Milliyet aşamasındaki toplumlar, farklı mizaçlara ve özelliklere sahip fertlerden meydana gelen oluşumlar olarak, belirli ülkülere odaklanması ve odaklaması zor sosyolojik varlıklardır. Bu ülküler, uzak hedefli oldukları takdirde söz konusu güçlük katlanarak artmaktadır. Ülkü söz konusu olduğunda; toplum içerisindeki fertlerin biyokimyasal özellikleri tarafından şekillendirilen, zamansal niteliği haiz olgulara yönelik yaklaşımları, ülkülere yönelik yaklaşımları konusunda da belirleyici olmaktadır. Zira ülkü, başlı başına geleceğe dönük fütürist bir yaklaşımın ürünüdür. Bu noktada, toplum içerisinde gelecekçi (fütürist) olarak isimlendirilebilecek zaman algısına sahip ülkücü (idealist) fertler, milletleri ülküye doğru çeken lokomotif rolünü üstlenmektedir. Ne var ki genel bir kaide olarak, toplumları oluşturan genetik havuz, ancak az sayıdaki gelecekçiyi tarih sahnesine çıkarmaktadır. Onlardan daha çok sayıda, romantik olarak addedilebilecek geçmişçi perspektife sahip yurttaşlar ve hepsinden daha da kalabalık olacak şekilde eyyamperest şimdici kalabalıklar toplumu oluşturan harcı teşkil etmektedirler. Bu kaidenin sebebi, tarih boyunca zamana gelecekçi revizyonist bir perspektiften yaklaşan ülkücü fertlerin, farklı güç odakları tarafından kırıma uğratılmaları veyahut bizzat kendilerinin aldıkları riskler sebebiyle savaş meydanlarında, zindanlarda, idam mangalarının karşısında vb. ortamlarda hayatlarını erken yaşta kaybederek; genetik temsillerini, kuşaktan kuşağa geçtikçe azalacak şekilde yeni nesillere aktarabilmeleridir. Eyyamperestler, kendi rahatlarını ve düzenlerini riske atan bu karakterdeki insanlardan hoşlanmazlar, ülküleri onlara sahici gelmez, bu yüzden ülkücüleri hayalperestlikle ve romantizm ile suçlarlar, karşılarına engeller çıkarırlar ve hatta katlederler. Ülkücüler, tüm bu saldırıların yanında, özgeç (altruistik) intihar denilebilecek bir olguyu hatırlatacak şekilde, ülküleri uğruna mücadele ederken çoğu zaman sağlıklarından olur ve genç yaşlarda sağlık sorunları sebebiyle de hayata veda etmek durumunda kalırlar. Bu sebeple zamanın oku ilerledikçe, toplumların içerisinde karşılaşılabilecek ülkücü fertlerin oranı azalırken, eyyamperest kalabalıkların oranı artar.
Türkçülüğün Aşamaları
Türk milleti, dünya üzerinde uzak hedefli revizyonist ve irredantist ülküye sahip az sayıdaki milletler arasında yer almaktadır. Türkçülük olarak tarif edilebilecek olan bu ülkü; Türk milliyetçiliğinin önemli fütürist aydınlarından Ziya Gökalp tarafından en sistemli haliyle açıklanmıştır. Ona göre Türkçülük, mefkûresinin büyüklüğü bakımından üç aşamaya ayrılmaktadır: Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık. Türkiyecilik, Ziya Gökalp’in yaşadığı dönemde, Osmanlı İmparatorluğu gibi çok uluslu bir devletin külleri üzerinde millî bir devletin teşekkülü ülküsüdür. Onun yaşadığı dönemde, bu fiili olarak Türk aydınlarının üzerinde uğraştığı bir hakikatti. Bugün de Türkiyecilik ideali büyük ölçüde gerçekleşmiş bir ülküdür. İkinci aşama olan Oğuzculuk ise Türkiye, Azerbaycan, İran ve Harezm’deki Oğuz soylu Türkmenlerin kültürce birleşmeleri ülküsünü tanımlamaktadır. Günümüzde Türkçülüğün bu aşamasının gerçekleşmesi de oldukça yaklaşılmış bir gerçekliktir. Zira Kuzey ve Güney Azerbaycan Türklüğünün, Türkiye ve Balkan Türkleri ile büyük ölçüde aynı kültürü paylaştıkları; Karabağ’ın işgalden kurtarılışı, uluslararası ilişkiler, afetler ve milli spor müsabakaları gibi vesilelerle kıvançta ve tasada birlik sergiledikleri görülmektedir. Adeta tek bir millet refleksiyle gerçekleştirilen bu hareketler, Ziya Gökalp’in Oğuz kültür birliği idealinin büyük ölçüde gerçekleştiğini göstermektedir. Ancak çeşitli eğitpolitik tedbirlerle bu sürecin şekillendirilmesi elzemdir. Bu hususa aşağıda ayrıntılı şekilde değinilecektir.
