Olmasaydı derdimiz, söyler miydi Ferdimiz! – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Emekli Amirallerin Bildirisi ve Ülkemizin Huzuru   • Alparslan Türkeş

Olmasaydı derdimiz, söyler miydi Ferdimiz!

Oysa gönül telini titreten müzik türünün kendi içerisinde kaliteli olduktan sonra bir diğer türe karşı ayar verecek kadar üstün ya da el öpecek denli düşük irtifalı bir konumu yoktur. Öncelikle, yıllık değil nesillik olduğundan sanat tarihinin hükmü kişilerce dokunulamazdır.

1 Nisan 2021
Liath McGorman


Yüce milletimizin son iki yüz yıllık sergüzeşti boyunca göz göze geldiği, yüzleştiği, içine düştüğü ya da resmen suratının orta yerine savrulan bir yumrukçasına maruz kaldığı pek çok durum karşısında sergilediği iki cami arasında beynamaz dalga boyunda gidip gelen türden bir arada kalmışlık davranışına, sanırım en çok kültürel zevk yelpazesi itirafları bağlamında şahit oluyoruz. Bunun en bariz örneklerine de genellikle dinlenen müzik hakkındaki sorulara verilen gereksizce kaçamak yanıtlar arasında rastlanmakta.

Oysa gönül telini titreten müzik türünün kendi içerisinde kaliteli olduktan sonra bir diğer türe karşı ayar verecek kadar üstün ya da el öpecek denli düşük irtifalı bir konumu yoktur. Öncelikle, yıllık değil nesillik olduğundan sanat tarihinin hükmü kişilerce dokunulamazdır. Sonra malum; renkler ve zevkler liseler arası münazara yarışması konusu yapılamaz. Dolayısıyla, Ekşi Sözlük’ teki “bir arkadaşım ekolü” mucibince yanaklar beyhude yere kızarırken “Ya hacım, aslında ben dinlemiyorum ama bir arkadaşım fena hâlde hastası, bu albümler ondan yadigâr” tarzı suya tirit açıklamalar yapıp hoşlanılan müziğin mahcup zevk sınıfına sokulmasına gerek yok. Hem zaten böylesi ikircikli bir tavır Türkan Şoray kirpiği desenli el emeği göz nuru örme orlon kazağın boynuna şal desenli son moda entel fuları sarıp sonra da her ikisinden de yok yere utanmak gibi tuhaf bir ruh haline delâlet eder.

Kanımca bu kafası hayli karışık tavırdan açık ara en çok nasibini alan müzik türü, tâ başından ekseni bir hayli kaymış bir şaşı bakıp şaşırma sonucunda adı yanlış konulmuş “Arabesk” olarak nitelendirilen alt türdür. Öyle ki kendisinin uzak yakın yeğenleri konumundaki diğer alt türlere karşı takınılan tavır çok sevdiğim tek kanallı eski TRT’nin bir yerden sonra amlamsızlaşan ekran ambargosunun da kanıtladığı gibi Arabeskten esirgenmiştir. Buna göre “Anadolu Rock”ı dinlemek halk ezgileriyle kucaklaşıp çok sesli biçimde coşmaktır. “Özgün/Protest Müzik”e kulak vermekse Dadaloğlu’na saygıda kusur etmeyip Pir Sultan’a cephe selamı çakarak toplumsal duyarlılık kasmak… Ya da kuşça yüreğini halk müziğinin kara kaştan sarı saça uzanan gönülçelen bin bir rengine bağlamak haklı olarak geçmişten geleceğe “Yurttan Sesler” makamında köprü kurmak sayılırken öte yandan Arabesk ise, tıpkı afişlere adı kendisinin taçsız prensi olarak yazılan bir zamanların “Küçük X” furyasının müsebbibi şarkıcı-oyuncu gibi bir köşede “Boynu Bükükler”i oynayagelmiştir.

Oysa yapılması gereken en başta sosyal bilimlerin yöntemlerini kullamak suretiyle, toplumsal hareketlerin sonucu ortaya çıkan her türden değişiklik, devinim ve yeni olgu gibi Arabesk’i de, söz gelimi İkinci Viyana Kuşatması’nın sebeplerinin ve sonuçlarının masaya yatırılıp enine boyuna irdelendiği pür dikkat bir tarih dersinin ciddiyetiyle ele almaktır. Yoksa; depremden nefret ettiği için gözüne kestirdiği fay hattını kağıt üzerinde memleketinin birkaç kilometre ötesine taşıyan sismoloji asistanı, içini karartan bulutlu günlerin başına sardığı efkârla nimbus öbeklerini yok sayıp günlük bültene “Güneşli” diye not düşen hava durumu gözlemcisi ya da gönül verdiği takım turnuvada elenince neyin yanlış yapıldığına odaklanıp bunun üzerinde kalem oynatmaktansa “Gönüllerin Şampiyonu Hede Hödö Spor!” başlığını attığı güzellemelerle teselli bulan spor yazarına dönüşmek gibi garip bir duruma düşülür.
O eskimez şarkıda benim yaptığımdan çok daha veciz bir biçimde “Bir onulmaz derde düştüm” diye – hani hafiften Arabesk’in de sinesinden kopup geldiği eski damardan bir ifadeyle – dile getirilen böylesi bir halin kıyısına köşesine bile yaklaşmayıp yukarıda değinilen türden, rahmetli Tarık Buğra’nın da sık sık dediği gibi “bir bilim adamı gibi nesnel değer yargılarına sahip” bakış açısıyla konumuza yaklaşsak sezadır.

Sanırım bunu yapmaya koyulurken artık kendi vadisinde bir isimden çok daha fazla şey ifade eden ve altındaki karşılığın farklı unsurları için (hayran kitlesi, repertuar, ses rengi, konserleri Woodstock-vari toplumsal olaylara dönüştüren kitlesel histeri, vb) çadır direği konumunda olan bazı öncül isimleri, harita üzerinde nirengi noktası misali benzetmelerle ele almak sağlıklı bir çıkış noktası olabilir. Ki güneş altında mutlak yeni hiç bir şeyin olmadığı dünyamızda bu türün başat oyuncularının benzeri süreçleri geride bırakan toplumlardaki karşılıkları üzerinden daha net bir fikir verebilmek mümkün olsun.

Bu bağlamda sözü daha fazla uzatmadan yolunu yapageldiğim benzetmeleri huzurlarınıza getirip oradan da bu sefer elimden geldiğince öz biçimde Arabesk’in binbir duygunun sayısız hercümercinin anavatanı cennet yurdumuzdaki macerasına kısaca değinmek istiyorum.

Efendim lafı daha fazla eğip bükmeye hiç gerek yok. Merhum Müslüm Gürses ülkemizin Yves Montand’ı, Hakkı Bulut Frank Sinatra’sı, Ferdi Tayfur Freddie Mercury’sidir. Kendileriyle müzik yapma dönemleri üç aşağı beş yukarı kesişen bu isimlere benzerliklerinin isbatı olan pek çok delilden en göze çarpanlarını Arabesk’in genel icrasıyla ilgili tür kalıbı ve sosyolojik yapımızın yansımaları olmaları bakımından önemlerinin altını çizerek buradan öteye ilerleyelim arzu ederseniz.

Müslüm Gürses yerli Yves Montand’ır; çünkü kimin şarkısını okusa o şarkıyı meşhur eden asıl sanatçıdan daha güzel okur. Kendisinin Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği ve hatta “Paramparça” sularındaki “rock” baladı okuyuşları bu anlamda akla ilk geliveren kayda değer örnekler. Üstelik bunu bütün bu türlerin üzerinde sağlam bir istikrarı yakalayarak sadece meşk değil aynı zamanda mecz eden bir baş solist ya da orkestra şefi hakimiyetiyle başarır. Tıpkı Arabesk’in memleket toprakları ve hatta imparatorluk asırlarımızın hatıra bakiyesinin doğal bir sonucu olarak tüm Orta Doğu ve Balkanlar’dan binbir ses rengine ev sahipliği yapması gibi.

Hakkı Bulut gür bıyıklarının verdiği heybetle muadilinden daha görkemli olmanın haklı gururunu yaşayan ve yaşatan bir Türk Frank Sinatra’sıdır; zira acılı acısız bütün eserlerini, benzeştiği İtalyan kesim Amerikalı gibi “sehli mümteni” tarzı konuşuyormuşçasına kolay görünse de aslında ancak yılların tecrübesiyle zor kazanılabilen bir icra ustalığıyla terennüm ederek dinleyenlerine aktarabilme yeteneğine sahiptir. Tıpkı “üç kıtada at koşturmak” eylemini eni konu bin yıldan uzun bir süre devam ettirebilmemizin altında yatan ana nedenin kaba kuvvet kullanımından ziyade şu günlerde fazlasıyla hasret kaldığımız devlet aklı olması gibi, O da eserlerini zor kazanılmış bir müzikal eşgüdümün göze batmayan ve artık doğal kabul edilen perdesinden okur.

Ferdi Tayfur ise bariz biçimde memleketimizin Freddie Mercury’sidir. Bu benzerliğin başat nedeni aynı O’nun gibi uzun yıllar boyunca konserlerini (iki yüz bin kişilik katılımla efsaneleşen Gülhane Konseri Guinnes Rekorlar Kitabı’na girmiştir) birer müzikal olaya çeviren sahne hakimiyeti ve işin işitsel olduğu kadar görsel boyutuna da kafa yoran kapsayıcı bakış açısıdır. En az bunun kadar önemli bir diğer benzerlik noktası ise icracılık kadar bestecilik boyutunda da kazandığı (ortak çalışmaları dışında sadece kendisine ait iki yüz elliden fazla bestesi vardır ve evet; “Huzurum Kalmadı” bunlardan birisidir) üretkenlik olsa gerek. Kaldı ki Ferdi Tayfur’un öğrenildiğinde insanı şaşırtan pek çok farklı ve renkli yönü de vardır. Koskoca Hollywood’ta sadece Kirk Douglas’ın yapabildiği gibi “hayalet yazar” kullanmadan bizzat kendisi özyaşam öyküsünü kaleme alabilmiştir ki bahsi geçen “Şekerci Çırağı” adlı yapıt gerçekten türünün en nadide örneklerinden son derece okunası bir kitaptır. Onca film senaryosu, piyes, şarkı sözü de cabası…

“Kanayan Gül” ve “İçim Yanar” şarkılarında ustalıkla attığı muazzam gitar soloların ispatladığı gibi yabana atılamayacak bir gitarist olmasının yanı sıra piyano ve bağlama çalma hususunda da virtüöz düzeyindedir. Bütün bu yönleriyle de aslında insanımızın hülasası gibidir: Kalıplarla yaklaşıldığında bunu reddeder. Kendisini tek yönlü sananları şaşırtır. Göründüğünden daha derindir. Sanıldığından çok boyutludur. Mektepli ilimle ilgili sıkıntıları olsa da alaylı ve bu nedenle hayatın olağan akışı içerisinde zor yanılır bir irfana sahiptir. Öğrenmeye meraklı ve beceriklidir. Geldiği köklerden utanmak şöyle dursun onları kurduğu dünyanın ana hatları olarak belirgin kılmaktan keyif alır.

Seçtiğimiz bu önemli isimler çerçevesinde, nedensizce kanıksanmış yanılsamalara inat altını çizdiğimiz toplumdan müziğe doğru yansımaları kısaca böyle ifade etmek mümkün. Bunun ötesindeki Arabesk okumaları, bir yerden sonra malumu ilam eden tekrarlar olmaktan öteye geçemiyor. Biz yine de onca yıl boyunca aldığımız Hayat Bilgisi derslerinin hakkını vererek bu bağlamda “Okuduğumuzu Anladık mı?” kısmına cevap verircesine kısa bir özet geçerek sohbetimizi tamamlayalım.

Özellikle 60’lı yılların ortasından itibaren yoğunlaşan ve tam olarak soğurulup rayına oturtulması 2000’li yıllara kadar süren yakın tarihimizin en büyük köyden kente göç hareketi pek çok farklı gelişmeyi de beraberinde getirdi. Bu göçler sonucunda oluşan ve “varoş, gecekondu, kenar mahalle” gibi pek çok değişik isimle adlandırılan yerlerde yaşayan insanlarımız da kendilerini kıyısında buldukları şehirlerin yaşam kalıpları karşısında mevcut kültürel kimliklerine anlaşılır bir telaşla sıkı sıkıya sarılmak gibi bir savunma yöntemi geliştirdiler. İşbu yerleşim alanlarında sürülmemiş tarladaki kanyaş otundan daha sık rastlanan “yardım ve yaşatma dernekleri”nin isimlerinin inmeyi başardığı ayrıntı düzeyi (“X Vilayeti Z İlçesi Y Köyü’nün Aşağı A Mahallesi Suluca B Mezrası Yardım ve Yaşatma Derneği” misali) bunun en belirgin kanıtı olsa gerek. Tıpkı Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki ilk birkaç hayati basamaktan yukarı çıkılmaya başlanan yılların, Arabesk’in doğum yıllarıyla kesişmesinin kültürel tüketimde aranan yeni seçeneklerin ortaya çıkışına delâlet etmesi gibi. İşte Arabesk de bu ortamda, hatırası taşınan öznel anlamda memleket ile her manada kıyısında yaşanan ve henüz benimsenememiş gurbet arasında kalmanın uyandırdığı neş’e, umut, çaresizlik, karamsarlık, arayış ve benzeri her türden insani duygunun, değinilen geçiş yılları boyunca, bahsedilen kitlenin bağrından adeta bir çığlık gibi yükselen sesi olmuştur. Zaten delicesine geniş bir ses yelpazesi boyunca her yöremizden tınılar, Flamenko’dan Jazz’a uzanan esintiler, Orta Doğu ezgilerini Rumeli türküleriyle buluşturan ezgiler hep Arabesk’in bu arayış yönünün sonucudur. Bütün bunların neticesinde Arabesk, üç aşağı beş yukarı çeyrek asır boyunca sözü geçen toplumsal hareketliliğin müziğe yansıması olarak var olmuş ve bu sosyal devinimin nihayete ermesiyle birlikte ve şanına yakışır biçimde bir köşede usulca can vermiştir. “Can vermiştir” derken ölümden ziyade dönüşümü ve yeni türlere can suyu olmayı kastediyorum. Şöyle bir sorsak kendimize; son on yıl boyunca “nostalji albümü” bağlamında Arabesk’in klasiklerini bir şekilde yeniden terennüm etmeyen sanatçı var mı? Ya evet efendim, aynen öyle…

Sohbetimizi, Ferdi Tayfur’un dertlerin yanıklığına tercüman olması hakikatini dile getirerek adlandırdık. Aynı sulardan bir aforizma ile de kapanışımızı yapalım o halde:

“Ferdi Tayfur dinlemiyorsanız çok şey kaybedersiniz. Ferdi Tayfur dinliyorsanız zaten çoğu şeyi kaybetmişsinizdir.”

Buckinghamshire’dan selamlar ve sevgiler herkese efendim.

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları