Hüzeyme Yeşim Koçak ile edebiyat üzerine söyleşi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.10.2020_______

Hüzeyme Yeşim Koçak ile edebiyat üzerine söyleşi

Edebiyat, edep, anlam, muhtevadan kopuk, bağsız ve alabildiğine özgür(!) aidiyetsiz, menşesiz, iddiasız; özden, gelenekten gelen seslere kendini kapatmış, renkten renge, kılıktan kılığa giriyor.

İkbal Vurucu

İkbal Vurucu: Yeşim Hanım, sohbetimize kendinizden bahsederek başlayabilir miyiz?

Huzeyme Yeşim Koçak: Kütahya-Tunçbilek’de doğdum. Yazarlığımda, yetişmemde önemli katkıları olan babam, millî şuura sahip, dik duruşlu bir mücadele ve gönül adamı bir bürokrattı. Annemse, şair ruhlu, naif bir hanımefendi.  Sanırım her ikisinden de müspet, menfi özellikler aldım.

O sıralar fazla kitaplık görülmeyen bir muhitte, kütüphaneli bir evde, hüzünlü, yalnız bir çocukluk yaşadım.

Bir sıkışmışlık, itilmişlik duygusunu, dar kapıları; kitapların z/engin dünyasıyla aştım, zamandan çıktım. Gün geçtikçe olumsuz, yıkıcı gibi görünen hadiselerin, kapalı bir vasatın bambaşka sonuçlar, kişilikler şekillendireceğini, şahsiyeti geliştireceğini öğrendim.

Devranın içine neler kıvrılıp yatmıştı. Baharlar bazen acılaşsa da, tatlı bir yaz(ıy)a, hasata dönüşebilirdi. Ağaçlardan meyveler toplar, hevenk yapardınız.

Çok sonra kendim; harfden bebekler, zaman, mekân, insanlar tasarlayıp, kelimelerle çağlayacaktım.

Hayat, en muhteşem, güzîde bir öğretmendi. O yüzden de hep cahil, daimî açtım.  Öğrenciydim cancağızım.

Muhataralı, meçhul bir yolda ilerliyorduk.. Ki yolların da ötesi uzanır giderdi önümüzde. Yolcuydum neticede.

Ferdî hikâyemiz, özel tarihimiz bulunurdu.

Tüm evrenle ilişkimiz mevcuttu. İnsanı, tabiatı, mevcudatı okuma, değerlendirme ve bilgilenmelerimiz  özgün yapımızdaydı. Bu anlamda herkes okur-yazardı. Görünür-görünez kitapları ak-kara yazılar kaplardı.

O zaman belki daha dikkatli, bilinçli yaşamalıydı. Güzele adanmalı, güzel konuşmalı ve yazmalıydı. Sadece kâğıda döktüklerimiz değil, gizli mürekkeple, gayriihtiyarî yazdıklarımız da  bir hikmet, lâtif bir muhteva, erdem taşımalıydı.

İşte ameleydim, işçi arıydım cancağızım.

İV: Türk hikâyesinin günümüzdeki durumu üzerine düşünceleriniz nelerdir?

HYK: Zamanın getirileri ve gerçekleri, sosyal değişimle beraber; eşyaya, hayata bakışımız, düşünce yaşama şeklimiz değişti. “Tanrı’nın, büyük anlatıların devri kapandı.”

Doğuyla Batı arasındayız. Çağa muktedir güç olarak iştirak edemedik, ufku genişletemedik. Anlamın, kemâlin peşinde değiliz. Mükemmelliğe ulaşma, eşref-i mahlûkat olma çabamız yok.

Söz düştü. En zıt kavramlar nazarımızda eşitlendi, düzlendi, izafileşti. Sorgusuz sualsiz, fikirsiz devamlı yenilik derdindeyiz. Değişim hızı, ilerleme sanrısını, sürüklenişi kuvvetlendirdi.

Yoğun Batı kültürünün etkisi ve kıskacı altında, özgün değerler, sınırlar, kavramlar siliniyor. Küreselleşmeyle kapitalizmin tazyikiyle, gittikçe birbirimize benziyoruz.

Aslında yeni sözler söyleyemiyoruz. Eski saydıklarımızı da çoktan bıraktık. Akılla, bilimle, insanla  yeterince sağlam münasebet kuramadığımız gibi kutsalla, göklerle de bir temasımız yok.

Hayat manasız, kıymetsiz. Varoluştan ne kadar lezzet alıyor, birbirimizi seviyor, meselelerimizle ilgileniyor, çözüm arıyoruz. Hiçbir şey bizi sevindirmiyor, doyumsuzuz.

Ölümcül düşlere dalıyoruz. Müthiş bir uyuma arzumuz var. “Ayakta Durmak İstiyorum” diye haykıran, toplum dışı, marazlı…

Ucuza, gösteriye alışma, facialara karşı bile aldırmazlık, tepkisizlik durumu zuhur ediyor.  Dünya yansa umurumuz değil. Bireysel hücremizden memnun gözüküyoruz. Gönüllü sürgünler, mahkûmiyetler ömür boyu sürebilir. Çünkü ayrımında değiliz. İnsan küçülüyor. Tek gözle, rastlantılarla yaşamda süzülüyor.

Hayatın içinden çekip çıkardıklarımız, hedeflerimiz, içselleştirip, dışa vurduklarımız; bizim samimiyetimizi, çapımızı da ortaya koyuyor.

Ama bu ortam, sosyal haletiruhiye, dile de sirayet edip, edebî zevke aksediyor. İlham, hayal, sesleniş, mahdut, sathî bir çerçevede sınırlı kalıyor.

Yazı, eskisi gibi Yazarda da okurda da heyecan, olumlu bir gerilim, fikrî nüve, aydınlanma meydana getirmiyor. Hemen eriyip, tüketiliyor.

Hâlis hikâyeyi yazmak, damıtmak gibi bir niyetimiz var mı? Niçin edebiyat yapıyoruz. Kimin adına ko(nu)şuyoruz?

Aslında zengin, köklü bir hikaye birikimimiz geleneğimiz mevcut. Dede Korkut hikâyeciliğinden, masallardan, halk hikâyelerinden, kıssalardan, Divan Edebiyatı, Şark Edebiyatından, Mesnevî’den, tasavvufî anlatılardan, Kelâm-ı Kadîm’den yararlanan metinler yazın dünyamıza katıldı.

Ancak kaynaklarımız, ustalarımız, edebî rehberler kâfi derecede tanınmıyor ve edebiyatın eski saygınlığı yok. Çünkü “edebiyat yapmak” yoğun bilgi, emek, tefekkür, muhasebe, gözlem, sıkıntılı bir süreç içeriyor. Maddî karşılıklara, yüksek(!) beklentilere cevap vermiyor.

Yazarlık tanımları değişti. Yazar, sanatçı, aydın gösteri, imaj peydahlama, perdahlama derdinde. Bize üstten, üstün, ninniler söyleyip, kuleden fındık fıstık atıyor!

Yıldızlaşma, popülerlik, markalaşma adına tavizler veriliyor. Yazardan çok belki artık oyuncusunuz, cambazsınız, karizmatik(!) pazarlamacısınız. Küresel edebiyat piyasası, tanınmak, uluslararası ödüller için; herhalde dilinizi, hüviyetinizi savurup atacaksınız.

Edebiyat, edep, anlam, muhtevadan kopuk, bağsız ve alabildiğine özgür(!) aidiyetsiz, menşesiz, iddiasız; özden, gelenekten gelen seslere kendini kapatmış, renkten renge, kılıktan kılığa giriyor.

Hikâye rağbette gözüküyor, her sene aramıza yeni hikâyeciler katılıyor. Tema, konu çeşitliliği, çok seslilik, edebî biçimlerin rahatça kullanımı göze çarpıyor.

Yazı, bazı dönemlere göre daha hür, serbest. Tezli, mesaj taşıyan mevzular, şahsî bunalımlar, ateist yaklaşımlar, öz(eleştiri), yalnızlık, dinî yönelim, her çeşit aşk, Bulantı, kusma, yüksek ateş, isyan, fantezi, savaş durumları, toplum tenkitleri, köy edebiyatı,  Sözde Kızlar, gözde erkekler ve problemleri, sembolik anlatım, bilinç b(akışı), metinlerarasılık, Batı yergisi, fitne fücur kurgular, burgular hepsi okundu yazılıyor.

Politikadan uzak gözüken, ama beynelmilel bir siyasetin ürünü ve vecibesi(!) olan bazı metinler meydana çıkıyor. Cümle; galibin, egemenin, güçlünün kisvesini kuşanıyor.

