.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!!!

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları