Yükleniyor...
İnsan hafızası eski bir sandık gibidir. İçinde hazine değerinde, resimler, sesler ve daha nelerin olduğu, içi dışından büyük bir sandık. Bazen içimizdeki meraklı çocuk, bu sandığı açar karıştırır. Bu aralar sandığımdan, hafızamın derinlerinden Hasan Sağındık’ın “Adamlar” şarkısı gün yüzüne çıktı. Doğrusu şaşırdım. Çünkü bu şarkıyı, ilk çıktığı yıllardan sonra belki hiç dinlemedim. Ama meraklı çocuk, bu şarkıyı buldu çıkardı. Bu meraka nerden kapıldı bilmiyorum.
Arif Nihat Asya’nın aynı adlı şiirinden bestelenen bu şarkıda, şiire iki farklı ekleme yapılmış. Nakarat kısmı ve şarkıya rap havası katan kısım.
Hasan Sağındık şarkıyı Youtube kanalında 28 Şubat- Bir Türkiye fotoğrafı alt başlığıyla yayınlamış. 28 Şubat’a aynı zaviyeden bakmasak da bu şarkıyı, Arif Nihat Asya’nın çektiği fotoğrafın renklendirilmiş bir versiyonu olarak görüyorum.
Adamlar bilirim sönük,
Adamlar bilirim çürük.
Adamlar bilirim rozetleri,
Yüreklerinden büyük.
Bu dizeleri duyduğunuzda, aynı rengin farklı tonlarındaki rozetleri yüreklerinden büyük adamların, aklınızda bir geçit törenine çıktığını göreceksiniz. İşte en önde göz alıcı parlaklıktaki rozetiyle az önce söylediğini şimdi yalanlayan biri. Onun arkasında yalanı açığa çıktığında yüzü bile kızarmayan bir başkası. Peşlerinden, birbirlerine demediğini bırakmayıp sonra da koltuklarından düşmemek için birbirlerinin koltuğunun ayağını tutanlar geliyor. Sırada o rozetleri takmalarını sağlayanlara küfür eden, terörizmin ılımlı temsilcileri var. Sıradakini tanıdığınızı zannedebilirsiniz ama bence hiç tanımıyorsunuz; hayır hayır, önündekilerin ensesinde boza pişiren adam değil. Gerçi o, fizikte çığır açan çift yarık deneyindeki elektron gibidir; bir oradadır, bir buradadır. Bakarsanız istediğiniz yerden, bakmazsanız hem oradan hem buradan geçmiştir. Acaba o mu bu? Yok yok… Bu, tören bittiğinde önündekilere boza ikram edecek adam. Artık içerler mi dondurucuda mı saklarlar keyifleri bilir.
Adamlar bilirim yamuk, eğri,
Adamlar bilirim maskara.
Adamlar bilirim elleri,
Eldivenlerinden kara.
Geçit töreninde kol ilerledikçe rozetler küçülmeye başlıyor. Ama hâlâ yüreklerden büyük. Sonra adamlar eğriliyor, bükülüyor. Tören artık başlangıçtaki kadar gösterişli değil. Yine de arkadan gelenler azimli. Kapkara ellerine siyah eldivenler takarak yollarına bakıyorlar. Hepsinin gözü en önde ama hiçbiri çaba göstermiyor. En öndeki bir ip atsa da tutunarak gitsem diye bakıyor. Öndeki, bu beklentiyi bildiği için, her ihtiyaç duyduğunda ardına doğru bir ip sallıyor. Bazıları da istediklerini almış, çağrıldığında gelmek üzere kenara çekilmiş keyifle bekliyor.
“Süleyman ah Süleyman bu ayaklar nasıl ayak
Yorgana sığdı diyelim mezara nasıl sığacak?”
Bu töreni izleyen, halkı aydınlatmak için(!) takip edip kayda alan, basının irili ufaklı adamları da var. Görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyorlar. Görevleri; olayları, gerçekleri olduğu gibi aktarmak değil, yanlış anlaşılmasın. Görmemiz gerektiği şekliyle anlatmak. Bizi, düşünmek gibi büyük bir zahmetten kurtarıyorlar, bu yüzden minnet duymalıyız. Şarkının nakarat kısmında dediği gibi aslında çabamız, ayakları yorgana sığdırmak. Şair “Mezara nasıl sığacak?” diye de sormuş ama bence yersiz bir soru. Ahiret hayatlarını kurtaracak özel görevlilerinin olduğuna eminim.
Törenin uzadıkça uzadığını fark etmişsinizdir. Eğer siz kalkıp gitmezseniz hiç de bitecek gibi değildir.
Dizelerindeki adamları bugün de dört bir yanımızda gördüğümüz bu şiir, bize bazı şeylerin hiç değişmediğini gösteriyor. Bu durum insanı karamsarlığa itse de şiirin genel havasında yaşayanların dışında; onların tam tersi adamların varlığı bu karamsarlığı bir nebze de olsa azaltıyor.
Şairimizin ruhu şad olsun!