Bir acı, öfke, şiddet fışkırıyor satırlar arasından. Belirsizlik, bulanıklık, kuralsızlık… Sağlam bir yere basmak, tutunmak zorlaşıyor. Özlü, aslî bir kimlik hissinin getirdiği güven ile hürriyet görülmüyor. Kalem, coğrafyadan coğrafyaya gezinse, tarihe, istikbale dair yazılar döşese, kendini benzetse de(!) Yazan sanki esir ve hiçbir yer de değil.

Kimi hikâyelerdeki muhafazakârlık, ülkücülük söylemleri, ideolojik yakıştırmalar, muhalif tavır, asrî zaman reddiyeleri; yazarı içten olsa bile, iğreti, suni kalıyor, beklenen tesiri göstermiyor. Âdeta bir şey, bir ruh eksik; dili kesik. Ya da bana öyle geliyor.

Günümüz hikâyesindeki başarılı kurgular, biçimsel deneyler, cevherli genç kabiliyetlerin çıkışı her zaman yeterli değil. Kısmî parlayışlar, cılız meydan okuyuşlar, boş lâkin iri hülyalar; gerçek silkinişleri, milletlerarası arenada muhkem bir varoluşu getirmiyor. Bize her sahada, toplumsal şuur, topyekûn bir kalkınma gerekiyor.

Kelimeler ne kadar boyansa, estetik veçhe verilse de, has bir duruş, merkez, millî akıl ve şuur, temyiz gücü olmayınca; ne kadar biçare, tenha, aciz kalıyor. Önce onların içini doldurmalı, kaybedilen mânâyı, değerlerin itibarını, izzetli şimdileri, vakur maziyi, donatılmış mağrur gelecekleri geri getirip, inşâ etmeli.

İV: Günümüz Türk Hikâyeciliğinin öz ve biçim açısından kendine münhasır mı yoksa hikâyemiz geleneğinden yeterince beslenebiliyor mu? Konuyla ilgili düşünceniz nedir?

HYK: Bilinç altı, bilinç üstü, bilinç (tam isabet!) ortası, siyaset paftası, garp yaması, cenk havası gündeme geldi. Moderne post serildi, kutsal tost yapılıp, bodrumlarda yeraltında ezildi. Cinsel, dinsel, in’sel(!) metinler, boynuzlu kuyruklu kulaklı cümleler kuruldu. Hissî boşluklar tanatanayla duyuruldu.

Seyyah olup, çöplüklerde eşinildi, bataklıkta bitildi. Karanlık âlemlerde gezildi.

Bizim Diyar’lar bilinmezdi, zaten bu toprakların Çile’si bitmezdi.

Fareli Köyün Kavalcısı’nın ardına düştü 50’ler, 80’ler. Bremen Mızıkacıları revaçtaydı. Bir Yürek Satıldı. Gönüller Küçüldü. Borazanlar büyüdü. Kalk Borusu duyulmaz oldu. Ruh şaşkın, bezgin, meflûç kalakaldı.

Aramızda Yabancı’lar dolaştı.  Müslüman  mahallesinde, salyangoz satıldı. Kadim Edebiyat küçücük, Kendine Ait Bir Oda’ya sığıştırıldı. Faust’lar çoğaldı, Mephistolarla nice anlaşmalara varıldı. Edebiyatın 40 odasına, Mavi Sakal’lar dadandı. Talim, terbiyemizle ilgili Mürebbiye Angel’ler, engel olup çıktı.

Yolcu Nereye Gidiyorsun diye soran kalmadı. Karmaşa içindeki ruhlara; 3 aylık RobensonCuma yetiştirme kursları; makine, robot üretim merkezleri, tanzim satış mağazaları açıldı. Ki, makinelerin asla (bakım) meselesi olmazdı, ara sıra yıkanır, yağlanır(!) tıkır tıkır işlerdi. Demir yürekleri hiç paslanmazdı.

Hikâye mi? Bu devasa, kapkara, senin hikâyendir aslında…

İV: Türk edebiyatında bir dönem yaygın ve güçlü bir tutum olduğu görülen siyasi parçalanmanın, edebiyat ve sanata yansıması açısından bugünkü durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyat ve sanat alanında bir ideolojik hegemonya bulunduğunu düşünüyor musunuz? Sizce edebiyat politika ilişkisi nasıl olmalı? Sanatçısının bir toplumsal ve siyasal meselesi olabilir mi? Mesela sizin eserlerinizde sorunlar ortaya çıkarken belirleyiciler neler?

HYK: Kavga Günleri dehşetliydi. 1980’lerden sonra keskin ayrımlar ortadan kalktı. Büyük davaların sözcü(k)leri  yumuşadı. Hayretengiz dönüşümler yaşandı. Bir ülkü, mefkûre sahibi olmak; mazide kalan  gülünç bir Don Kişot’luk vaziyeti gibi algılandı, karikatürize edildi.

Bir değerler manzumesi, oyuncak malzemesi olarak nitelendi. İmajın, suretin, yozlaşmanın ve manevî sömürünün tazyiki altında ezildi. Sanat, bilgi, üretici zekâ, çağının sesi, remzi, resmi olmak, mesela sosyalistlere, liberallere; iktidarların, edebiyat sanat mütehakkimlerinin göz kıptığı, işaret ettiği kesimlere yakıştırıldı.

Uzun süre söz gelişi, “Sağdan adam, yazar çıkmaz, sanatçı olmaz”  görüşleri gündemdeydi. Belki, pek çok kimsenin zihninde de hâlâ bu peşin hüküm geçerlidir.

Bir ara, seçkin romancılarımızdan Emine Işınsu’nun kitaplarının, Ankara Kızılay’daki kitapçılarda, ideolojik kasıtla, satılmadığını okumuştum mesela. Yine Afet Ilgaz’ın son romanı Sorgu ve Derviş’e, edebiyat dünyasında pek az yer verildi, (yanında olması gereken kimseler tarafından bile) hakkında değerlendirme yapılmadı. Kederle, zannederim biraz da kırgın aramızdan ayrıldı.

Bazı yazarlarımız, bir inanç saikiyle, millî duyarlılıkla yazılmış eserlerini; âdeta bir gençlik hatası gibi gördü, tövbe(!) etti. Zira görülmüyor, duyulmuyor, varlığı örtük, hak ettikleri mevkiye gelemiyordu. Kuşkusuz bu da bir ceza, ikna yöntemiydi.

Sırasında politika(!) icabı,  gelenekli kültürümüzü tahkir eden, küçümseyen kişilere, yazar çizerlere öncelik verilip, ödüllendirildi. Bugün bile, “sağcı” diye tanımlanan idareciler tarafından, itibar edilen, teveccüh gösterilen malûm isimler vardır.

Sonuçta en sivri, muhalif gözüken yazarlar sanatçılar, medyatik kişiler bile akla ziyan dönüşler yaptılar. Bir kısmı sessizce, kimisi gürültüyle şerit, dünya değiştirdi. Bağlılıklarını ifade edip, otoritenin yanında yer aldı.

Bütün dünyada iktidarlar;  uygun gördükleri yeni bir nizamı yerleştirmek için sanatçıyı, aydını yanına çekmek, onların gücüyle kudretini pekiştirip, topluma fikriyatını benimsetmek istemiş ve farklı metotlar uygulamışlardır. Sanat, edebiyat, bilim; Yönetimin, rejimin  çizgisine, ilkelerine göre yapı(landırı)lacak; salt propaganda aracı kalacaktır.

Mesela, yazarlar için kimi ülkelerde eser vermek gerçekten tehlikeli olacaktı. Stalin Rusya’sında “sosyalist sanat yapılması” emri gereğince; Cengiz Aytmatovlar, Cengiz Dağcılar, Soljenitsinler çetin şartlarda ürün vermişler, sürgünü, hapsi, vatandan ayrılığı göze almışlardır.

Ne yazık ki, bu yolda, pek çok ülkeden, esef verici, adaletsizlik hukuksuzluk örnekleri karşımıza çıkacaktır.

Sanatçının bir toplumsal ve siyasal meselesi olabilir ama, bu durum şahsiyetini, eserini  perdeleyip kötürümleştirmemeli; mahbesi, kafesi, fikir işkencesi haline gelmemelidir.

İnsan hata yapabilen bir mahlûk. Körü körüne, çıplak siyasetin tam odağında olmak, aradaki mesafeyi kısaltmak; istikametinizi kaybettirebilir. Sanki yükünüz az gibi, bir de politikacının, devletlûların günahını, müdafaasını üstlenirsiniz.

Kendinizi sürekli hizaya sokmak, ikide bir Zatıâlilerini, ortamı koklayıp(!) belirli sürelerde otomatik olarak ayarlamak durumunda kalabilirsiniz.

Şahsen; eleştirme, nisbî de olsa özgürlük, söz  hakkımın mahfuz kalmasını isterim.

İV: Kadın bir sanatçı olarak edebiyatımızın erkek egemen olduğunu düşünüyor musunuz? Toplumsal cinsiyet yaklaşımları edebiyatımızın üretiminde imkân ve yeni boyutlar getiriyor mu?

HYK: Edebiyatımızın erkek egemen olduğu bir gerçek. Erkek yazar, kadın okurdu; kadınların kendini kabul ettirmesi zordu. Uzun mücadelelerden sonra, bu noktada duruldu.

Yazar kadınlara yönelik “Kadın duyarlılığı” tespiti; küçümseme, yetersizlik gibi de duyuldu.

Bazen müdafaa durumunda kalındı. Bazen feministçe, sertçe bir tutumla bilhassa cinsiyetin, ayrışmanın altı kalınca çizildi.

Erkeklere inat(!) bütün ulvî-süflî yanlarımızı, cemaziyülevvelimizi, özeli geneli, “90-60-90” ölçülerinde vücudu piyasaya döktük. Duyarlı duyarsız, eştik, vaka ettik, kırdık döktük.

Zihnî evrimimizi gösterdik. Aklın cinsiyetsizliğini bildirdik.

Taşıdığımız fıtrî hususiyetler elbette olacaktır. Bunları değiştirmek, ille de belirlenmiş kalıplara dökmek zorunda değildik.

Eğer dünyayı iki cins olarak paylaşıyorsak, kendi bakış açımızla,  değerlendirmelerimizi yapıp, sanatı örüp dokuyabileceğizdir.

Farklılığımız bir problem alanı değil, zenginliğimizdir. Sorun, cinsiyetten ziyade bir kifayet, ehliyet, liyakat, edebî olgunluk meselesidir. İyi yazarlar vardır, aksi de varittir.

Ben meselenin, insanî yönüne bakıyorum. Beslenip gelişeceğimiz, istifade edip, yola düşeceğimiz nice muhteşem beyin, müstesna gönül dururken, neden çatışmaya girelim.

Savaşımız beraberce, tahammülfersa gerçeklerin bilincinde; güç birliği, dayanışma içinde, dünyayı bozan, çürüten kötülüğe, yozlaşmaya, zulme karşı gerçekleşmelidir.

Hayatı, kadın-erkek elele inşâ ediyoruz.

İV: İlk hikayeniz 13 yaşında yayımlanmış. Önce hikayelerinizle tanındınız ilk ödülleriniz de bu alanda oldu. Türk Edebiyatı Dergisi’nin düzenlediği Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda 1997, 2000, 2001 yıllarında ödül aldınız. 2002’de, Beyan Yayınları’nın açtığı İlk Romanlar Yarışması’nda Sinderella’nın Pabucu isimli romanıyla üçüncü oldu. Bazı hikayeleriniz Urduca ve İngilizce yayımlandı. Yeşim Hanım, Sarılmak adlı romanınızla Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) ve Akçağ Yayınevi’nin, 2010 yılında düzenlediği Roman-Hikâye ve Şiir yarışmasında roman türünde birincilik ödülünü aldınız. Bu ödüller sizin roman ve hikaye yazıcılığınızda nasıl bir etki bıraktı?

HYK: Şüphesiz, her yazarın gidiş yolu ayrıysa da; özellikle ilk mütevazı ancak etkili ve anlamlı ödüllerle, yerimi tayin ettim.

Merhum Ahmet Kabaklı, Nurullah Çetin, Sevinç Çokum gibi kıymetlerin  olduğu jüriler; farklı taraflarımı açığa çıkarıp, şevklendirip, yüreklendirdi, kanatlandırdı.

Ödüller; edebî bir ayrımı, bir aidiyeti, yepyeni bir vasatı, dünyayı keşfetme sebeplerinden oldu.. Gözlerimi, yolumu açtı. Taze başlangıçlar, açılımlar, “Yazar Hüzeyme’yi”  kazandırdı.

Kitaplarla, yazıyla, taçlanmış kalem sahipleriyle üstadlarla, dahilî haricî hayatlarla daha yakın, samimi irtibatlar kurmama vesile oldu. Şuurlandırdı.

Bir veçhe, istikamet, onur ve edebiyat ışığı sağladı.

 İV: Hikâye kitaplarınızın romana göre daha fazla olduğunu görüyoruz. Edebiyat ve roman tercihinizi belirleyen etkenler nelerdir? Bu iki tür arasında nasıl bir farklılık var? Hikâye ve roman sizin için ne ifade ediyor? Kendinizi hangisinde daha rahat veya özgür hissediyorsunuz?

HYK: Ruhî ihtiyaçlarınıza göre de edebiyatınız  şekilleniyor. Kalemin, edebî türlerin nazları niyazları, eşref saatleri, mevsimleri var galiba.

İyi anlatmak maharet, marifet, icap ettiğinde olayla, kişilerinizle aynîleşmek, hipnotik bir durum gerektiriyor. Ama bu duygusal yapı bazen, yazarlığınıza, kalem açılışlarına ters düşen bir hâle bürünebiliyor. Sizi yarı yolda bırakıp, farklı türleri öne geçiriyor.

İçimde kesif gam, zulmet hissi meydana getiren mevzulara uzanamıyorum mesela. Çünkü çalışma, konunun tamamen içine girip, yaşa(t)mayı; soğukkanlılıkla, dengeli yazar-okur-eleştirmen ayarlarını yaparak, üzerinde hakimiyet kurarak anlatmayı elzem kılıyor. Bu olgu bazen ağır bir elem yükü, moralsizlik haline geliyor. Kırıyor, bıktırıyor.

Yazmada; kalıcı, belirtili, verimli duygunun varlığıyla beraber; heves, azîm, kararlı çaba da sökün ediyor.

Romanın, aday yazarını(!) yakalaması, tutsak etmesi; bir sihrin  top(ar)lanması, tatmin edici şekilde yazılması; okura sunulmasına kadar, naçiz varlığıma(!) katlanması gerekiyor.

Yazının bende aklî-hissî karşılıkları, sıkı bağları olmalı ki, makes bulsun, derinlerden açığa, huzura çıksın; erdemin, doğrunun, güzelin yanında saf tutsun.

Belki daima yenisinde; bir öncekini aşmış hissiyat, fikir, hamule, kamçılayıcı cazibe unsurunu arıyorum.

Öykü bu bağlamda, şahsım için, zevki kısa sürse de; hoplayıp sıçraması, daldan dala gezmesi daha kolay; romana göre tercih edilir bir tür oluyor.

Farklı hikâye(cik)ler yahut uzunlarıyla yeni zihin çakışları, edebî oyunlar, durumlar ve yazımlar gerçekleştirebiliyorum.

Mesleğimden tat almaya bakıyorum. Gönül hisleri, kalp kârı her şeye bedel. Onlar her yere uçup konuyor diye düşünüyorum.

Hikâye, roman türleri arasındaki bazı ayrımlara değinirsek:

“Roman iç iskeleti olan, omurgalı bir canlıya benzer. Öykü ise iskeleti dışından gövdeyi saran kabuklu hayvanlara benzer.

“Okurun roman ile kurduğu ilişki, bir cisme bakan kişinin o cisimle kurduğu ilişkiye benzer. Bir heykele bakan kişi heykeli bütünüyle görebilir. Çünkü heykel bütünlüğünü bir anda gözler önüne serer; somut, dokunulabilir ve üç boyutludur. Yapısı kendisidir. Oysa resim romana (omurgalıya) benzer, iskeleti içindedir, görünen kısmı örtülmüştür, iki boyutludur. İki boyutlu oluşu ona zeminde sonsuza doğru devam etme olanağı verir. Bir resmi bir bakışta ‘göremememiz gibi’ romanın da tamamını değil parçalarını görebiliriz. İskeleti metinle sarmalanmıştır. Oysa öykünün tamamı gözler önündedir.”

“William O’Rourke’un Öykü Üzerine Morfolojik Mecazlar başlıklı makalesine göre: Üretim süreci açısından öykü yazmak sermaye-yoğun bir süreçtir. O kısalıkta özgün bir edebiyat yapıtını ortaya çıkarmak için yazarın çok daha fazla entelektüel birikime ve yeteneğe (sermayeye) ihtiyacı vardır. Roman yazmak ise daha emek-yoğun bir iştir”

“Öykü knock-out’la kazanır, roman sayıyla.”

