Geldim Emmioğlu!

Emmioğlu derken muradımız aklımızda üç aşağı beş yukarı belliydi. Araya 90’lı yıllar parçası girdi ve bir müddet sonra da damaklarda umuyorum ki sadece hoş bir tegayyük lezzeti bırakarak çıktı.


GELDİM EMMİOĞLU!

Ah o olanca tuhaf hâlleriyle, en az kendisi kadar aşırılık ve gümbürtü barındıran 80’li yıllara henüz yeni veda etmişken, ufuktan sökün etmekte olan 90’lı yılları müjdeleyen Ferdi Tayfur’un iddiası adından belli unutulmaz “Prangalar” albümü ah! Ve sohbetimizin başlığına da taşımaktan kendimizi alamadığımız (haydi bu sohbetimizin klişesi de bu olsun!) “albümün çıkış şarkısı” olan “Emmioğlu.” Korsan rakamlarıyla birlikte beş milyon civarında bir satış hacmine ulaşarak Ferdi Tayfur’un en çok satan albümü olan bu kasedin (“Kaset mi? O da ne demek?” tarzı sualler yeni yüz yılı ufaktan eskitmeye başladığımız işbu on yılda son derece kabul edilebilir sorulardır, eğer öyle bir durum varsa bir büyüğümüze sormak yerindedir kanısındayım efendim!) bunca bir beğeniye ulaşmasında başat etken olan şarkının en az kendisi kadar gizemli ve – Verkurtul Yozkök tarzıyla dile getirmek gerekirse “Gelin itiraf edelim” – bildiğimiz saykodelik klibini anmayı da bu bağlamda ihmal etmemek lazım. Nasıl edebiliriz ki zaten? İçeriğe geliniz, orta yerinden buyrunuz:

Bir on saniye kadar süren, İstanbul’a kadem basmamızdan uzun yıllar önce bile bizleri Ege kırsalında nedensizce germeyi başaran bol neonlu pavyon tabelası resmi geçidiyle başlayıp biten “Beyoğlu’nun arka sokakları” temalı bulanık görüntüler. Ardından Toros Dağları’nın doruklarına ani bir sıçrayışla geçilip karlı dağ başlarına yapılan anlamsız panlar. Akabinde büyük ihtimalle Çukurova’dan Pozantı’ya hafiften sarılan yerlerin herhangi bir noktasındaki sevimli bir vadinin koynunda sağa çekilmiş manda kasa siyah bir makam aracının kapıları nedense tümden açık adeta serkeş hallerine duçâr oluş. Bahsi geçen azametli tomofilin karşısına geçip köşelerine taş konulmuş gazete kağıtları üzerine kurulmuş bir çilingir sofrasının başına oturmuş ayran içen Ferdi Baba ve şürekâsı. İşbu seçkin hazirûndan en entelektüel görünen uzun saçlı ağabeyimizin üzerine eğilip bütünleştiği klasik gitarıyla attığı taksim tadında sololar. Araya giren cenaze görüntüleri. Çay bardağında içilen ayrana her seferinde geri dönüş. Virgül niyetine farklı yerlerden köy meydanı görüntüleri. Arada yine İstanbul. Sonra dağ. Yeniden ayran. Gitar solo. Ayran. Gitar. Solo. Dağlara odaklanma. Sonra tekrar ayran… Uzar giderdi bu işte….

Ama şükürler olsun biz uzatmıyor ve hatta keskin bir virajı alarak bambaşka bir yola sapıyoruz. Zira mevzumuz bu unutulmaz klip değil. “Emmioğlu” şarkısı hiç değil. O halde neden mi kontağı oradan çevirdik? Açıkçası tam olarak ben de bilmiyorum, 90’lar nostaljisi hafakanı basmış olabilir bir anda, hani gecenin köründe gelen anlamsız cartlak kebabı gömme arzusu gibi… Öte yandan, emmioğlu demişsek, tümden alakasız da değil hani. Endişe etmeyiniz efendim, andığımız yerden ırak olsun, Covid-19’un beyin tokatlayan bir alt türüne yakalanmış değilim. Gurbet ellerde şükürler olsun keyfimiz paşada olmadığı gibi halimiz de sevimli bir evcil dostumuzla herhangi bir illiyet bağı oluşturacak biçimde bir beterlik dalga boyutunda seyretmiyor.

İfade ettiğimiz gibi, emmioğlu derken muradımız aklımızda üç aşağı beş yukarı belliydi. Araya 90’lı yıllar parçası girdi ve bir müddet sonra da damaklarda umuyorum ki sadece hoş bir tegayyük lezzeti bırakarak çıktı. O halde şimdi dem, bunu ifadeden ziyade izah etme demidir.

“Süt Kardeşler” filmindeki Gûlyabanî, medyamızın sonradan kendisini uyduran kalemi bile tırstıran olmaz olasıca asparagası Cerrahpaşa doğumlu (!) “Sakallı Bebek”, “Cin Ali’nin Topacı ve Kırbacı” kitabı gibi çocukluk dönemi travmalarımızın kaynağı olan bir başka millî servet addedilmeye seza değerimiz var ki, bilmem ayrıca ismini fâş eylemeye gerek var mı?

