Melâli yaşayan şair (Bak Postacı Geliyor-XIII) – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

Suriyeliler vatanlarına dönmeli

Millî Düşünce Merkezi Suriyeli sığınmacılar için açıklama yaptı: Suriyeli sığınmacıların yurtlarına dönmesi gerekmektedir. Vatanlarında yaşama hakkı kimsenin elinden alınamaz. Bu insanlar için doğal bir haktır. Bu hak Esat düşmanlığı siyasetine kurban edilmemelidir.
_______4 Haziran 2019_______

Melâli yaşayan şair (Bak Postacı Geliyor-XIII)

M. Hayati Özkaya
Paylaş:

O Belde

Denizlerden

Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.

Bilsen

Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan

Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!

Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,

Ne de âlâm-i fikre bir mersâ

Olan bu mâi deniz,

Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.

 …

“Denizlerden esen bu ince hava, bu rüzgâr, saçlarınla eğlensin. Gurbet ve hasretten doğan bir iç sıkıntısı ile akşam ufkuna bakan gözlerinle sen, bilsen ne kadar güzel ve alımlısın! Ne sen, ne ben, ne senin güzelliğinde toplanan bu akşam ne de düşüncenin elemlerine bir sığınak olan bu mavi deniz, iç sıkıntısından, bezginlikten ve gönül yorgunluğundan anlamayan nesillerle tanışık değiliz.”

diyen şair Ahmet Hâşim, hayalen veya gerçekten, gerçi birinci seçenek daha doğrudur; sevgilisi ile beraber bir deniz kıyısındadır. Vakit akşamdır. Zaten şair de edebiyatımızda âdeta bir akşam şairidir ya da akşam kızıllığının ve yalnızlığın şairidir.

Art arda birkaç şiirinden birkaç mısra alıp hemen şuracıkta sıralayıversem siz de bana hak vereceksiniz. Mesela, Tahattur şiirinden, Ne kadar gamlı bu akşam vakti… / Bakışın benzemiyor mu’tade. Mesela Merdiven’den… Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta / Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta… Ve mesela, Akşam, yine akşam, yine akşam / Bir sırma kemerdir suya baksam;

Fransız şairlerinin yolundan, “saf şiir”in peşinden giden Hâşim, sembolizmin etkisinde birbirinden güzel şiirleri kaleme alırken  “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı yazısında; Şair ne bir gerçek habercisi, ne bir güzel ve etkileyici konuşan insan, ne de yasa koyucudur. Şairin dili, “düzyazı” (nesir) gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere var olmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir.” der. Tıpkı şöyle:

Yarı Yol

“Nasıl istersen öyle dinle, bakın:

Dalların zirvesindeyiz ancak.

Yarı yoldan ziyade yerden uzak,

Yarı yoldan ziyade mâha yakın!”

Bu şiiri okuyan Yusuf Ziya Ortaç, yemez içmez hemen Akbaba dergisinde bir hiciv patlatır:

Hâşim’in şiiridir bu,  şiire bakın:

Bunu mümkün müdür hiç anlamamak.

Yarı yoldan ziyade nesre uzak,

Yarı yoldan ziyade şiire yakın!

Edebiyatımızın bu değerli şairi Ahmet Hâşim için Ortaç, üç Ahmet Hâşim var der: Şair Hâşim, fıkra yazarı Hâşim, konuşan Hâşim. Hemen söyleyeyim: Üçü de şairdi bunların.  Fakat talihi pek yaver gitmeyen bir şairdi.

1884’te Bağdat’ta doğan. Çok küçük yaşlarda annesini yitiren ve 1891’de babasıyla birlikte İstanbul’a gelip İstanbul’un fakir semtlerinden birinde bir akrabasının yanında kalan ve 1897’de Galatasaray Mektebi’ne giren Ahmet Hâşim’in hayatında sanki hep bir şeyler eksik kalmış gibidir. Bunun sebebini de “başına” yükleyen şair,  Yakup Kadri’ye ithaf ettiği şiirinde  “başımla başım belada” der gibidir.

Ürkerim kendi hayalatımdan,

Sanki kandır şakağımdan akıyor.

Bir kızıl çehrede âteş gözler

Bana gûya ki içimden bakıyor… [1]

Halit Fahri Ozansoy’a göre şiire hükmeden; fakat böbreklerine yenik düşen Hâşim, bu yüzden huysuz, hırçın bir şairdir. Çünkü kendine göre bu çok alıngan, çok kırılgan ruh iklimini pek de güzel olmayan bedeninde taşırken yorgundur, bitkindir ve yalnızdır. Aşkları, izdivaç denemeleri olarak kalmış, bir türlü yalnızlığını ortadan kaldıran ve kendini anlayan bir zevce bulamamıştır. Ta ki ömrünün son demlerine kadar.  Bundan sonrasını yine Yusuf Ziya Ortaç’tan dinleyelim:

“…Bir aylık perhizden ve tedaviden sonra evine daha yorgun, daha perişan döndü. İlk işi kendisine şefkatle bakan tek kadınla evlenmek oldu. Ölüm döşeğinde kıyılan bu nikâhtan sonra: -Oooh, dedi, şimdi bahtiyarım, ben de arkamda gözleri yaşlı bir dul bırakacağım!”[2] 

Ve âdeta

Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar,

Dalmış üstündeki kuşlar yâda;

Bize bir zevk-i tahattur kaldı

Bu sönen, gölgelenen dünyâda!

diyerek 4 Haziran 1933’te bu fani âlemden terk-i diyar eyler.

Yazımızın bir yerinde Hâşim için talihi pek yaver gitmeyen bir şairdir demiştik ya,  şansızlık her vakitte, her fırsatta ayağına dolanır. Bakın ilginç bir hikâyecik: Hoca Tahsin Efendi’nin “ Âleme gelmiş sayılmaz gelmeyenler Paris’e” mısraı üzerine, o da 1924 yılında Osmanlı Bankası’ndan aldığı ikramiye ile Paris’e gider ve böylece Paris’i görenler arasına katılmış olur. Bu onun aynı zamanda yurt dışına ilk çıkışıdır. “Küçük Bir Seyahatname” başlıklı yazısında bu gezisini anlatır. Biz şimdi onun gidişini, orada yaptıklarını, gördüklerini değil, asıl yurda dönerken yaşadıklarını, Beşir Ayvazoğlu’nun “Saatler, Ruhlar ve Kediler” kitabında yayımlanan üç mektubundan okuyalım. (s. 175-180)

19 Temmuz 1924’te Paris’ten yazılan I. Mektup:

Sevgili Halil,

Dün sana taahhütlü bir mektup yazdım. Geç kalır ihtimaline binaen bugün de (aynı mesele hakkında) taahhütlü bir mektup yazıyorum. Param bitti. Cebimdeki parayla ancak ayın sonunu bulabilirim. Ağustos 5’te Marsilya’dan hareket edecek vapurla dönebileceğim için bana icab ederse telgrafla bin Frank gönder. “İcab ederse” diyorum, postayla zamanında gelemeyeceğini anlarsan telgrafı tercih etmeni rica ederim.

Galata’daki Amerikan Express Bank vasıtasıyla gelirse zannederim ki sür’atle gelir. Gözlerinden öperim.

                                                                                                                                                              Hâşim

Arkadaşı Halil’den para gelmeyince, şair bir başka arkadaşına tayyare postasıyla mektup üstüne mektup gönderir.

Venedik 7 Eylül 1924 II. Mektup:

“İki gözüm Hayri,

Sana dün doğrudan doğruya tayyare postasıyla ve (bir de) David vasıtasıyla ekspresle iki mektup göndermiş ve müsta’cel (acele) telgrafla bana aşağıdaki adrese 25 İngiliz lirası göndermeni rica etmiştim.

Evvelki mektupları Torino şehrinden ve bu mektubu da cevabını beklemek üzere indiğim Venedik’teki Terminus Oteli’nden yazıyorum. Tayyare postası, mektubumu cuma günü saat iki buçukta İstanbul’a vardıracaktı. Fakat sen (cumartesi günü) ikinci günü saat on sularında alacaktın. Dediğim tarzda bankadan veya Halil’den para alıp öğleye kadar banka vasıtasıyla müsta’cel telgrafla havale ettirmiş olsan elime bugün yani cumartesi akşamına doğru paraların gelmesi lazım gelecekti. Akşam yaklaşıyor ve benim yüreğim atıyor. 

Eğer bugün parayı alamazsam yarın pazar olduğu için pazartesi gününü beklemek lazım. O gün de para gelmezse aklımı kaybetmekliğim ihtimali var. Bu vapuru kaçırma felaketi hep şu menhus fesli Hâlid’in yüzünden oldu. Geldiğimde anlatırım.

İki gözüm Hayri. İş şakaya mütehammil (dayanaklı) değildir. Burada, yani hiçbir insanı tanımadığım bu memlekette para beklemek az buz bir facia değildir. Para gelirse hemen Şark Ekspresi’yle kendimi bu şehirden dışarıya atacağım. Telgraf parası ne olursa olsun, bankaya işin ehemmiyet ve müsta’celiyetini (çabukluk) anlatarak icab ederse iki kat ücret te’diye (ödemek) ederek parayı elime yetiştir. Sana diğer mektuplarımda yazdığım gibi Paris’ten yirmi dört saat içinde (…) para istenip getirildiğini bizzat gördüm. Eğer ben bunu yapamazsam sebep evvela malûm tali’sizliğim, saniyen (ikinci olarak) senin ihmal ve lâkaydin olacak. Sabırsızlıkla senden bir haber beklerim.”

III. Mektup

“ İki gözüm Hayri

Sana perşembe günü tayyare postasıyla bir mektup göndermiştim. Tayyare cuma günü öğleden sonra İstanbul’a gelir. Sen cumartesi günü sabahı mektubu almış olacaktın. Her ihtimali göze alarak cuma günü de ekspres postasıyla ve David vasıtasıyla ayrıca mektup göndermiştim. Bu da nihayet pazar günü öğleden evvel eline varacaktı. Yine bu ihtiyatı kâfi görmeyerek cumartesi günü ekspresle ve Halil vasıtasıyla bir üçüncü mektup göndermiştim. Bu da pazartesi günü eline varacaktı. Bu üç mektupta vaziyetin vahametini uzun uzadıya anlatarak ve hiç menfaat endişesine düşmeyerek bana perşembe günü hareket edecek vapur için bilet alabilmek üzere 25 İngiliz lirasını müsta’cel telgraf havalesiyle göndermeni yalvara yalvara rica etmiştim.

…     

Seni hâlden anlar bilirim. Hele bilhassa benim asabımın ne harap bir şey olduğunu bilirsin. Paranın havalesini geciktirmekle hayatımın en müthiş günlerini bana yaşattın. Benim için en müthiş felaketleri isteyenlerin arzusunu bilmeyerek yerine getirmiş oldun. Para yarın veya öbür gün gelebilir.    

Fakat ben bu dakikada bir insana mukadder olabilecek (takdir olunacak) ızdırabın azamisini çekmiş bulunuyorum. Bu teahhura (gecikmek) bakarsak paranın perşembeye kadar gelmesini ümid etme biraz tıflane (çocukça) bir şey olacak. Zira şimdiye kadar gelmiş olması elzem olan bir para hâlâ (gelmemiş olmasına nazaran) demek gelmeyecek.

Ya perşembeye kadar gelmezse ne olacak?

Bunu düşünmek bana ölüm ra’şesi (titreyiş) veriyor.

İşte Hayri, bana yaptığın müthiş fenalık.

Sana bu mektubu neye yazıyorum, bilmiyorum. Zira bu mektup üzerine parayı gönderecek isen (bile) iş işten tamamen geçmiş olacak.

                                                                                                                                                        Hâşim

Bugün telgraf da çektim. Fakat senden hiçbir ümidim yoktur. Para için şimdi bizim Anadolu Şimendifer Şirketi’ne telgraf çektim. “

Evet, işte Paris’i görmek sevdasıyla yola çıkan Fecr-i Âti’nin bu büyük şairinin “başına” neler geldiği okuyunca, benimde aklıma iki şey geliverdi: Birincisi, insan için  “ yoldan önce, yoldaş gerek” sözünün büyüklüğü; ikincisi, Keçecizade İzzet Molla’nın artık bir darb-ı mesel olan şu beyti:

Talihi yar olanın yâr sarar yaresini

Talihi yar olmayanın felek yıkar hanesini

Neyse gelin biz yine  “O Belde” nin ritmiyle kulaklarımızın pasını silelim ve şairi yeniden yâd edelim:

Sana yalnız bir ince tâze kadın

Bana yalnızca eski bir budala

Diyen bugünkü beşer,

Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,

Bulamaz sende, bende bir ma’nâ,

diyerek şiir devam ederken şair çağın çürümüşlüğünü, maddeci ve şekilci olan bu dünyanın içinde kendilerinin mutluluk ülkesinden kovulan bir mahkûm gibi yaşamak zorunda bırakıldığını belirtir.

Oysa “sen ve ben” Behçet Necatigil için de ne kadar önemlidir. “Ben” başlıklı yazısından küçük bir kesitle: (Papirus, Mayıs 1961)

“Her ben, dolaylı şekilde bir sen’i anlatır, bir sen’den yakınıştır. Çünkü benim yerim sen’le o’nun arasındadır ve o değildir bana yakın olan, sensin. Ben ben olsam dil bilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu sıraya göre düzenlerdim: Sen, ben, o! Başta sen gelir çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça. Her ben, benliğini sen’le anlar…”

İşte bu kadar…

 

Bir başka “Bak Postacı Geliyor” da buluşmak üzere sağlıcakla kalın!

[1] Y. Ziya ORTAÇ, Portreler, Akbaba Yayınları, İst. 1963, s. 95-96

[2] Y. Ziya ORTAÇ, a.g.e. s.98

Paylaş:
Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları