Kategoriler: Genel

İran’da “Zafer Öldürmektedir” Stratejisi

28 Aralık’ta başlayan protestolar, İran yönetimi tarafından son derece kanlı yöntemlerle bastırılmaya çalışılmaktadır. Rejim, protestocuları sistematik biçimde “terörist” ve “yabancı güçlerin uzantısı” olarak nitelemekte; bu çerçevede güvenlik güçlerinin silahlı müdahalesi sonucunda çok sayıda kişi öldürülmekte ve yaralanmaktadır. Sahadan gelen bilgiler, hayatını kaybedenlerin sayısının 2000’in çok üzerine çıktığına işaret etmektedir. Ancak bu sürecin en dikkat çekici ve ayırt edici yönü, rejimin gerçekleştirdiği öldürmeleri gizlemeye çalışmamasıdır. Aksine, adli tıp kurumları aracılığıyla cenazelerin ailelere teslim edilmesi yoluyla, uygulanan şiddet bilinçli biçimde teşhir edilmektedir. Devlet, açıkça “ben yaptım” demese dahi, ölü bedenleri görünür kılarak bu mesajı topluma fiilen vermekte; öldürmenin bilinmesini, görülmesini ve hissedilmesini istemektedir. Bu pratik yeni değildir. Aksine, İran’da siyasal iktidarın öldürmeye yüklediği anlamı ve bu eylemin ardındaki mantığı kavramadan bugünkü şiddet rejimini anlamak mümkün değildir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin 28 Aralık 2025’te patlak veren kitlesel protestolara verdiği yanıt, bir devletin kendi vatandaşlarıyla kurduğu hukuki ve siyasal ilişkiyi değil; daha çok bir kuşatma ordusunun düşman hattına yönelttiği topyekûn saldırıyı andırmaktadır. 2000’in üzerinde can kaybının yaşanması ve bu ölümlerin örtbas edilmek yerine adli tıp mekanizmaları üzerinden aleni biçimde sergilenmesi, rejimin bilinçli bir “politik dehşet” stratejisini devreye soktuğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, yalnızca geçici bir bastırma tekniği değil; kökleri derin bir teopolitik mantığa dayanan, iktidarın ancak korku yoluyla korunabileceğine inanan bir yönetim felsefesinin güncel tezahürüdür. Bu felsefede şiddet, hukukun istisnası değil; bizzat siyasal düzenin kurucu ve sürdürücü unsurudur.

“En-Nasr bi’-Ra‘b” Doktrini: Korku Yoluyla Zafer

“En-Nasr bi’-Ra‘b” yani korku yoluyla felç etme doktrini, İran güvenlik aklının merkezinde yer alan ve kökleri derin bir teopolitik mantığa dayanan çok katmanlı bir yönetme ve bastırma paradigmasını ifade etmektedir. Bu yaklaşım, muhalif unsurları yalnızca fiziksel olarak tasfiye etmeyi yeterli görmez; asıl stratejik hedefini, hayatta kalanların iradesini psikolojik olarak felç etmek ve direnme kapasitesini zihinsel düzeyde bütünüyle ortadan kaldırmak üzerine kurar. 1979 Devrimi’nden itibaren sistematik biçimde uygulanan işkence, infaz ve ağır ceza pratikleriyle sürekli rafine edilen bu şiddet repertuarı, rejimin bekasını sağlamada sıradan bir güvenlik aracı olmaktan çıkmış, neredeyse ontolojik bir dayanak hâline gelmiştir. Bu modelde meşruiyet arayışı, ikna süreçleri ya da rıza üretimi tali hatta gereksiz ayrıntılar olarak görülür; esas olan, “ra‘b” yani dehşet yoluyla mutlak itaati tesis etmektir. Bu doktrinin kurumsallaşmasıyla birlikte devlet ile toplum arasındaki ilişki, hukuki normlar, toplumsal sözleşmeler ve karşılıklı yükümlülükler zemininden bütünüyle koparılmakta; siyasal düzen rasyonel bir yönetim biçimi olmaktan çıkarak, tamamen çıplak güç, kolektif korku ve cezalandırma mantığı üzerine inşa edilmiş bir güvenlik mimarisine dönüşmektedir.

Öldürmenin Teşhiri

İran rejiminin uyguladığı dehşet politikasının işleyişi ve göreli “başarısı”, anlık ve kontrolsüz bir öfke patlamasına değil; aksine, titizlikle kurgulanmış ve eşzamanlı olarak işletilen iki temel psikolojik operasyonun bütünlüğüne dayanmaktadır. Bu stratejinin omurgasını, şiddetin bilinçli biçimde teşhir edilmesi ve sınırsızlık imajının sistematik olarak inşa edilmesi oluşturur.

Bu bağlamda ilk sacayağını oluşturan “teşhir edilen ölüm”, klasik devlet şiddeti anlayışından niteliksel olarak ayrılır. Normal koşullarda devletler, meşruiyetlerini aşındırmamak adına uyguladıkları şiddeti gizleme, inkâr etme ya da hukuki bir kılıf içine yerleştirme eğilimindedir. Oysa “En-Nasr bi’-Ra‘b” stratejisinde gizlilik bir erdem değil, aksine bir zafiyet olarak görülür. Rejim, cinayetleri örtbas etmek yerine, maktullerin bedenlerini adli tıp üzerinden ailelerine teslim ederek ölümü kamusal alanda görünür kılar; bu da topluma yöneltilmiş açık ve doğrudan bir meydan okumaya dönüşür. Verilen mesaj nettir: “Ben yaptım ve yine yapabilirim.” Ölümün bu şekilde teşhir edilmesi, toplumun kolektif bir yas, öfke ya da dayanışma duygusu etrafında birleşmesini engellemeyi hedefler. Her bir cenaze, ortak bir tepkiye çağrı olmaktan ziyade, bireylerin zihnine ekilen birer korku ve çaresizlik tohumu işlevi görür. Rejim, bireye şu mesajı verir: “Başına bu gelirse yalnızsın; seni koruyacak hiçbir kolektif yapı yok.” Bu bireyselleştirme hamlesi, kolektif eylemin en temel önkoşulu olan karşılıklı güven duygusunu sistematik biçimde tahrip eder.

Cenazelerin teslim edilmesi, yas süreçlerinin gözetim altında tutulması ve ölümün kamusal alanda sürekli yeniden üretilmesi, yalnızca mağdur yakınlarını değil, toplumun tamamını kuşatan bir “ikincil travma” alanı yaratır. Toplum bu koşullarda yas tutmaya, öfkesini örgütlemeye ya da dayanışma geliştirmeye yönelmez; aksine, hayatta kalma içgüdüsünün hâkim olduğu bir donma tepkisine sürüklenir. Atomizasyon bu noktada fiziksel değil, zihinsel ve duygusal bir parçalanma biçimi olarak işler. Kitleler ortak bir siyasal özne olma kapasitesinden koparılır; her birey kendi can güvenliği kaygısına hapsedilerek yalnızlaştırılır ve siyasal özne olmaktan çıkarılır.

Sınırsız Şiddet

İkinci sacayağını oluşturan “sınırsız şiddet imajı”, rejimin meşruiyet fikrinden bilinçli ve stratejik bir vazgeçişini temsil eder. Rıza üretemeyen iktidar, siyasal ilişkiyi toplumsal onay ve hukuki gerekçeler üzerinden sürdürmek yerine, çıplak bir maliyet hesabına indirger. Bu noktada muhalif öznenin zihnindeki temel soru artık “Sokağa çıkarsam kazanma ihtimalim nedir?” değildir; ondan önce ve çok daha belirleyici biçimde “Sokağa çıkarsam başıma gelebilecek şeyin bir sınırı var mı?” sorusu belirir. Bu soruya verilen fiilî yanıtın “hayır, sınır yok” olması, muhalefeti rasyonel bir çıkmaza sürükler. Şiddetin potansiyel olarak sınırsız olduğu algısı, her türlü stratejik hesaplamayı anlamsızlaştırır ve siyasal eylemi henüz başlamadan boğar.

Bu imajın toplumsal bilinçaltına yerleşmesiyle birlikte, rejimin halkı ikna etmeye, rıza üretmeye ya da meşruiyetini gerekçelendirmeye duyduğu ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalkar. Toplumda kökleştirilen temel kabul şudur: “İktidar, varlığını sürdürmek için gerekirse herkesi öldürebilir.” Hukuki ve ahlaki sınırların bütünüyle askıya alındığı bu algı, gönüllü bir itaati değil; korkuyla mühürlenmiş, felç olmuş bir boyun eğiş biçimini hedefler. Böylece rejim, kendisini hukukun, ahlakın ve kamusal denetimin üzerinde konumlandırır; yurttaşı ise hak sahibi bir siyasal özne olmaktan çıkarıp, varlığı yalnızca geçici olarak bağışlanmış ve her an geri alınabilir bir “can”a indirger.

Bu çerçevede “sınırsız şiddet”, yalnızca bastırma amacıyla kullanılan geçici bir araç değildir. Aksine, muhalefetin sokağa çıkma iradesini daha eyleme dönüşmeden kıran, görünmez fakat son derece aşılmaz bir zihinsel bariyer işlevi görür. Rejim, acımasızlığının bir sınırı olmadığını sürekli yeniden kanıtlayarak, sokağın rasyonel maliyet hesabını müzakere, bedel ya da baskı riskleri üzerinden değil; doğrudan “mutlak ölüm” ihtimali üzerinden kurmasını sağlar. Böylece şiddet, olağanüstü bir tedbir olmaktan çıkarak kalıcı, kurumsallaşmış ve merkezi bir yönetim tekniğine dönüşür.

Pirus Zaferi: Kendi sonunu inşa eden şiddet

Geniş çaplı kıyımlar ve toplumsal bedeller üzerine inşa edilen her zafer, aslında kendi içinde kaçınılmaz bir yok oluşun tohumlarını barındırır. 1979’dan bu yana İran rejimini ayakta tutan ana kolon olan “sistematik şiddet”, 2025 sonu itibarıyla yapısal bir çatlama evresine girmiştir.

Tarihsel ve sosyolojik deneyimler açıkça göstermektedir ki; ekonomik sefalet ve siyasal baskı belirli bir kritik eşiği aştığında, korku artık işlevsel bir denetim aracı olmaktan çıkar. Bu noktada toplum, felç edici dehşeti aşarak yerini “nihai riski göze alan kolektif bir öfkeye” bırakır. 2000’i aşkın insanın öldürülmesi, rejimin sarsılmaz bir hâkimiyet kurduğunun değil; aksine, toplumsal rızayı tamamen kaybettiği için elindeki son stratejik mermiyi de harcadığının en somut işaretidir.
Rejim için bu tablo, kısa vadeli bir hayatta kalma başarısı gibi görünse de uzun vadede yönetebilme kabiliyetinin ve toplumsal sürdürülebilirliğin feda edildiği bir Pirus Zaferi’dir. Artık şiddetin marjinal faydası azalırken, ürettiği toplumsal maliyet rejimin taşıyamayacağı bir yük hâline gelmiştir.

Kin birikimi ve kişiselleşen intikam

Devlet eliyle uygulanan teşhirci şiddet, kısa vadede bir “mezarlık sessizliği” üretebilse de uzun vadede onarılması güç, hatta geri döndürülemez bir nefret iklimi inşa eder. Bu süreçte şiddet, soyut ve anonim bir devlet pratiği olmaktan çıkarak giderek kişiselleşir. İran’ın geçmiş deneyimleri, infazlarda ve ağır baskı pratiklerinde rol alan güvenlik ve yargı mensuplarının, yıllar sonra maktul yakınları tarafından hedef alınabildiğini göstermektedir. Bu olgu, şiddetin kurumsal bir çerçevede kalmadığını; bireysel hafızalarda biriken kin üzerinden, kişisel intikam döngülerine evrildiğini ortaya koyar.

Toplumsal rızadan vazgeçiş: Rasyonel yönetimden çıplak güce

Modern siyaset biliminin en temel ayrımlarından biri olan “rıza” ile “zor” (coercion) arasındaki mesafenin ne denli radikal biçimde açıldığı, bu tabloyla birlikte bütün açıklığıyla görünür hâle gelmektedir. “Teşhir edilen şiddet” ve bilinçli biçimde inşa edilen “sınır tanımazlık” algısı üzerine kurulu bu yapı, rıza (consent) üretimine dayanan klasik yönetim modellerinin doğrudan antitezidir. Burada söz konusu olan, yönetim pratiğinde geçici bir sertleşme değil; yapısal düzeyde bir eksen kaymasıdır. Bu eksen kayması, siyasal düzeni “korku devleti” olarak tanımlanabilecek bir mimariye taşır.

Bu mimaride iktidarın sürekliliği, toplumsal onay, ekonomik performans ya da temsil mekanizmalarından türetilmez. Aksine, meşruiyet fikrinin yerini; korkunun sistematik, görünür ve süreklilik arz eden biçimde yeniden üretilmesi alır. Şiddet, olağanüstü bir istisna olmaktan çıkarak, yönetimin asli dayanağına dönüşür.
Bu dönüşümle birlikte müzakere zemini de bütünüyle ortadan kalkar. Siyasal iktidar, yurttaşla kurduğu ilişkiyi ikna, temsil ve pazarlık kanallarından çekip alır; devletin dili artık hukuk değil, bir kuşatma ordusunun dili hâline gelir. İtaat, rasyonel ikna süreçleriyle değil, doğrudan dehşet üretimi ve mutlak boyun eğdirme yoluyla tesis edilir.

Bu düzende birey artık hak sahibi bir “yurttaş” olarak değil, denetim altında tutulması gereken bir “iç düşman” ya da “hasım” olarak kodlanır. Dolayısıyla iktidarın başarısı, toplumun refahı ya da rejime yönelik gönüllü destekle değil; toplumsal direnme iradesinin ne ölçüde felç edildiğiyle ölçülür. Devlet-toplum ilişkisi, karşılıklı yükümlülükler ve meşruiyet zemininden koparak, çıplak güç ve korku üzerinden yeniden tanımlanır.

Korku doyumu ve kitleselleşen nefret

Teorik düzlemde tutarlı ve kısa vadede işlevsel görünen bu korku döngüsü, tarihsel ve toplumsal koşullar belirli bir eşiği aştığında ise kaçınılmaz biçimde kırılganlaşır. Bu kırılganlık iki temel çözülme hattı üzerinden ortaya çıkar. İlk olarak korku, bir doyma eşiğine ulaşır. Şiddetin olağanlaşacak ölçüde yaygınlaştığı ve ekonomik-toplumsal çöküşün derinleştiği koşullarda, birey açısından hayatta kalmak ile sokağa çıkmak arasındaki maliyet farkı fiilen ortadan kalkar. Yaşamın kendisi sürekli bir belirsizlik ve güvencesizlik hâline dönüştüğünde, ölüm korkusu siyasal davranışı belirleyen rasyonel bir caydırıcı olmaktan çıkar ve etkisini yitirir.

İkinci ve daha radikal kırılma ise, teşhir edilen ölümlerin rejimin hedeflediği bireysel yalnızlaşmayı ve atomizasyonu üretmek yerine, beklenmedik biçimde kolektif bir öfke ve ortak nefret duygusunu tetiklemesidir. Ölüm, bireyleri sindiren ve yalnızlaştıran bir ibret nesnesi olmaktan çıkıp, onları ortak bir siyasal duygu etrafında birleştiren sembolik bir odağa dönüştüğü anda, korku üzerine kurulu zihinsel bariyer hızla çöker. Bu aşamada dehşet, parçalama işlevini yitirir; tersine, toplumsal birleştirici ve siyasal olarak mobilize edici bir etki üretmeye başlar.

Bu nedenle söz konusu strateji, kısa vadede zoraki itaat ve sessizlik sağlayabilse dahi, uzun vadede rejimin meşruiyetini pekiştirmez. Aksine, bastırılmış, birikmiş ve uygun tarihsel konjonktürü bekleyen bir toplumsal patlama potansiyelini derinleştirir. Korku devletinin en güçlü görünen mekanizmaları, diyalektik bir biçimde kendi çözülme dinamiklerini de içinde taşır ve zaman ilerledikçe bu dinamikleri besleyerek kaçınılmaz bir kırılmaya zemin hazırlar.

Sonuç itibariyle, bugün İran yönetimin sınırsız öldürme girişimi bir kırılmadır ve İran özelinde korkuyla yönetme felsefesinin yapısal sınırlarına ulaşıldığını gösteren kritik bir eşiğe işaret etmektedir. Rejim, toplumsal rızayı büyük ölçüde yitirmiş ve varlığını neredeyse bütünüyle dehşet üretimi üzerine kurmuştur. Ancak korkunun yönetme kapasitesini kaybettiği bu kritik noktada, biriken devasa öfkenin nasıl bir siyasal dönüşüme evrileceği, İran’ın geleceğini belirleyecek temel sorunsal olarak bütün ağırlığıyla ortada durmaktadır.

Arif Keskin

Arif Keskin İran'ın Erdebil Eyaleti'nin Muğan ilçesinde doğmuştur. Lise eğitimini Muğan'da tamamlamıştır. 1993 yılında Tebriz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünden mezun olmuştur. 1999 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Biliminde Yüksek lisans eğitimine başlayan Keskin, buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde doktora yapmıştır. Arif Keskin, 1999'dan itibaren ASAM(Avrasya stratejik Araştırmalar Merkezi), TÜRKSAM, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü ve ORSAM gibi düşince kuruluşlarında ortadoğu uzmanı olarak çalışmıştır. 1999’dan günümüze kadar Türkiye basınında (Stratejik Analiz, Avrasya Dosyası, Radikal, Aktüel, Tempo, Vatan, 2023, Global Strateji ve....) 100’den fazla makalesi yayınlanmıştır. Yazıları Türkiye dışında Azerbaycan Türkçe’si, Farsça ve İngilizce dillerine çevrilerek Türkiye’deki makalelerinin tercümesi İran'da kitap şeklinde de yayınlanmıştır. CNN-Türk, TRT, Habertürk gibi TV kanallarında İran ile ilgili programlara katılmıştır. Güney Azerbaycan Milli Direniş Harekatı, [National Resistance Movement in Southern Azerbaijan], Avrasya Dosyası [Eurasia Report]; Special Issue on Iran, Vol.5, No.3 (1999) Siyaset Gölgesinde İran Ekonomisi, [Iranian Economy in the Shadow of Politics] Jeoekonomi [Jeoeconomics] Vol.2, No.1 (2000) İran Siyasal Sistemi Çıkmazda, [The Iranian Political System in Deadlock] Stratejik Analiz [Strategic Analysis] Vol.1, No.1 (2000) Hamaney ve Cumhuriyet Projesinin Dönüşümü, [Khamenei and the Transformation of the Republican Project] Stratejik Analiz, Vol.1, No.2 (2000) İran Siyasal Sistemi Nereye? [Where is the Iranian Political Sytem Going Towards?] Stratejik Analiz, Vol.1, (2000) İran’da Reformistler Çıkmazda, [Reformists in Dilemma in Iran] Stratejik Analiz, Vol.1, No.4 (2000) İran’da Dini Aydın Hareketi: Abdülkerim Suruş Örneği, [The Religious Intellectuals Movement in Iran: The Example of Abdulkerim Surus] Stratejik Analiz, Vol.1, No.7 (2000) Değişen Fars Milliyetçiliği ve “İranlılık” Düşüncesine Giden Yol, [Changing Persian Nationalism and Move Towards the “Iranianess” Thinking] Stratejik Analiz Vol.2, No.9 (2001) İran’da Fars Milliyetçiliğinin Üç Dalgası: "İranlılık" Düşüncesine Giden Yol, Stratejik Analiz, Ocak 2001, Sayı 9 Tahran'da ikinci raund: Reformculara Rağmen Reforma Devam, Stratejik Analiz Temmuz 2001, Sayı 15 İran’da Muhafazakarların Değişim Paradoksu: Olmak veya Olmamak, Stratejik Analiz Ağustos 2001, Sayı 16 Tehdit Merkezli Bir Dış Politika: İran'ın Azerbaycan Politikası, Stratejik Analiz, Ekim 2001, Sayı 18 Tehdit ve Fırsat Karmaşasında Pasif Komşu İran'ın Afganistan Krizindeki Durumu, Stratejik Analiz, Kasım 2001, Sayı 19 İki Düşman Arasında "Pragmatist Tarafsız": ABD’nin Olası Saddam’ı Devirme Operasyonunda İran’ın Tutumu, Stratejik Analiz, Ocak 2002, Sayı 21 Orta Doğu Barış Süreci, Oyuncuları ve İran, Stratejik Analiz, Şubat 2002, Sayı 22 ABD-Iran Gerginliğinde AB-Iran ilişkilerine Analitik Bir Bakış, Stratejik Analiz, AĞUSTOS 2002, Sayı 28 İran’ın Irak politikası, Turkish News Reformcuların Başarısızlığındın Nedenleri, Turkish News ( Ocak 2003) Tüm Boyutları ile İran Türkiye İlişkileri, Stratejik Analiz, Eylül 2004 Iraklı Şiilerin Sosyal-Siyasal Davranışlarının Temelleri, Stratejik Analiz, Mayıs 2004 İranlılık Paradigmasının Çöküşü ve Güney Azerbaycan Millî Hareketinin Yükselişi, Strateji Analiz, Mart 2004 Bir Halkın Öze Dönüş Töreni, Stratejik Analiz, Ağustos 2004 11 Eylül Sonrası İran-Türkiye İlişkileri, Avrasya Dosyası, Yaz 2004 Iraklı Şiiler, 2023 Dergisi, Haziran 2004 ABD-Güney Azerbaycan ve İranlılık Kimliğinin Krizi, 3.Sector Dergisi, Kış 2004-N.4 (Bakü’de yayınlanmaktadır) Güney Azerbaycan Milli Hareketine Tarihsel Bakış, Genç Birikim, 11 Sayı Reform Yapamayan Reformcular, Azerbaycan Dergisi, Sayı 27–28 İran - Türkiye İlişkilerinde PKK Sorunu, Parmak İzi Web Sitesinde Türkdirlik Web Sitesi- İran Nükleer Çalışmaları-(Değerlendirme Yazısı) Iraklı Şiirler (yazının Farsça tercümesi verildi), Baztab Web Sitesi ( Farsça) Türkiye ve İran'ın Nükleer Çalışmaları, Haberanaliz, 14 Ekim 2004 Hatemi'nin Ertelenen Türkiye Ziyareti Üzerine, Haberanaliz, 27 Eylül 2004 Türkiye-İran Arasında Güven Krizi, Haberanaliz, 5 Haziran 2004 Iraklı Şiilerin Siyasal Davranışlarına Genel Bakış, Haberanaliz, 27 Nisan 2004 Mukteda Sadr Niye Geri Adım Attı? Haberanaliz, 17 Nisan 2004 ABD ve Iraklı Şiiler Arasında Yeni İlişki Modeli, Haberanaliz, 7 Nisan 2004 Türkiye'nin Irak Merkezli Diplomatik Atakları, Haberanaliz, 12 Ocak 2004 Orta Doğu'da İlişkiler Düzeni Değişiyor: İran ve Mısır İlişkileri Örneği, Haberanaliz, 8 Ocak 2004 İKÖ Toplantısı Sonuçları, Haberanaliz, 24 Haziran 2004 Orta Doğu'da Şiddet Dalgası Artabilir: Hamas Lideri Şeyh Yasin Öldürüldü, Haberanaliz, 26 Mart 2004 Türkiye – İran İlişkilerini Belirleyen Yapısal ve Dönemsel Faktörler, Avrasya Dosyası, Cilt 10, Sayı 1 (11 Eylül Sonrası Türk Dış Politikası Özel Sayısı), İlkbahar 2004 İranlılık Paradigmasının Çöküşü ve Güney Azerbaycan Millî Hareketinin Yükselişi, Stratejik Analiz, Cilt 4, Sayı 47, Mart 2004 İran Devleti’nin Ermeni Desteği, Stratejik Analiz, Cilt 5, Sayı 50, Haziran 2004 İran Cumhurbaşkanlığı Seçimleri: Ayrışımlar, Adaylar ve Tartışmalar, Stratejik Analiz, Cilt 6 Sayı 62, Haziran 2005 ABD-İran Gerginliğinde Yeni Bir Dönem: ABD-AB Yakınlaşması, Stratejik Analiz, Cilt 5 Sayı 60, Nisan 2005 İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar, Stratejik Analiz, Cilt 5 Sayı 59, Mart 2005 Devrim İçinde Yeni Bir Devrim Arayışı: Ahmedinejad ve Radikal Muhafazakâr Akım, Stratejik Analiz, Cilt 6 Sayı 69, Ocak 2006 Ahmedinejad Dönemi İran Dış Politikası: “Saldırganlığın Rasyonelleşmesi”, Stratejik Analiz, Cilt 6 Sayı 70, Şubat 2006 İran’ın Nükleer Sorunu: Güven Bunalımı ve Beka Mücadelesi, Stratejik Analiz, Cilt 6 Sayı 71, Mart 2006 ABD-İran Gerginliği Çerçevesinde İran’da Etnik Milliyetçilik , Stratejik Analiz, Cilt 6 Sayı 72, Nisan 2006 İran Ne Yapmak İstiyor? Stratejik Analiz, Cilt 7 Sayı 73, Mayıs 2006 İran'da Azerbaycan Milliyetçiliği ve Karikatür Krizi, Stratejik Analiz,Cilt 7 Sayı 75, Temmuz 2006 İran Nasıl Yönetiliyor?, Stratejik Analiz, Cilt 7 Sayı 76, Ağustos 2006 İran 2023’de, Stratejik Analiz, Cilt 7 Sayı 79, Kasım 2006 Irak’ta “ABD-İran Savaşı”, Stratejik Analiz, Cilt 7 Sayı 82, Şubat 2007 İran-Suudi Arabistan İlişkileri ve Şii Jeopolitiği,Stratejik Analiz, Cilt 8 Sayı 85, Mayıs 2007 İran ve Şii Jeopolitiği / Avrasya Dosyası, Şii Jeopolitiği Özel Sayısı, Cilt 13 Sayı 3, 2007 İran’ın Kuzey Irak Politikası, Stratejik Analiz, Cilt 8 Sayı 86, Haziran 2007 İran Nereye? Stratejik Analiz, Cilt 8 Sayı 87, Temmuz 2007 PJAK: PKK’nın Bölgedeki Yeni Misyon Arayışı, Stratejik Analiz, Cilt 8 Sayı 92, Aralık 2007 İran’ın Kafkasya Politikası, Stratejik Analiz, Cilt 8 Sayı 94, Şubat 2008 İran’daki Meclis Seçimleri: Görünenler ve Gerçekler, Stratejik Analiz, Cilt 8 Sayı 96, Nisan 2008 Iraklı Şiilerin Siyasal Davranışlarına Genel Bir Bakış , Stratejik Analiz,Cilt 9 Sayı 97, Mayıs 2008 İran-Suriye İlişkileri, Stratejik Analiz, Cilt 9 Sayı 100, Ağustos 2008 İran-Türkiye İlişkileri , Stratejik Analiz, Cilt 9 Sayı 101, Eylül 2008 İran’ın Doğal Gaz Siyaseti ve Türkiye, Stratejik Analiz, Cilt 9 Sayı 103 Kasım 2008

Yazar:
Arif Keskin

Son Yazılar

Eğitim ve etnik ayrımcılık

Eğitimde yalnızca teorik bilgileri kazandırmak kâfi değildir; kafa kadar kalbi, zihin kadar da vicdanı eğitmek… Devamını Oku

08.06.2026

Çocuk katili çocuklar ve eğitim:Sorunlar

Eğitimde adalet olmadan iyilik olmaz, iyilik olmadan huzur ve başarı olamaz. Adaletin nasıl işlediğini anlayabilmenin… Devamını Oku

03.06.2026

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 107. yıldönümü

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının, Millî Egemenlik ve Millî Bağımsızlık Savaşımızda onun ebedî önderliğinde… Devamını Oku

19.05.2026

Türk evren tasavvuru ve millî egemenlik

Türk devletinin töreli ve adaletli yöneticileri, “kimsesizlerin kimsesi” olma tarzında bir yönetim düşüncesiyle hareket etmek… Devamını Oku

16.05.2026