Bir diziyi izleyip kapatamadım ekranı. Çünkü hikâyeler ekranda bitmiyor, insanın içinde devam ediyor.
Mezarlık dizisini izledim. Diziyi bitirdiğimde ekranda akan son görüntüden çok, kafamın içinde dönüp duran cümleler vardı. Bir süre hiçbir şey yazmak istemedim.
Çünkü bazı hikâyelerin ardından hemen konuşmak kolay gelmiyor insana. Önce biraz susmak gerekiyor. İçinde bıraktığı duygunun nereye oturduğunu anlamak, öfkenin nereden geldiğini fark etmek, “Ben neden bu kadar etkilendim?” diye kendine sormak gerekiyor. Mezarlık benim için tam olarak böyle bir yerde durdu.
Bir polisiye dizi izledim sanıyordum. Ama yalnızca cinayetleri, soruşturmaları, katili bulma telaşı değildi. Kadınların korkuları ve susmak zorunda bırakılışları da vardı. Bir olayın ardından kurulan o tanıdık cümleleri düşündüm.
Ve en çok da zihnimi tırmalayan da, “Bir kadının hikâyesinin ciddiye alınması için neden önce ölmesi gerekiyor?” sorusuydu.
Bir cinayetten daha fazlası
Mezarlık’ın beni yakaladığı yer tam da burası oldu. Çünkü ortada yalnızca çözülmesi gereken cinayetler yok. Her cinayetin arkasında bir hayat var. Bir ev, aile, korku, suskunluk. Belki defalarca söylenmiş ama kimsenin gerçekten duymadığı bir cümle…
İnsan izlerken ister istemez kendi hayatından, çevresinden, duyduğu haberlerden parçalar buluyor. “Ben bunu daha önce duymadım mı?” diyorsun. “Böyle bir şey gerçekten yaşanmadı mı?” Sonra kurgu ile gerçek arasındaki çizgi bulanıklaşıyor.
İşte beni asıl rahatsız eden de bu oldu. Çünkü ekranda gördüğümüz şeyin kurgu olduğunu bilmek bir yandan rahatlatıyor. Ama hemen ardından gerçek hayatta benzer hikâyelerin yaşandığını hatırlamak o rahatlığı alıp götürüyor.
Dizi bitiyor. Haberler devam ediyor. Hayatlar devam ediyor. Ve biz çoğu zaman bir sonraki habere geçiyoruz.
Kadın olmanın görünmeyen yorgunluğu
Kadın olmak üzerine çok şey söylendi. Çok şey yazıldı. Ama bazen bir hikâyeyi izlemek, yüzlerce cümleden daha fazla şey anlatıyor. Çünkü kadınların hayatlarında görünmeyen bir hesaplama var. Eve dönerken yapılan hesap. Birinin peşinden gelip gelmediğine bakmak. Telefonun şarjını kontrol etmek. Bir yere giderken kimin yanında olduğunu düşünmek. Bir mesajı cevaplamadığında ne olacağını düşünmek. Bir ilişkide sınır koyarken karşı tarafın vereceği tepkiyi hesaplamak. Ve bütün bunları çoğu zaman fark ettirmeden yapmak.
Çünkü alışıyoruz. Belki de en tehlikeli tarafı bu. İnsan alıştığı şeyin ne kadar ağır olduğunu bir süre sonra fark etmiyor.
Mezarlık bana biraz da bu görünmeyen yorgunluğu hatırlattı. Kadınların yalnızca öldürüldüklerinde değil, yaşarken de ne kadar çok şeyle mücadele ettiklerini…
Neden gitmedi?
İşte burada yine o tanıdık soruya geliyoruz.
“Neden gitmedi?”
“Niçin yardım istemedi?”
“Niye daha önce söylemedi?”
“Geri dönmese olmaz mıydı?”
Kadının başına geleni anlamaya çalışırken, dönüp dolaşıp onun davranışlarını sorguluyoruz. Belki de asıl sormamız gereken soru başka:
Neden gitmek bu kadar zor?
Korku nedir, biliyor muyuz?
Bir insanın kendi hayatından korkması nasıl bir şeydir?
Bir evin güvenli olması gerekirken o evin içinde nefes alamamak nasıl bir duygudur?
Bir ilişkiyi bitirmenin yalnızca “ayrılmak” olmadığını gerçekten anlayabiliyor muyuz?
Bazen ekonomik bir bağımlılık vardır. Bazen çocuklar vardır. Bazen aile vardır. Bazen tehdit vardır. Bazen toplumun “Yuvanı bozma” diyen sesi vardır. Bazen de insanın kendi korkusu… Bazen birkaçı birlikte vardır, bazen hepsi beraber karabasan gibi omza çöker…
Bunların hiçbirini tek bir cümleyle açıklayamayız. Ama yine de kolay olanı seçiyoruz.
Kadına soruyoruz…
“Sen neden gitmedin?”
Belki de bir gün bu sorunun yerine şunu sormayı öğreniriz.
“Gitmesini neden bu kadar zorlaştırdık?”
Adalet sadece mahkeme salonunda mı?
Diziyi izlerken adalet kavramı da zihnimde dolaştı. Adalet dediğimiz şey yalnızca failin yakalanması mı? Bir dosyanın kapanması mı? Bir mahkeme kararının çıkması mı?
Yoksa daha önce başlayan bir şey mi? Bir kadının söylediği ilk cümlede başlayan… Bir çocuğun anlattığı ilk korkuda başlayan… Bir komşunun duyduğu bir çığlıkta başlayan… Bir arkadaşın “Bir şeyler ters gidiyor” dediği yerde başlayan…
Belki adalet, cinayetten sonra aradığımız bir şey olmaktan çıkıp cinayetten önce korumamız gereken bir şeye dönüşmeli. Çünkü kaybettiğimiz bir hayatı geri getiremiyoruz. Sonrasında ne kadar konuşursak konuşalım, ne kadar üzülürsek üzülelim, ne kadar öfkelensek de bir insanı geri getiremiyoruz. Bu yüzden mesele yalnızca suçluyu bulmak değil. Mesele, o suçun gerçekleşmesine giden yolu daha erken görebilmek.
Ekrandaki kadınlar, hayattaki kadınlar
Dizideki kadınlara bakarken onları yalnızca karakter olarak göremedim. Çünkü her birinin içinde tanıdık bir şey vardı. Korku, öfke, yalnızlık, güçlü görünme çabası, çaresizlik… Bazen hiçbir şey olmamış gibi devam etmek.
Kadınların güçlü olmak zorunda bırakılmalarını da düşündüm. Her zaman güçlü olmamız bekleniyor. Her şeye yetişmemiz, her şeyi anlamamız, affetmemiz, sabretmemiz, bir şey olduğunda soğukkanlı kalmamız.
Ama kimse güçlü görünmenin de yorucu olduğunu konuşmuyor. İnsan bazen güçlü olmak istemez. Sadece güvende olmak ister. Eve döndüğünde kapısını kapatıp rahat bir nefes almak ister. Sevdiği insanın yanında korkmadan uyumak ister.
Bence kadınların en temel hakkı bu kadar basit bir cümlede saklı… Korkmadan yaşamak.
Beni rahatsız eden şey
Mezarlık’ı izlerken rahatsız da oldum. Ama bu rahatsızlıktan kaçmak istemedim. Çünkü bazı hikâyelerin görevi bizi rahatlatmak değil, bizi rahatsız etmek, düşündürmek, sorular sordurmak. Belki de biraz öfkelendirmek.
Bir diziyi yalnızca “güzeldi” ya da “kötüydü” diye değerlendirmek istemedim. Bende ne bıraktığına baktım.
Ve geriye kalan şey şuydu:
Bir kadının hayatının ne kadar kolay görmezden gelinebildiği. Bir olayın ne kadar hızlı sıradanlaştırılabildiği. Bir ölümün haber akışında birkaç dakikaya sığdırılabildiği. Ve bütün bunların arasında bizim de zaman zaman nasıl uyuştuğumuz…
Belki en korkutucu tarafı bu.
Alışmak.
Sonra elime kalemi aldım
Diziyi bitirdikten sonra bir süre düşündüm. Sonra elime kalemi aldım. Benim için mesele yalnızca dizinin iyi ya da kötü olması değil, mesele bana hangi soruyu bıraktığı, hangi sahnenin aklımda kaldığı, hangi cümlenin zihnimde dönüp durduğu.
Ve en önemlisi de, ekran kapandıktan sonra hayatın devam ettiği gerçeği.
Bir dizi bitti.
Ama konuşulacak şeyler bitmedi. Belki de yazmak biraz bunun için var. İçimizde kalanların yükünü kelimelere bırakmak, yükten kurtulmak için…
Bazen bir hikâyenin üzerine yazmak, o hikâyeyi yeniden anlatmak değil, o hikâyenin sende açtığı kapıdan içeri girmektir.
Ben de Mezarlık’tan sonra biraz o kapının önünde kaldım. Sonra içeri girdim. Kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım.
Çünkü kimi hikâyeler izlenmez sadece. İnsanın içine dokunur. Sonra insan susamaz ve yazar. Artık o kutsal yük kelimelerdedir.