Türkçülüğün üçüncü aşaması olan Turancılık ise Oğuz, Kırgız, Kazak, Özbek, Yakut gibi Türk topluluklarının kültür ittihadını gerçekleştirmektir. Ziya Gökalp, Türkistan’daki Kırgız, Kazak, Özbek namlı Türk topluluklarının gelecek süreçte mikro millî kimlikler ve kültürler geliştirmeleri endişesine sahipti. Nitekim onun tahminlerinin, Sovyetler Birliği’nin endoktrinasyon şeklinde gerçekleşen kültür değiştirme politikalarının da etkisiyle büyük ölçüde gerçekleştiği ve bugün Kırgız, Kazak, Özbek gibi mikro millî kimliklerin teşekkül ettiği söylenebilir. Ziya Gökalp bunun gibi bir durumda, bu toplulukları bir çatı altında toplayacak bir isme ihtiyaç duyulacağını ifade ederek; onların “Turan” adı altında toplanacaklarını belirtmiştir. Turancılık olarak da isimlendirilebilecek olan, Türkçülüğün bu uzak ülküsü; eyyamperestler tarafından hayal ürünü olarak tarif edilmiş ve gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ideal mesabesinde yaklaşılmıştır. Oysa Türk birliği, diğer bir deyişle Turan; sonuncusu Timur devrinde olmak üzere, Türk tarihinin çeşitli ilhanlık dönemlerinde tarihî bir gerçeklik olarak varlık göstermiş bir olgudur. Günümüzde de 21. yüzyılı Türk asrı yapacak olan tarihî bir gerçeklik olmak üzere, Türk devletlerinin diplomasi koridorlarında hızla yol almaktadır. 2009 yılında, Türk devletleri arasında kapsamlı iş birliğini geliştirmek ve ortak kültür politikaları oluşturup tatbik etmek üzere kurulan “Türk Dili Konuşan Ülkeler İş birliği Konseyi”, bugün gelişen organlarıyla birlikte “Türk Devletleri Teşkilatı” adını almıştır. Bu oluşum, “Türk Birliği” veya “Turan Birliği” olarak adlandırılacak Türk uzak ülküsüne hayat verme konusunda önemli bir adımdır. Ancak hâlâ alınması gereken yollar vardır; Türk birliği için bu teşkilatın organlarını da kullanarak kapsamlı bir “Türk Dünyası Eğitpolitiği” hazırlanmalı ve uygulanmalıdır.
Zaman-mekânsal konfigürasyonlara sahip her ülkü, fiziki coğrafyanın ve zamanın gerçeklik sahnesinde sergilenmeden önce; sığınabileceği ve varlığını devam ettirebileceği zihinsel bir niş ister. Zihninin ve idrakinin en makbul köşesinde ülküsünü yaşatan gelecekçi dimağlar, uzak hedefli ülkülerinin ideolojik ve zaman-mekânsal konfigürasyonlarını kuşaktan kuşağa aktararak kolektif bir bilinç ile onu fiiliyata erdirmek üzere bayraktarlığını yaparlar. Ülkücü fertler, her ne kadar bu bayrak koşusunda birbirlerine yönelik aktarımda bulunsalar da bu tedbir ülküyü kitleselleştirmek ve gerçekleştirmek için yeterli değildir. Zira yukarıda da bahsi geçtiği üzere; toplumlar çoğunlukla eyyamperest şimdiciler ve muhafazakâr ve/veya romantik geçmişçilerden oluşmaktadır. Bu insanların idealist gelecekçilerin söylemlerini idrak edip itibar etmeleri çok zordur. Hatta genelde onlara engeller çıkardıklarına yukarıda değinilmişti. Bu sebeple, Türk birliği ülküsünün kitleselleştirilmesi için toplumun kalanını mefkûrenin vecdi ile harekete geçirecek bilimsel, rasyonalist, pragmatist, romantik ve geçmişçi argümanları birlikte kullanan bir eğitpolitik tedbirler silsilesine ihtiyaç vardır.
Eğitpolitik
Eğitpolitik, toplumun veya belirli bir sosyal grubun; hem örgün hem de yaygın eğitim ve kültür kurumlarının ve farklı eğitsel unsurların kullanımıyla önceden belirlenmiş ülküler ve hedefler doğrultusunda bilinçli olarak şekillendirilmesi için alınması gereken tedbirler silsilesi anlamını taşır. Eğitpolitik faaliyetler iki şekilde ortaya çıkabilir; ilk boyutu, hâkim olan politik ya da ideolojik düzenin zayıflatılması ve ortadan kaldırılmasına yönelik girişimler olarak tanımlanabilir. Bir ülkede saygı gören politik bir sistemin ya da tarihî kişiliklerin, dezenformasyon kullanılarak itibarsızlaştırılması buna örnek olarak verilebilir. İkinci tür eğitpolitik faaliyet ise belirlenen kazanımlar doğrultusunda, sınırları çizilmiş bir sosyal grubun idealize ve bazen de endoktrine edilmesidir. Hedef kitleyi oluşturan sosyal grup, ulusal eğitim sisteminin hitap ettiği bir millet olabileceği gibi, bir sosyal örgüt içindeki küçük gruplar da olabilir. Bu türden eğitpolitik faaliyetlere; Avrupa Birliği’nin “Avrupalılık” bilincini ve demokrasi ilkelerini yücelten eğitim programlarını, Suriye Baas Yönetimi’nin Panarabizm ideolojisini benimseten öğretim planlarını veya Türkiye Cumhuriyeti’nin, vatansever, haklarının farkında olan, sorumluluklarını yerine getiren ve ulusal bilince sahip vatandaş yetiştirme hedeflerini sosyal bilgiler ve tarih müfredatları aracılığıyla gerçekleştirme amacını örnek verebiliriz. İkinci tür eğit-politik misyonlar, genellikle başarılı birinci tür faaliyetlerin ardından veya onlarla eş zamanlı olarak ortaya çıkar. Örneğin, İkinci Meşrutiyet döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eğitim süreçlerinde halkın yönetime katılımı idealize edilirken, “monarşi” düzenine karşı olumsuz söylemlerin dile getirilmesi bu duruma örnek olarak sunulabilir.
Gelecekçi Türk entelektüellerinin, Türk birliğinin taçlandırdığı Türk asrının inşası için hayat vermesi gereken Türk Dünyası eğitpolitiğinin bazı temel odak noktaları ve ilkeleri olmalıdır. Bunların en başında, uluslararası eğitim politikalarının koordinasyonundan sorumlu, Türk Dünyası Eğitpolitiği Disiplinler Arası Bilim Kurulu’nun oluşturulması gelmektedir. Zira Türk Birliği ülküsünü zihinlerde yaratmaya muktedir eğitsel tedbirlerin tasarımı ve uygulanması çok farklı bilim dallarında uzmanlaşmış entelektüeller gerektirmektedir. Söz konusu bilim kurulunun amacı, farklı Türk topluluklarını kültürce ittihada erdirmek olduğundan; bu misyona hizmet etme potansiyeli en yüksek olan Türk dili ve edebiyatı, sosyoloji, sosyal psikoloji, pedagoji, etnopedagoji, antropoloji, tarih ve coğrafya gibi disiplinlerde uzmanlaşmış bilim insanlarının bu kurulda yer alması önem arz etmektedir. Mevcut Uluslararası Türk Akademisi bünyesinde veya bağımsız olarak böyle bir kurul oluşturulabilir. Bu kurulun önderliğinde eğitim-öğretim programları ve faaliyetleri geliştirilebilir; belirli periyodlarla sempozyum, kongre, konferans vb. çalışmalar gerçekleştirilerek, Türk Dünyası’nın her köşesinden farklı alanlardaki bilim uzmanlarının Türk Birliği amacına hizmet edebilecek çalışmalarını diğer alan uzmanlarıyla paylaşabilmeleri ve istişare edebilmeleri için uygun ortamlar sunulabilir.
Disiplinler arası bilim kurulunun yapması gereken öncelikli işlerden biri, ortak Türk alfabesinin ve ilgili yayınların yaygınlaştırılması iken bir diğeri de millet oluşumunda önemli bir role sahip olan ortak tarih ve mekân bilincinin tesisi için zaman ve mekân algılarının inşası konusundaki çalışmaları gerçekleştirmek olmalıdır. Örneğin, Türk tarihinin yazımı ve öğretiminde dayatılan Avrosentrik “dönemleştirme” anlayışının yerine Türk Dünyası merkezli bir “dönemleştirme” anlayışı oluşturulmalıdır. Türk tarihini, Avrupalıların oluşturduğu dönemlere (Orta Çağ, Rönesans, Reform, Aydınlanma vb.) göre uyarlamaya çalışan bu yaklaşım, olayları yapay bir biçimde senkronize ederek zihinsel bir çerçeveye oturtmaya çalışmaktadır. Oysa Türk tarihi, tıpkı diğer uygarlıkların tarihleri gibi kendine has bir yapıya sahiptir ve onun geniş zaman-mekân ölçeğini başka hiçbir tarih anlatısı karşılayamaz. Anadolu’dan Batı Türkistan’a ve diğer Türk kültür merkezlerine kadar, tarih eğitimi mutlaka Türk tarihinin özgün dönemlerine dayanan bir zaman ve dönem algısı etrafında şekillendirilmelidir. Aynı şekilde, tarih yazımı da bu temele dayanmalıdır. Zaman ve dönemlere ilişkin bu özgün referans sistemi kurulduktan sonra, her bir Türk kültür bölgesinin kendi iç dinamikleriyle şekillenmiş tarihi, Türk Dünyası tarihinin genel bağlamından ve zaman-mekânsal referanslarından koparılmadan ortak bir tarih bilinci oluşturacak şekilde yapılandırılabilir. Aksi takdirde, tarih yazımı ve eğitiminin ortak bir tarih bilinci oluşturması mümkün olmayacaktır.
Türk Dünyası Eğitpolitik Süreçleri
Mekânı (coğrafyayı) ve zamanı bölmek, bu unsurları sınırlarla ayırmak, gerçekte var olmayan fakat insanların mekânı ve zamanı daha kolay algılamasını ve anlamasını sağlayan işlemlerdir. Bu yöntemler tamamen insan zihninin ürünüdür ve entelektüel çabaların sonucunda ortaya çıkmışlardır. Zaman ve mekânı bu şekilde sınıflandırmak, insanların birçok şeyi anlamalarını kolaylaştırsa da, aynı zamanda birçok unsuru da manipüle etmek anlamına gelmektedir. Bu nedenle bazı coğrafyacılar, sınırları belirleyen “bölge” anlayışına, bazı tarihçiler ise “dönemleştirme” uygulamalarına karşı çıkmaktadır. Bu eleştirilerinde haklı gerekçeleri vardır. Ancak dünya, hâlâ bu entelektüel coğrafi ve tarihsel sınırlarla şekillenmektedir. Bu sınırlamaları yalnızca epistemolojik yapılar olarak görmekle birlikte, Türk Dünyası eğit-politik bağlamında etkin bir şekilde kullanmaktan çekinmemeliyiz. Algımızı ve anlayışımızı bu denli etkileyen zaman ve mekân araçları, Türk Dünyası eğit-politik süreçlerinde doğru bir şekilde uygulanıp yaygınlaştırılmadan, Türk Dünyası’nın bütünleşmesinden bahsetmek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Ortak kimlik, bu zamansal ve mekânsal referans sistemlerinin yer aldığı bilişsel nişe sahip kitlelerin üzerine inşa edilirse, Türk Dünyası’nın gelecekte birleşme ve belki de daha önemlisi bu birliği devam ettirme şansı olacaktır.
Gelecekçi Türk aydınlarının, Türk birliği fikrini kitleselleştirmek için inşa edecekleri Türk Dünyası eğitpolitiği, bağımsız Türk devletlerinin vatandaşlarına yönelik paternalist yaklaşımlar sergilemesi gereken; ancak bunu yaparken de demokrasi ve insan hakları bilincini tesis etmesi gereken bir hareket tarzını zaruri kılmaktadır. Zira Türk’ün iradesini, Türk asrının hareket almak için kullanacağı en önemli güç olarak tasarlayan bir eğitpolitik, Avrasya coğrafyasını içerisinde bulunduğu hercümerç içerisinden kurtaracak, uluslararası güçler dengesinde yeni bir sıklet merkezi yaratacak ve bölgeyi Türk tarihinin büyük ilhanlıklar çağlarında görülen barış ve huzur ortamına erdirecek en önemli tarihî ve sosyolojik enstrümandır.
Yorum Gönder
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!