Öyküler romanların aksine, bir konuşma cümlesi, bir soru ya da bir ironi ile bitme eğilimi göstererek açık uçlu sonlanıyorlar.” ( Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık, Can Yayınları, 2004, sf. 205-209)

“Recaizâde Ekrem: Roman bir tablodur (der). Yazar önce şekilleri belirler. Sonra boyalarını karıştırır ve fırçasını dilediği şekilde kullanarak taslağı ortaya koyar. Bundan sonra taslağı boyayarak şekillendirmeye başlar. Öykü ise bir minyatürdür. Bunun roman gibi taslağı olamaz. Üzerinde fazla oynamaya gelmez. Anlatılmak istenen bir çırpıda yazılmalıdır.”

“Bir hikâyeyi roman gevşek, konuşma diline bağlı anlatırken, öykü, hikâyesini, yoğunlaşmış, damıtılmış, simgeleşmiş bir dille anlatır. Bazen de soyutlama ve sembollere başvurur. Çünkü öykücü söyleyeceği şeyleri en kısa ama en net ve vurucu şekilde söylemek/anlatmak durumundadır. Öykü, gereksiz kelimeleri, gevezeliği kaldırmaz.

“Öykücü tek bir ‘merkezi nokta’ tespit eder ve öyküsünü ona göre kurar. Artık öyküye giren her şey o merkezi noktayı sağlamlaştırmak, güçlendirmek ve izah etmek için kullanılır.”

“Öykünün aksine romanın tek bir etki yaratmak gibi bir amacı yoktur. O ne kahramanda, ne mekânda, ne de olayda bir odaklaşma peşindedir. Romancı tıpkı bir gezgin gibidir. Tarihler, mekânlar, insanlar arasında dolaşır durur.” (Necip Tosun, Hece Türk Romanı Özel Sayısı, Sayı: 65/66/67, 2002, sf. 242-245)

Daha pek çok şey söylenebilir.

İlginç olan şu ki hikâyeler, “hayatım romanlar” devam ediyor. Veya daha ihtişamlı bir hikâyenin içinde eriyor.

Yazarken yazılıyor, en sonunda çiziliyor, ötelere geçiyoruz.

 

İV: Siz Konya’da yaşıyorsunuz bildiğim kadarıyla. Sanatta da 38. Yılınız. Kutlarım. İstanbul, Ankara gibi edebiyatın ve sanatın kültürün merkezi kabul edilen merkezlerden uzak olmanın sanatınıza olumlu-olumsuz etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Keşke İstanbul’da yaşasaydım, daha çok tanınırdım, gündeme gelirdim dediğiniz oluyor mu?

HYK: İstanbul’un biricikliğini, kültürel iklimini inkâr edemem.

Ancak insana, zamana, mekâna has müşküller, engeller, ferdî yazgı, imtihanlar her dem geçerlidir. Biz umumiyetle; parlayanlar, su yüzündekileri, sahnedekileri görmeye meyilliyiz. Ezilenleri, Tutunamayanlar’ı, nefessiz kalanlar, sele rüzgâra kapılıp gidenleri, türlü sebeplerle, cılızlaşan sönen dilsiz yetenekleri, isimsizleri hesaba katmayız.

Bize verili olanı, mevcudu hafifseme; mazeret arama, uydurma kolaycılığından kaçtım; hadiseleri başka zaviyeden görmeye çalıştım. Yaşamak, sadece edebiyattan ibaret değildi. Bazı düşünceler, hülyalar ikinci plana, geriye itilebilirdi. Neticede varsayımdan ibaretti.

Vehim, makul olmayan beklentiler, karamsarlık; gidişata, yürüyüşe mani olabilirdi. Önüme,  yoluma, işime baktım. Arkası nasipse gelirdi.

İstanbul’da olsaydım? Evet, ama şimdi buradaydım. Bize yazgılı nimetler, âtıfet, manevî bir kazanç için; Allah’a, iz(imi) bırakan mekânlara, toprağıma şükran duymalıydım.

Sınırları aşmak için; önce içinizdeki parmaklıklardan, sizi daraltan çizgilerden kurtulmak gerekti. Evvelâ merkezi kaybetmemek lâzımdı.

Ne biliyorsunuz, belki de, “dünyanın merkezi Akşehir’di”. Pergelin bir ayağı Hanya’da yahut Konya’da olabilirdi.

Hayat bizâtihi cömert ve engin bir kaynak.

Konya’da ruhî bir doyuma eriştim; nice güzellikler yaşadım, tattım.

Kalemim şekillendi, dillendi ve tezyin edildi.

Keşfedilmedik, enfes sırlı, doruk cümlelerin; yere göğe yazılanların peşine düştüm.

Özge edebiyatımı damıttım. Kesif bir heyecan ve serüvenin hazzıyla, tılsımlı dipsiz sulara daldım çıktım.

Ayrıca; teçhiz edilecek, geliştirilip, seviye kazandırılacak bir içsel mekânın farkına vardım. Ki nereye gitseniz taşıdığınız; onarıp, sarıp sarmaladığınız. Oraya bir âlem, pekâlâ sığabilirdi.

 İV: Türk ve dünya edebiyatında usta hikâyeciler denilince belirli isimler öne çıkıyor. Bu yazarların edebi gücü daha doğrusu bir klasik olmasını neye bağlıyorsunuz?

HYK: Çarpıcı üslupları, dili ustalıklı kullanımları; özgünlüğü, başarılı kurgu, atmosfer yaratma; gerçekçi, yaşayan karakterler meydana getirme, yabancılığı kırma, hikâye kişilerini sevdirme veya anlaşılır kılma, artistik estetik canlandırmalar, kalbe dokunma, olay örgüsünde değişik kanallar açma, biçimle muhtevanın büyük uyumu.. en mühimi, büyü  vardır.

Muhtemelen, esrarına kendilerinin bile vakıf olamadığı, izah edemedikleri, dile gelmez büyü

 İV: Öykülerinizin konularını belirlerken yani bir hikâye veya roman yazarken nasıl bir süreç ortaya çıkıyor? Bu sancılı bir süreç mi?

HYK: Konuyla birbirinize dokunma, merak, araştırma. Cayabilirsiniz, sınanma.

Bazen başka türlerin, ilgilerin öne geçmesi; muhabere, muharebe, sıkıntılı gebe, mürekkepteki tez canlı bebe. Heva hava…

Nihayeti hoşluklar, kıpırtılı bir sevinçle bitse de; tatlı yorgunluklar, heyecanlar, bazı gerilim, kiminde inkıtalar, soğuma, vazgeçiş.

En son umur görmüş, eza cefa(!) çekmiş; matbaa, baskı görmüş sevdiğinize tutkulu sarılma…

İşte Kitabınızdan, ömrünüzden bir sayfa

İV: Türk ve dünya edebiyatından sizi en çok etkileyen yazarlar kimlerdir?

HYK: Ne kadar çoktur, hangi birini saymalı… Liste uzayıp gider.

Tesirler, şartlar, kişiler, düşünceler, zevkler, çevre değişir.

Gizemli, sınırlarını, mahiyetini tam kestiremediğiniz birikiminizin üstüne yenisi bina edilir, ruhî evlilikler(!) doğumlar gerçekleşir, olay çevrilir, d(evrilir).

İşin içine erenler, Ecinniler, ders(li)ler, mütercimler girer.

Çoban türküsü etkiler, mezarlıkta hayat sahnelenir, defineler gizlenir. Harikalar devşirilir.

Kâinat, elinde kalem, gönle nice yazılar yazar, size nüfuz eder, Huzur, sürur verir, eriştirir.

Her nesneden bir ses gelir. Her şey sanki metindir, dillidir. Sayamazsınız, dökümünü yapamazsınız.

Cihan, harika edebiyat sanat yapar, hayretlere düşürür, hayran eder, şerh eder, hülâsa eder, hâsıl eder, gark eder.

Nice tohumlar ekilir, mahsuller alınır, ekmekler pişer, bağışlar, hediyeler gelir.

Anlarsınız günün birinde.. Fakire, herhalde.. kerem edilir.

İV: Bu güzel söyleşi için MİSAK adına teşekkür ederim Huzeyme Hanım, dilinize yüreğinize sağlık…

HYK: Bu güzel ortamda, görüşlerimizi dile getirme imkânı verdiğiniz için size ve MİSAK’a teşekkürlerimi sunuyorum.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları