İzmir’in İşgalini Bir Türk Hanımın Hatıralarından Okumak.. – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______14 Eylül 2019_______

İzmir’in İşgalini Bir Türk Hanımın Hatıralarından Okumak..

Paylaş:
O bizim bayrağımızdı.. Az mı çiğnemişlerdi gözümüzün önünde bayraklarımızı? Zorla Yunan bandıralarını pencerelerimize astırmak için az mı işkence yapmışlardı?
O bizim bayrağımızdı.. Az mı çiğnemişlerdi gözümüzün önünde bayraklarımızı? Zorla Yunan bandıralarını pencerelerimize astırmak için az mı işkence yapmışlardı?

Neval Konuk Halaçoğlu ve Gazeteci/Yazar Yaşar Aksoy , İzmir’in ünlü hattatı Hacı Mehmet Emin Efendi torunu, Namazgah Misakı Milli Mektebi Başöğretmeni Hilmi Dölek’in kızı, emekli Tarih öğretmeni merhum annesi Zehra Aksoy’un kaleminden İzmir’in ateşten gömlek giydiği günleri aktarıyor…..

 

 

İzmir’in İşgalini Bir Türk Hanımın Hatıralarından Okumak..

“…15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini, Güzelyalı Cami Sokağı’ndaki iki katlı evimizde yaşadık. Bu sokakta tek tük Rum aileler de otururdu. Babam Hilmi (Dölek) Efendi, Namazgah’ta Misakı Milli Mektebi başöğretmeni idi. Ben işgal başında Müdafaa-i Hukuk Mektebi’nde okurken işgalden iki yıl sonra babam beni okuluna, yanına aldı, ilkokulu orada bitirdim. Büyük amcamız Altınkalem Nazmi Efendi de Güzelyalı Camii imamı ve Müdafaa-i Hukuk Mektebi başöğretmeni bir hattat idi. Küçük amcamız İzzet Efendi ise Sarıkışla’da asker idi.

Bir akşam babam ve Nazmi amcam, eve çok üzgün geldiler, sürekli olarak Fatma büyükanneme, “Çocuklar katiyen sokağa çıkmasın” diye tembih ediyorlardı. Bizler ertesi günü evden hiç çıkmadık.

Kapkara dumanlı Averof geliyor!

İşgal sabahı erken saatlerde komşularımız evlerinin çatılarına çıktılar. Güzelyalı’da ev çatılarından körfez tabak gibi görünürdü. Çatımıza tek başına çıkan zenci ev hizmetçimiz Dudu, çatıda bağırmaya başladı. “Averoff.. Averoff..” diye haykırıyordu. Bu kelimeyi komşu çatılardaki kadınlardan duymuş. Hemen çatıya çıktık. Körfezin İnciraltı açıklarında kapkara dumanlarını gökyüzüne püskürten Yunan Kraliyet Zırhlısı Averof dehşet verici bir görünümle şehre doğru denizde ilerliyordu. Arkasında daha birçok savaş gemisi vardı. Korkunç bir manzara idi. Ben hemen ağlamaya başladım. Düşman, gemilere binmiş üzerimize doğru azman gibi geliyordu.

Akşam erkekler eve mahzun ve üzüntülü döndüler. Şehrin Yunanlılar tarafından işgalini gözleri yaşlı bize anlattılar. İşgalin tam göbeğinde Konak Meydanı’ndaki Sarıkışla’da asker olan küçük amcam İzzet Efendi’yi çok merak ediyorlardı. Sarıkışla’da ölen ve yaralanan çokmuş, bir kısmı ise esir edilerek gemilere bindirilmiş, Yunanistan’a sevk edileceklermiş.

Yunan askerleri o menhus günde Pasaport’tan karaya çıkıp Konak’taki çarpışmalardan sonra, öğle saatleri sonrasında Karantina ve Güzelyalı tramvay hattını işgal ettiler. Karakollar basıldı. Daha sonra ara sokaklara gruplar halinde dağılarak evleri de basmaya ve kaçak Türk askeri aramaya başladılar.

Babam ile amcam, semtimizin ve İzmir’in pek çok ileri gelenleriyle birlikte yakalandı. Onların Güzelyalı Kilisesine hapsedildiğini öğrendik. Orada eziyetler, işkenceler, dövmeler yapılmış.

Daha sonra Efzon askerleri, amcamız Nazmi Efendi’yi önlerine katarak şüpheli Türk evlerini zorla açtırmaya ve talan etmeye başladılar. Zavallı Nazmi Efendi, perişan durumda Yunan vahşetini yüreğinin en derin yerinde duyarak bu eziyete tahammül etmeye çalıştı. Hele Konyalı Hüseyin Beylerin evinin önünde kapı açılmayınca amcamın göğsüne süngüyü dayamışlar. Amcam “Hüseyin, Hüseyin n’olur kapıyı aç, beni öldürüyorlar” diye avaz avaz bağırınca kapı açılmış.

Amcam, Sarı Kışla’dan kaçıyor!

Bu karışık ortamda bir gün sonra akşamüstü kapımız hızlı hızlı çalındı. Bir de baktık ki, Sarı Kışla’da telgraf askeri olan küçük amcamız İzzet, kaçıp gelmiş. Meğer işgal sabahı Sarı Kışla basılınca ölen ve yaralanan çok olmuş. İzzet Efendi, kışlanın dar penceresinden asker arkadaşı ile avluyu gözlerken, kapı açılarak iki Yunan askeri “Elado… Elado..” diyerek, onları dışarı çıkarmış, sonra tüm Türk askerlerini de dışarı çıkarıp Konak Meydanı’na toplamışlar; ama etrafta az önceki çarpışma sonucu yerlerde yatan Yunan askerleri ve Türk yaralılar varmış. Yunan yaralıları Rum Hastanesi’ne yollamışlar, Türk yaralıları da Türk askerlerine taşıtarak yakındaki sadece Müslümanlara ait Guraba-i Müslimin Hastanesi’ne sevk etmeye başlamışlar.

İzzet amca ile Murat isimli bir askere de süngülenen Miralay Süleyman Fethi Bey’i hastaneye sedye ile taşıma görevi vermişler ve başlarına da iki Yunan askeri dikmişler. Yolun yarısında Kemeraltı tarafından silah sesleri gelince Yunan askerleri o yöne koşmuş. Bunu gören Murat ise, Değirmendağı tarafına tabanları yağlamış. Bunun üzerine İzzet amcamız, yaralı Miralayı sırtlayıp sağdan ve soldan iki yönlü merdivenle çıkılan hastanenin kapısına getirmiş ve Karantina’dan tanıdığımız olan Baştabib Dr. Mustafa Enver Bey’e teslim etmiş. Sonra o da kaçmaya başlamış, hatta arkasından silah atılmış. Miralay üç gün sonra hastanede öldü.

İzzet amcamız, yaralıyı teslim ettikten sonra Damlacık yokuşundaki dayımızın evine sığınıp orada asker elbiselerin çıkarmış. Başka giyecek giymiş; Değirmendağı ve Tatar mahallesi sırtlarından şimdiki Hatay semtinin olduğu dağlardan kaçarak Güzelyalı’ya inmiş.

İzzet amcamızı hemen içeri aldık. Hepimiz ağlayarak boynuna sarıldık, o da hüngür hüngür ağlıyordu.

Evimiz, Yunan askerlerince basılıyor!

Ertesi günü, bütün aile holde toplanmış iken sokağın başında Efzon askerleri belirdi. Kapıları tekmeleyerek açtırıyorlar, süngüleri ile saldırıyorlar, hatta hamile kadınların karınlarını süngü ile dürtüklüyorlardı. Sıra bizim eve de gelecekti. Babaannem Fatma Hanım, İzzet Efendi’yi çarşafa dolayıp kafesin arkasına sedire oturttu. Yanına da kendi geçti. Ellerine Kuran-ı Kerim aldılar.

Efzonlar kapıya dayanınca, annem Safiye Hanım kapımızı açtı. Yunan askerleri içeri doluştu. Yatakların altına bakıyorlar, yatak, çarşaf ve denkleri sürgülüyorlardı. Kaçak asker aradıkları belliydi. Çok cesur olan Fatma babaannem çarşafın göğsünü açtı ve süngülere doğru ilerleyerek “Beni öldürün, silahımız yok, yalnız çocuklara dokunmayın” diye bağırdı; evde ablam, ben ve altı aylık yeğenim vardı; ablam ve ben bir köşede hıçkırarak ağlıyorduk. Yunan askerleri dip köşede bulunan çarşaflı diğer ihtiyara yani küçük amcamız İzzet Efendi’ye hiç dokunmadılar, yanına hiç yanaşmadılar. Bu iki çarşaflı ihtiyardan birinin asker olduğu ortaya çıksa hepimizi keserlerdi.

O sırada İzzet amcamız bayılmak üzereymiş.

Efzonlar tam annemizi iteklemeye başlamışlardı ki, karşı komşumuz olan Sofi isimli Rum kadın bağıra çağıra içeri girdi ve Efzonları dışarı kovdu. Bu kadına hayatımızı borçluyuzdur. 9 Eylül’de de, biz onun ailesini evimize alıp, onlar Çeşme yönüne kaçıncaya kadar hepsini koruduk. Komşumuz Madam Sofi ve kızı oyun arkadaşım Eleni, o kaçış esnasında bizim aileye 6 parça porselen mutfak eşyasını hatıra olarak bırakmışlardı, bunları hala saklarız; zeytinyağı hokkası, hardal hokkası, kahve fincanı, reçel hokkası, tuzluk, kürdan hokkası.. Bunlar bize Rum komşudan anı olarak kaldı.

Okulumuzda milli heyecan anları!

Ailemizin büyükleri Güzelyalı Kilisesi’nde günlerce esir tutuldu. Bu arada bir çok aile reisi de şehit edildi. Karantina’nın tanınmış isimlerinden Tümanoğulları’ndan Ayşe Hanımın kocası Halim Efendi’yi döve döve baygın bir vaziyette cami önüne attılar. Zavallı, daha sonraki günlerin birinde evinde şehit oldu. Babam esaretten eve dönünce korkudan sarılık oldu, günlerce yattı.

İşgalde büyük acılar çektik, büyük zulümler yaşadık. Ancak öğrencisi olduğum Namazgah’taki Misak-ı Milli Mektebi’nde bize hep milli duygular aşılandı; Mustafa Kemal Paşa sevgisi öğretildi. Hatta İzmir’in ve memleketin kurtuluşunu anlatan bir piyesi öğretmenlerimiz gizlice bize öğrettiler ve o piyesi okulda sadece öğrencilere sahneledik. Piyeste cephedeki yaralıları tedavi eden hemşire rolünü oynamıştım (Bu piyes sahnelenirken iyi ki fotoğrafları çekilmiş, bu güzelim fotoğrafları albüm halinde oğlum Yaşar Aksoy’un arşivine armağan ettim).

Rum çocukları ile sokak savaşları!

Kurtuluş savaşı devam ederken, biz çocuklar hatta kızlar dahi Rum çocukları ile mahallede taş savaşı yapıyorduk. Bizim ev, Türk ve Rum evleri arasında sınırdaydı. Arada geniş bir alan vardı. Oraya “Halimağa Tarlası” denirdi. Bizim evin köşesinde toplanan Türk çocukları, tarlanı gerisinde toplanan Rum çocukları arasında kıyasıya savaş çıkardı. Erkekler taşları fırlatır, biz kızlar da onlara taş toplardık. Hiç unutmam iki katlı evimizin üst kat camları bu yüzden kırılmıştı.

Kin ve intikam dolu günler yaşadık. Hele Sakarya Savaşı esnasında ağızda ağıza dolaşan  “Sakarya.. Sakarya.. Yirmi gündür Al kanlara boyandı, boyandı” türküsünü o günler okumakta olduğum Müdafaa-i Hukuk ilkokulunda söylerdik. Yunanlılara bu durum ihbar edilmiş. Yunan askerleri başlarında Türkçe bilen Rumlarla birlikte okulu bastılar. Amcam Nazmi Efendi, hem cami imamı, hem de okulun başöğretmeni idi. Gayet soğukkanlı olarak askerlerin ve Rumların karşısına dikildi. “Çocuklar Sakarya, Sakarya demiyorlar.. Kanarya, kanarya diyorlar” diyerek onları güç bela inandırdı.

İzmir’in kurtulacağını 9 Eylül’den birkaç gün önce derin biçimde hissettik. İşgalde Yunan işgal idaresi ile yakın işbirliği yapan İzmir Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa, Karantina iskelesine yanaştırdığı bir körfez vapuru ile Yunan adalarına kaçmıştı. Bu arada Güzelyalı’nın Rum ve Ermeni halkı da epey telaşlandı. Her şeylerini acele ile toparlayıp şehri terk edenler çoğalmıştı. Özellikle bizim Güzelyalı tramvay hattı, Çeşme yönüne doğru akan Yunan askeri-Rum ahali karışımı devasa bir konvoya dönmüştü. Evet, işgalciler ve destekçileri bu kez kaçıyorlardı.

Annelerimiz Türk bayrakları dikiyor!

Annelerimiz hemen diğer komşu kadınlar gibi Türk bayrakları dikmeye, acele ile kenarlarına sopa yerleştirerek sancak oluşturmaya başladılar. Çünkü ailelerin elinde bayrak yoktu. Yunan askerleri her eve girip bayrakları topalmışlar ve mahalle ortasında küme yapıp yakmışlardı. Yani, yanan bayrağınız bir daha geri gelmeyecek demek istiyorlardı. Bu yüzden halkın elinde bayrak yoktu. Anneler bunun üzerine kırmızı perdelerini, kırmızı masa örtülerini ve çocuklarının kırmızı etekliklerini bozarak, üzerlerine beyaz patiskadan ay ve yıldızlar diktiler. Halk böylece kendi eliyle kendi bayrağını yaptı. Askerimiz şehre girince bayraklarını evlerinin damlarına, cumbalarına, pencere kenarlarına dikeceklerdi. Öyle de oldu zaten..

9 Eylül sabahı önce top sesleri ile uyandık. Sonra bizim süvariler caddede gözükmeye başladı. Hepimiz, tüm aileler hemen Güzelyalı caddesine çıktık. Ellerimizde Türk bayrakları avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk, “Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa Türk askeri!..” diye.. Atlarının üstündeki askerlerimize ayran, şerbet ve lokmalar dağıtılıyordu. Mahallenin irili ufaklı çocukları ellerinde bayraklarla marşlar söyleyerek sokaklara döküldük.

Başımızda bizlerden biraz büyük Meliha (Akıncı) ablamız vardı. Yunan askerlerinin boşalttığı Güzelyalı Karakolu’na girdik, her yer darmadağınıktı, hatta yerlerde yırtılmış kutsal kitabımızın sayfaları vardı. Karakol binasında dalgalanan Yunan bayrağını önderimiz Meliha abla sayesinde indirdik, bir Türk bayrağını orada dalgalandırdık. İşgal yıllarında adım bile atamadığımız, Yunan askerleri ile dilber Rum kızlarının akşam üzerleri tıklım tıklım piyasaya çıktıkları bugünkü Mithatpaşa caddesinde marşlar söyleyerek bir hayli ilerledik. “Mustafa Kemal paşa geçti başa, askerinle çok yaşa..” diye haykırıyorduk. O esnada düşman paldır küldür, tozu dumana katarak Üçkuyular yönünden Çeşme’ye doğru kaçmaktaydı.

Artık Mustafa Kemal Paşa’nın “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emri çok şükür gerçekleşmişti. Caddede bir hayli ilerlemiştik ki, önümüze birkaç yaşlı amca çıktı. “Çocuklar fazla ileri gitmeyin, düşmanın bir kolu bozgun halinde Konak yönünden gelmekte, onlarla karşılaşabilirsiniz, sizlere kötülük yaparlar, hemen yandaki sokaklara sapın ve evlerinize dağılın” dediler. Biz de öyle yaptık. Kafile halinde kara tarafındaki ilk sokağa saptık. Ben hepsinden küçük olduğumdan çok arkada kalmıştım. Rahmetli ablam ise çok önlerde idi. O sırada sol tarafımdan “Hiştt. Hiştt..” diye bir ses ile durakladım. Sesin geldiği tarafa baktım. Yan tarafta bahçe içinde bir evin penceresinden kaçmayı becerememiş şapkası olmayan bir Yunan askeri korkak ve titrek bir sesle “Kız.. kız..” dedi ve avucundaki parayı bana atarak elimdeki bayrağı istedi ısrarla. Bir an durakladım. Kafileden de epey uzaklaşmıştım. Ani bir içgüdü ile bayrağımızı öptüm, göğsüme bastırdım. “Hayır vermeyeceğim” dedim.

Sonra koşarak, elimde bayrağım oradan uzaklaştım. Fakat Yunan korkusu o kadar içimize işlemiş ki acaba arkamdan geliyor mu, bayrağımı zorla döverek elimden alır mı korkusu içinde hem bütün gücümle koşuyor, sık sık ta arkama bakıyordum. Her 9 Eylül günü bu olay aklıma gelir, kendi kendime mırıldanırım, çocuktum ya, yani para karşılığı bayrağımızı düşmana satsa idim, kendimi hayatım boyunca hiç af etmez ve çok ızdırap çekerdim.

Hükümet Konağı’na bayrağımız çekiliyor!

Akşam erkekler eve döndüler. Bu defa gözleri sevinç yaşları ile dolu olarak bize şehirde meydana gelen kurtuluş olaylarını anlattılar. Yunan kuvvetleri hem limandaki savaş gemilerini sığınmışlar, esas kısmı da Urla yönünde bozgun halinde yorgun biçimde kaçmış. Babalarımız, süvarilerimizin atları üstünde heybetle ve gururla Kordonboyu’nda ilerleyişlerini gözyaşları içinde anlattılar defalarca, nal sesleri sahil taşlarında kıvılcımlar çıkarıyormuş. “Yaşa.. Varol..” sesleri gökleri deliyormuş. O sırada halk arasında beyaz sakallı bir ihtiyar elinde sararmış bir fotoğrafla atlılarımıza yaklaşmış. Bir elinde fotoğrafı tutuyor, diğer eli ile atın üzengisine sarılmış. Ağlayarak “Oğlum arslanım, bak bir kere, bu resimdeki benim torunum. Onu gören bilen var mı? Şehit mi, yoksa sağ mı?.. Ne oldu ise söyleyin. Öldü ise, vatan sağ olsun!” diyerek, gözyaşları arasında atın üstünden elini öpmek için yere eğilen süvariye elini uzatıyor, sonra tekrar başka bir süvariye yaklaşıyormuş.

Süvariler Hükümet önüne gelince içlerinden bir gurup, başta Yüzbaşı Şerafettin Bey komutasında, sonra eniştemiz olacak Teğmen Ali Rıza Efendi’nin eliyle Hükümet Konağı’nın balkonunda Yunan bayrağını indirip, yerine şanlı Türk bayrağını dalgalandırarak göndere çektiler. Babam rahmetli gözyaşları içinde bize bunları anlattıktan sonra ben de gündüz başımdan geçen olayları anlattım. Babam alnımdan öptü ve beni aferinledi.

Türk Milleti’nin ve İzmirlilerin, 9 Eylül’deki büyük heyecanı hiçbir zaman unutulmaz. O sabah İzmir Hükümet Konağı’na Türk bayrağını ilk çeken kahraman teğmen Ali Rıza Akıncı’nın, birkaç gün sonra Güzelyalı’da oturan akrabamız ve can dostumuz Meliha ablayı beğenip babasından istemesi ve babasının da hemen bu kahramana kızını vermesi, tüm Güzelyalı’nın iftiharı olmuştur.

Artık kurtulmuştuk. O korkulu ızdırap ve hüzün dolu günler arkamızda kalmıştı. Güzel İzmir’imiz artık tamamen bizimdi, bayrağımızındı. İzmir’in bağları, dağları, zümrüt bahçeleri, denizi, taşı, toprağı bizimdi. Artık geniş bir nefes alacak, ciğerlerimizi tertemiz havamız ile dolduracaktık. Kurtarıcı Gazi’miz ve şanlı kahraman ordumuza şükran ve minnettarlığımızı dolu dolu haykıracaktık. Ruhları şad olsun.

Güzelyalı, baştan sona milli kurtuluşun özlemini işgal boyunca çekmişti. 9 Eylül bu özlemin eşsiz bir kurtuluşa dönüştüğü gündür. Her yıl, 9 Eylül’lerin daha yüksek bir bilinçle kutlanmasını diliyorum.

Ne mutlu Türk’üm diyene!

 

Not: Oğlum sen gazetedeki işine gidince, senin ardından bunları kaleme aldım. Eğer geç kalmadı isem mutlu olurum. Ve eğer geç kalmış isem lütfen bunları yırtma. Annenden bir HATIRA olarak saklamanı rica ederim.

 

30 Ağustos 1984, Balıklıova köyü..

Annen ZEHRA AKSOY – Emekli Tarih öğretmeni

(Yaşar Aksoy’un Annesi  1992 yılında vefat ediyor ve Karşıyaka Soğukkuyu Kabristanı’nda ninesi Fatma Hanımın naaşı üzerine defnediliyor. Yazar, her 9 Eylül günü nerhun annesini  gözyaşları içinde hatırladığını belritiyor.. Rahmetle..)

KAYNAK:

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=10156983381359102&id=761119101

Paylaş:
Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!