Tabi ki “Tarkan Viking Kanı” filmindeki ahtapottan bahsediyorum. İskandinav fiyortlarını büyük bir başarıyla canlandıran Fethiye Ölü Deniz’in varla yok arası hafif melteminde bile pelte gibi titreşen muşamba bünyesine inat, oldukları yerde sabit kalan devasa kara gözleriyle bizlere kötücül bir tutkuyla dolu bakışlar atmakta olduğunu farz ettiğimiz işbu canavar nasıl unutulur?

İşte emmioğlu derken, bu sohbetimizde, sözü geçen ahtapotun Amerikalı amcaoğlusu bir başka canavardan dem vurmak istiyorum.

Kahramanımız, olanca muşambalığı ve iple oynatılan kuklasal halleriyle 1957 ABD yapımı bir filmde arz-ı endâm ediyor: “Attack of the Crab Monsters” (“Canavar Yengeçlerin Saldırısı.”)

Sanatkârlık bir tarafa, Hollywood’un en hamarat zanaatkârı ve en uyanık adamı olduğu bilinegelen Roger Corman Reyiz’in yönettiği bu unutulmaz filme adını veren canavar da bir başka ülkenin çocuklarının kabuslarına girip ilerleyen yıllarda da sempatiyle karışık bir mahcubiyet kaynağına evrilen bir popüler halk kültürü unsuru. Hâlâ Cadılar Bayramı’nda onun kılığına girenler olduğuna göre kamu vicdanında makes bulduğunu söylemek çok da abartılı bir ifade olmasa gerek.

Filmimizin beyin yakıntılarına geçmeden önce şu “en uyanık adam” lafzına bir açıklık getirmek ve bununla aslında iltifat niyetini taşıdığımızın altını çizmek sanki çok daha yerinde olacak.

Roger Corman, özyaşamöyküsüne verdiği başlıktan da anlaşılacağı üzere film yapımcısı olarak sahip olduğu konumdan ve kendisinden önde giden nâmından asla ve kat’a gocunmayan bir sinema insanı: “How I Made a Hundred Movies in Hollywood and Never Lost a Dime” (“Hollywood’da Nasıl Tek Bir Metelik Bile Kaybetmeden Yüz Film Yaptım?!”) Üstad tâ 50’li yılların başından itibaren kendisini Amerika’nın en büyük değilse de en kârlı film şirketinin patronu yapacak bir formülü her seferinde artan bir başarıyla uyguluyor:

“Seyircinin o yıl için bayıldığı bir konu ya da kavram bul; korsan gemileri, uzaylı istilası, asi gençlik, canavar, hortlak, cırtlak, artık gelişine göre ne denk gelirse. Büyük stüdyolar bu konularda neler yapıyorlar takip edip bahar dönemi finaline kopyalık hazırlayan mühendislik öğrencisi kadar dikkatli biçimde çaktırmadan notlarını al. Ardından tıpkısının aynısı olmasa da orijinalini beş yüz metre öteden hafif anıştıracak bir türevini sen çek. Ama bunu ne yapıp ne edip en fazla on beşte biri kadar bütçeyle kotar! Böylelikle salonlara ilk dağıtım hakkı satışıyla bile bütçenin tamamına yakınını çıkarıp filmin ilk gösterim gününün ertesi sabahına kalmadan başabaş noktasına ulaş!”

İşte böylesi bir paradigmayla çekilmiş, neyle muhatap olduğumuzu sahip olduğu adla adeta ilk karesinden itibaren haykıran “Canavar Yengeçlerin Saldırısı” sayesinde müşerref olduğumuz beyin yakıntıları:

  • Öncelikle asgarî Hacı Murat ve azamî Kartal ebatlarındaki canavar yengeçlerin de tıpkı emmioğulları ahtapot gibi rüzgârı görünce asma köprü tellerinden beter sallanmaya başlamaları.
  • Canavar yengeçlerin, yaşadıkları adaya keşif için çıkan bilim insanlarını, karşı konulamaz telepatik güçlerini kullanarak tek tek kendi mağaralarına çekip ıskartaya çıkarmaları. Ardından öldürdükleri her bir bilim insanının beynini tüpten şekerli macun çekercesine emerek süper zeki hale gelmeleri ve hatta müteveffa profesörlerin seslerini kullanarak birer amfibi Jedi ustasıymışçasına “zihin oyunu” (“mind trick”) yapmaları.
  • Corman Reyiz gerilimi yetersiz bulmuş olacak ki bütün bunlar olurken adanın da bir taraftan yavaş yavaş sulara gömülüyor oluşu.
  • En sonunda bizim Kız Kulesi’nden biraz daha büyük bir kayalıktan ibaret kalan adanın son parçası olan adacık üzerine çokuşan en güçlü canavar yengeç ile filmin esas oğlanının arasında geçen, bir izleyenin bir daha asla unutamayacağı hangi sıfatla nitelendireceğime tam olarak karar veremediğim kavga.

Yok, buranın ötesinde keyif kaçırıcı ayrıntı vermek istemiyorum.

İzleyiniz, izleyiniz ve “Tarkan Viking Kanı”nın yanında Orson Welles Reyiz’in “Yurttaş Kane”i gibi göründüğü bir sinematik “ancak ateş kırkı geçince görülebilecek türden rüyâ”nın tadına varınız efendim!

Buckinghamshire’dan herkese selamlar ve sevgiler efendim.

Yazar

Liath McGorman

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar