12.02.2026

İran’da “Zafer Öldürmektedir” Stratejisi

İran İslam Cumhuriyeti’nin 28 Aralık 2025’te patlak veren kitlesel protestolara verdiği yanıt, bir devletin kendi vatandaşlarıyla kurduğu hukuki ve siyasal ilişkiyi değil; daha çok bir kuşatma ordusunun düşman hattına yönelttiği topyekûn saldırıyı andırmaktadır.


28 Aralık’ta başlayan protestolar, İran yönetimi tarafından son derece kanlı yöntemlerle bastırılmaya çalışılmaktadır. Rejim, protestocuları sistematik biçimde “terörist” ve “yabancı güçlerin uzantısı” olarak nitelemekte; bu çerçevede güvenlik güçlerinin silahlı müdahalesi sonucunda çok sayıda kişi öldürülmekte ve yaralanmaktadır. Sahadan gelen bilgiler, hayatını kaybedenlerin sayısının 2000’in çok üzerine çıktığına işaret etmektedir. Ancak bu sürecin en dikkat çekici ve ayırt edici yönü, rejimin gerçekleştirdiği öldürmeleri gizlemeye çalışmamasıdır. Aksine, adli tıp kurumları aracılığıyla cenazelerin ailelere teslim edilmesi yoluyla, uygulanan şiddet bilinçli biçimde teşhir edilmektedir. Devlet, açıkça “ben yaptım” demese dahi, ölü bedenleri görünür kılarak bu mesajı topluma fiilen vermekte; öldürmenin bilinmesini, görülmesini ve hissedilmesini istemektedir. Bu pratik yeni değildir. Aksine, İran’da siyasal iktidarın öldürmeye yüklediği anlamı ve bu eylemin ardındaki mantığı kavramadan bugünkü şiddet rejimini anlamak mümkün değildir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin 28 Aralık 2025’te patlak veren kitlesel protestolara verdiği yanıt, bir devletin kendi vatandaşlarıyla kurduğu hukuki ve siyasal ilişkiyi değil; daha çok bir kuşatma ordusunun düşman hattına yönelttiği topyekûn saldırıyı andırmaktadır. 2000’in üzerinde can kaybının yaşanması ve bu ölümlerin örtbas edilmek yerine adli tıp mekanizmaları üzerinden aleni biçimde sergilenmesi, rejimin bilinçli bir “politik dehşet” stratejisini devreye soktuğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, yalnızca geçici bir bastırma tekniği değil; kökleri derin bir teopolitik mantığa dayanan, iktidarın ancak korku yoluyla korunabileceğine inanan bir yönetim felsefesinin güncel tezahürüdür. Bu felsefede şiddet, hukukun istisnası değil; bizzat siyasal düzenin kurucu ve sürdürücü unsurudur.

“En-Nasr bi’-Ra‘b” Doktrini: Korku Yoluyla Zafer

“En-Nasr bi’-Ra‘b” yani korku yoluyla felç etme doktrini, İran güvenlik aklının merkezinde yer alan ve kökleri derin bir teopolitik mantığa dayanan çok katmanlı bir yönetme ve bastırma paradigmasını ifade etmektedir. Bu yaklaşım, muhalif unsurları yalnızca fiziksel olarak tasfiye etmeyi yeterli görmez; asıl stratejik hedefini, hayatta kalanların iradesini psikolojik olarak felç etmek ve direnme kapasitesini zihinsel düzeyde bütünüyle ortadan kaldırmak üzerine kurar. 1979 Devrimi’nden itibaren sistematik biçimde uygulanan işkence, infaz ve ağır ceza pratikleriyle sürekli rafine edilen bu şiddet repertuarı, rejimin bekasını sağlamada sıradan bir güvenlik aracı olmaktan çıkmış, neredeyse ontolojik bir dayanak hâline gelmiştir. Bu modelde meşruiyet arayışı, ikna süreçleri ya da rıza üretimi tali hatta gereksiz ayrıntılar olarak görülür; esas olan, “ra‘b” yani dehşet yoluyla mutlak itaati tesis etmektir. Bu doktrinin kurumsallaşmasıyla birlikte devlet ile toplum arasındaki ilişki, hukuki normlar, toplumsal sözleşmeler ve karşılıklı yükümlülükler zemininden bütünüyle koparılmakta; siyasal düzen rasyonel bir yönetim biçimi olmaktan çıkarak, tamamen çıplak güç, kolektif korku ve cezalandırma mantığı üzerine inşa edilmiş bir güvenlik mimarisine dönüşmektedir.

Öldürmenin Teşhiri

İran rejiminin uyguladığı dehşet politikasının işleyişi ve göreli “başarısı”, anlık ve kontrolsüz bir öfke patlamasına değil; aksine, titizlikle kurgulanmış ve eşzamanlı olarak işletilen iki temel psikolojik operasyonun bütünlüğüne dayanmaktadır. Bu stratejinin omurgasını, şiddetin bilinçli biçimde teşhir edilmesi ve sınırsızlık imajının sistematik olarak inşa edilmesi oluşturur.

Bu bağlamda ilk sacayağını oluşturan “teşhir edilen ölüm”, klasik devlet şiddeti anlayışından niteliksel olarak ayrılır. Normal koşullarda devletler, meşruiyetlerini aşındırmamak adına uyguladıkları şiddeti gizleme, inkâr etme ya da hukuki bir kılıf içine yerleştirme eğilimindedir. Oysa “En-Nasr bi’-Ra‘b” stratejisinde gizlilik bir erdem değil, aksine bir zafiyet olarak görülür. Rejim, cinayetleri örtbas etmek yerine, maktullerin bedenlerini adli tıp üzerinden ailelerine teslim ederek ölümü kamusal alanda görünür kılar; bu da topluma yöneltilmiş açık ve doğrudan bir meydan okumaya dönüşür. Verilen mesaj nettir: “Ben yaptım ve yine yapabilirim.” Ölümün bu şekilde teşhir edilmesi, toplumun kolektif bir yas, öfke ya da dayanışma duygusu etrafında birleşmesini engellemeyi hedefler. Her bir cenaze, ortak bir tepkiye çağrı olmaktan ziyade, bireylerin zihnine ekilen birer korku ve çaresizlik tohumu işlevi görür. Rejim, bireye şu mesajı verir: “Başına bu gelirse yalnızsın; seni koruyacak hiçbir kolektif yapı yok.” Bu bireyselleştirme hamlesi, kolektif eylemin en temel önkoşulu olan karşılıklı güven duygusunu sistematik biçimde tahrip eder.

Cenazelerin teslim edilmesi, yas süreçlerinin gözetim altında tutulması ve ölümün kamusal alanda sürekli yeniden üretilmesi, yalnızca mağdur yakınlarını değil, toplumun tamamını kuşatan bir “ikincil travma” alanı yaratır. Toplum bu koşullarda yas tutmaya, öfkesini örgütlemeye ya da dayanışma geliştirmeye yönelmez; aksine, hayatta kalma içgüdüsünün hâkim olduğu bir donma tepkisine sürüklenir. Atomizasyon bu noktada fiziksel değil, zihinsel ve duygusal bir parçalanma biçimi olarak işler. Kitleler ortak bir siyasal özne olma kapasitesinden koparılır; her birey kendi can güvenliği kaygısına hapsedilerek yalnızlaştırılır ve siyasal özne olmaktan çıkarılır.

Sınırsız Şiddet

İkinci sacayağını oluşturan “sınırsız şiddet imajı”, rejimin meşruiyet fikrinden bilinçli ve stratejik bir vazgeçişini temsil eder. Rıza üretemeyen iktidar, siyasal ilişkiyi toplumsal onay ve hukuki gerekçeler üzerinden sürdürmek yerine, çıplak bir maliyet hesabına indirger. Bu noktada muhalif öznenin zihnindeki temel soru artık “Sokağa çıkarsam kazanma ihtimalim nedir?” değildir; ondan önce ve çok daha belirleyici biçimde “Sokağa çıkarsam başıma gelebilecek şeyin bir sınırı var mı?” sorusu belirir. Bu soruya verilen fiilî yanıtın “hayır, sınır yok” olması, muhalefeti rasyonel bir çıkmaza sürükler. Şiddetin potansiyel olarak sınırsız olduğu algısı, her türlü stratejik hesaplamayı anlamsızlaştırır ve siyasal eylemi henüz başlamadan boğar.

Bu imajın toplumsal bilinçaltına yerleşmesiyle birlikte, rejimin halkı ikna etmeye, rıza üretmeye ya da meşruiyetini gerekçelendirmeye duyduğu ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalkar. Toplumda kökleştirilen temel kabul şudur: “İktidar, varlığını sürdürmek için gerekirse herkesi öldürebilir.” Hukuki ve ahlaki sınırların bütünüyle askıya alındığı bu algı, gönüllü bir itaati değil; korkuyla mühürlenmiş, felç olmuş bir boyun eğiş biçimini hedefler. Böylece rejim, kendisini hukukun, ahlakın ve kamusal denetimin üzerinde konumlandırır; yurttaşı ise hak sahibi bir siyasal özne olmaktan çıkarıp, varlığı yalnızca geçici olarak bağışlanmış ve her an geri alınabilir bir “can”a indirger.

Bu çerçevede “sınırsız şiddet”, yalnızca bastırma amacıyla kullanılan geçici bir araç değildir. Aksine, muhalefetin sokağa çıkma iradesini daha eyleme dönüşmeden kıran, görünmez fakat son derece aşılmaz bir zihinsel bariyer işlevi görür. Rejim, acımasızlığının bir sınırı olmadığını sürekli yeniden kanıtlayarak, sokağın rasyonel maliyet hesabını müzakere, bedel ya da baskı riskleri üzerinden değil; doğrudan “mutlak ölüm” ihtimali üzerinden kurmasını sağlar. Böylece şiddet, olağanüstü bir tedbir olmaktan çıkarak kalıcı, kurumsallaşmış ve merkezi bir yönetim tekniğine dönüşür.

Pirus Zaferi: Kendi sonunu inşa eden şiddet

Geniş çaplı kıyımlar ve toplumsal bedeller üzerine inşa edilen her zafer, aslında kendi içinde kaçınılmaz bir yok oluşun tohumlarını barındırır. 1979’dan bu yana İran rejimini ayakta tutan ana kolon olan “sistematik şiddet”, 2025 sonu itibarıyla yapısal bir çatlama evresine girmiştir.

Tarihsel ve sosyolojik deneyimler açıkça göstermektedir ki; ekonomik sefalet ve siyasal baskı belirli bir kritik eşiği aştığında, korku artık işlevsel bir denetim aracı olmaktan çıkar. Bu noktada toplum, felç edici dehşeti aşarak yerini “nihai riski göze alan kolektif bir öfkeye” bırakır. 2000’i aşkın insanın öldürülmesi, rejimin sarsılmaz bir hâkimiyet kurduğunun değil; aksine, toplumsal rızayı tamamen kaybettiği için elindeki son stratejik mermiyi de harcadığının en somut işaretidir.
Rejim için bu tablo, kısa vadeli bir hayatta kalma başarısı gibi görünse de uzun vadede yönetebilme kabiliyetinin ve toplumsal sürdürülebilirliğin feda edildiği bir Pirus Zaferi’dir. Artık şiddetin marjinal faydası azalırken, ürettiği toplumsal maliyet rejimin taşıyamayacağı bir yük hâline gelmiştir.

Kin birikimi ve kişiselleşen intikam

Devlet eliyle uygulanan teşhirci şiddet, kısa vadede bir “mezarlık sessizliği” üretebilse de uzun vadede onarılması güç, hatta geri döndürülemez bir nefret iklimi inşa eder. Bu süreçte şiddet, soyut ve anonim bir devlet pratiği olmaktan çıkarak giderek kişiselleşir. İran’ın geçmiş deneyimleri, infazlarda ve ağır baskı pratiklerinde rol alan güvenlik ve yargı mensuplarının, yıllar sonra maktul yakınları tarafından hedef alınabildiğini göstermektedir. Bu olgu, şiddetin kurumsal bir çerçevede kalmadığını; bireysel hafızalarda biriken kin üzerinden, kişisel intikam döngülerine evrildiğini ortaya koyar.

Toplumsal rızadan vazgeçiş: Rasyonel yönetimden çıplak güce

Modern siyaset biliminin en temel ayrımlarından biri olan “rıza” ile “zor” (coercion) arasındaki mesafenin ne denli radikal biçimde açıldığı, bu tabloyla birlikte bütün açıklığıyla görünür hâle gelmektedir. “Teşhir edilen şiddet” ve bilinçli biçimde inşa edilen “sınır tanımazlık” algısı üzerine kurulu bu yapı, rıza (consent) üretimine dayanan klasik yönetim modellerinin doğrudan antitezidir. Burada söz konusu olan, yönetim pratiğinde geçici bir sertleşme değil; yapısal düzeyde bir eksen kaymasıdır. Bu eksen kayması, siyasal düzeni “korku devleti” olarak tanımlanabilecek bir mimariye taşır.

Bu mimaride iktidarın sürekliliği, toplumsal onay, ekonomik performans ya da temsil mekanizmalarından türetilmez. Aksine, meşruiyet fikrinin yerini; korkunun sistematik, görünür ve süreklilik arz eden biçimde yeniden üretilmesi alır. Şiddet, olağanüstü bir istisna olmaktan çıkarak, yönetimin asli dayanağına dönüşür.
Bu dönüşümle birlikte müzakere zemini de bütünüyle ortadan kalkar. Siyasal iktidar, yurttaşla kurduğu ilişkiyi ikna, temsil ve pazarlık kanallarından çekip alır; devletin dili artık hukuk değil, bir kuşatma ordusunun dili hâline gelir. İtaat, rasyonel ikna süreçleriyle değil, doğrudan dehşet üretimi ve mutlak boyun eğdirme yoluyla tesis edilir.

Bu düzende birey artık hak sahibi bir “yurttaş” olarak değil, denetim altında tutulması gereken bir “iç düşman” ya da “hasım” olarak kodlanır. Dolayısıyla iktidarın başarısı, toplumun refahı ya da rejime yönelik gönüllü destekle değil; toplumsal direnme iradesinin ne ölçüde felç edildiğiyle ölçülür. Devlet-toplum ilişkisi, karşılıklı yükümlülükler ve meşruiyet zemininden koparak, çıplak güç ve korku üzerinden yeniden tanımlanır.

Korku doyumu ve kitleselleşen nefret

Teorik düzlemde tutarlı ve kısa vadede işlevsel görünen bu korku döngüsü, tarihsel ve toplumsal koşullar belirli bir eşiği aştığında ise kaçınılmaz biçimde kırılganlaşır. Bu kırılganlık iki temel çözülme hattı üzerinden ortaya çıkar. İlk olarak korku, bir doyma eşiğine ulaşır. Şiddetin olağanlaşacak ölçüde yaygınlaştığı ve ekonomik-toplumsal çöküşün derinleştiği koşullarda, birey açısından hayatta kalmak ile sokağa çıkmak arasındaki maliyet farkı fiilen ortadan kalkar. Yaşamın kendisi sürekli bir belirsizlik ve güvencesizlik hâline dönüştüğünde, ölüm korkusu siyasal davranışı belirleyen rasyonel bir caydırıcı olmaktan çıkar ve etkisini yitirir.

İkinci ve daha radikal kırılma ise, teşhir edilen ölümlerin rejimin hedeflediği bireysel yalnızlaşmayı ve atomizasyonu üretmek yerine, beklenmedik biçimde kolektif bir öfke ve ortak nefret duygusunu tetiklemesidir. Ölüm, bireyleri sindiren ve yalnızlaştıran bir ibret nesnesi olmaktan çıkıp, onları ortak bir siyasal duygu etrafında birleştiren sembolik bir odağa dönüştüğü anda, korku üzerine kurulu zihinsel bariyer hızla çöker. Bu aşamada dehşet, parçalama işlevini yitirir; tersine, toplumsal birleştirici ve siyasal olarak mobilize edici bir etki üretmeye başlar.

Bu nedenle söz konusu strateji, kısa vadede zoraki itaat ve sessizlik sağlayabilse dahi, uzun vadede rejimin meşruiyetini pekiştirmez. Aksine, bastırılmış, birikmiş ve uygun tarihsel konjonktürü bekleyen bir toplumsal patlama potansiyelini derinleştirir. Korku devletinin en güçlü görünen mekanizmaları, diyalektik bir biçimde kendi çözülme dinamiklerini de içinde taşır ve zaman ilerledikçe bu dinamikleri besleyerek kaçınılmaz bir kırılmaya zemin hazırlar.

Sonuç itibariyle, bugün İran yönetimin sınırsız öldürme girişimi bir kırılmadır ve İran özelinde korkuyla yönetme felsefesinin yapısal sınırlarına ulaşıldığını gösteren kritik bir eşiğe işaret etmektedir. Rejim, toplumsal rızayı büyük ölçüde yitirmiş ve varlığını neredeyse bütünüyle dehşet üretimi üzerine kurmuştur. Ancak korkunun yönetme kapasitesini kaybettiği bu kritik noktada, biriken devasa öfkenin nasıl bir siyasal dönüşüme evrileceği, İran’ın geleceğini belirleyecek temel sorunsal olarak bütün ağırlığıyla ortada durmaktadır.

Yazar

Arif Keskin

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.