Tarih niçinsiz anlaşılmaz

Günümüzde devrimleri ve Atatürk’ü savunmaya çalışanların birçoğu, meseleleri ezbere ve yüzeysel bir şekilde anladığı için tam olarak neyi savunduğunu bilemiyor. Bu da çarpık yorumların zihinleri bulandırmasını kolaylaştırıyor.


“Lozan hezimettir!” ve benzeri saçmalıklar üretenler; Cumhuriyet’e, Atatürk ve devrimlerine kayıtsız şartsız düşmanlık yapanlar… Bunlar bir tarafta. Diğer tarafta her konuda Atatürk vecizesi arayanlar. Bulunca da bunu ispat sayanlar. Her iki kafa tipiyle de pek yol alamayız. Atatürk’ün hatırasına birincilerin mi yoksa ikincilerin mi daha çok zarar verdiği tartışılabilir. Her ikisinin ortak özelliği, “ne” olduğunu yüzeyden duyup, okuyup “niçin”e hiç kafa yormamaktır.

Genç tarih hocamız, Prof. Dr. Konuralp Ercilasun, Türk Devrimi ve Atatürk kitabında, bu fikri şöyle özetliyor: “Günümüzde devrimleri ve Atatürk’ü savunmaya çalışanların birçoğu, meseleleri ezbere ve yüzeysel bir şekilde anladığı için tam olarak neyi savunduğunu bilemiyor. Bu da çarpık yorumların zihinleri bulandırmasını kolaylaştırıyor.”

Gardrop devrimcisi mi?

Devrimler üzerine “Niçin?” diye sorup cevabını bulanlar arasında, Taha Akyol’u ve onun Medine’den Lozan’a eserini hatırlıyorum. Orada sık işittiğimiz bir ergen sorusu da ele alınıyordu: “Niçin kendi medeni kanunumuzu yapmadık da gidip İsviçre’ninkini aldık?” O güne zaman yolculuğu yaparsak “Siz, Müslüman şeriatını sürdürün ama Katolik, Protestan, Ortodoks, Yahudi azınlıklara bu sistemi uygulayamazsınız. Kapitülasyonlara geri dönün!” baskısını görüyoruz. Mesele hemen halledilmek zorundaydı ve halledildi.

Evet, kapitülasyonların en yıkıcı tarafı ekonomide millî egemenliği yok etmesi değil, eşitsiz bir hukuk vaz etmesiydi.

Prof. Ercilasun, bu derin “Niçin?”leri bütün devrimlere yöneltiyor. Yapılanların çoğunun, insanlarımızın modern anlamda eşit vatandaş olmasını hedeflediğini ispat ediyor. Eşit vatandaşın ne demek olduğunu kavramak için eşitsizlik ortamına bakmak gerekiyor. Devrimler öncesine… Birilerinin ırkı, soyu, dini, geleneği gerekçe gösterip kendilerine tabiler, mensuplar edinip devletçikler hâlinde yaşadığı döneme. Onun için mütegallibenin sarığıyla, serpuşuyla şıhlık taslayıp üstünlüğünü devam ettirmemesi gerekiyor. Kıyafet devrimin temelindeki amaç, bu kabileleri, aşiretleri ortadan kaldırmak.  Çağdaş devlette, devletle vatandaş arasında başka kademeler, bir takım mütegallibe yoktur.

Devlet her vatandaşa eşit uzaklıkta- eşit yakınlıkta

Unvanların kaldırılmasından kıyafet devrimine, halkçılık ilkesinden belediye kanununa kadar bütün ilkelerde aynı motifi görüyor Prof. Ercilasun: Çağdaş “vatandaş” anlayışının tesisi. Eşit, her biri diğerinin yerine geçebilir, bireyler… Hâlbuki mevcut toplum hiç de öyle değil. Kadınla erkeğin aynı derecede vatandaş olmadığı bir toplum. İnsanların dinlerine göre farklı cins vatandaş oldukları, ayrıcalıkların kol gezdiği bir toplum. Ercilasun’dan dinleyelim:

Bütün bunlar [devrimler], eşit bir vatandaşlık hukuku için gerekli hamlelerdi. Burada üstünde durulması gereken husus, modern devletin eşitlik ilkesidir. Hiçbir kişiye, zümreye veya topluluğa ayrıcalık tanınamaz. Buradaki zümre veya toplulukları dar anlamda değil, her anlamda düşünmek gerekir. Bel­li bir köy, kasaba, şehir ahalisi olabilir; belli bir din veya mezhep grubu olabilir; belli bir soydan gelme veya belli bir aileden gelme olabilir; belli bir meslek grubu olabilir; belli bir partiye, derneğe veya benzeri herhangi bir sivil örgütlenmeye mensubiyet olabilir. İşte bunların hiçbirisi sırf bu mensup olduğu grup üzerinden bir mahrumiyete tabi tutulamaz veya bir ayrıcalık elde edemez.

“Modern devlet karşısında insanların tek kimlikleri, vatandaşlık­ları üzerindendir. Devletten bütün hizmetlerini bu vatandaşlık üze­rinden alırlar. Devlete karşı hakları ve sorumlulukları yine bir birey olarak bu vatandaşlık üzerindendir. Bireyleri gruplaştırarak güya onlar için daha fazla hak almaya yönelik hareketler hem toplum­daki eşitlik hukukunu bozar hem de o grup içindeki bireyin şahsi özgürlük hukukunu bozar. Bu sebeple modern devlet ile vatandaş arasında gruplaşmalar oluşturarak güya aracılık etmek isteyen in­sanlar, aslında imtiyazlı bir sınıf oluşturma hayalindeki mütegallibelerdir. Modern devlet, mütegallibelere rıza gösteremez, gösterirse devlet olma vasfını kaybeder.”

Kuvvetler ayrılığı ve meclis yoksa

Kitapta, bugüne dikkat çeken tespitler var. Yönetimin meclisçe denetlenebilirliği, hesap verilebilirlik, kuvvetler ayrılığı. Bunlar yoksa olabilecekler:

İkinci Meşrutiyet’in ilanından Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar on yıl geçmişti. Bir Meclis kurulmuş ve iyikötü birçok olaylar olmuştu, ama meclisli bir yönetim fikri artık yerleşmişti. Padişahın yanında bir bakanlar kurulu ve meclis vardı. Yasama ve yürütme anlayışları oluşmuştu. Fakat 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra galip devletler, İstanbul’da komiserler bulundurmaya başladı. Yönetim bu yabancı unsurlara geçti. Görünürde padişahın atadığı sadrazam ve hükümet yürütmeyi oluşturuyor ve ülkeyi idare ediyordu. Fakat gerçekte işgal komiserleri beğenmedikleri her karar sonrasında hükümet üzerinde baskı kuruyorlardı. Böyle bir ortamda bir Meclisin bulunması işgal kuvvetleri açısından pek de istenen bir şey değildi. Çünkü Meclis, hükümetin hesap verme yeriydi. Hâlbuki işgal komiserleri baskıyla, padişaha ve hükümete istediklerini yaptırıyorlardı. Halkın temsilcileri önünde hesap verme zorunluluğu hükümette, işgal komiserlerinin isteklerine karşı bir direnç oluşmasına zemin hazırlayabilirdi. Bu sebeple işgal kuvvetleri padişaha uyguladıkları baskıyla 21 Aralık 1918’de Meclisi feshettirdiler.”

Tarihi, niçiniyle anlamak zorundayız. Yalnız olan biteni değil, olan bitenin sebebini de görmeliyiz. Ancak böyle ibret alınır ve felaketlerin tekerrürü ancak böyle önlenir.

Yazar

İskender Öksüz

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar