<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Özgehan Özkan, Milli Düşünce Merkezi sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/author/ozgehanozkan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/author/ozgehanozkan/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Sat, 18 May 2024 16:58:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Kırım sürgününün 80. Yılı</title>
		<link>https://millidusunce.com/kirim-surgununun-80-yili/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/kirim-surgununun-80-yili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 May 2024 16:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[1944]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım]]></category>
		<category><![CDATA[Sovyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Stalin]]></category>
		<category><![CDATA[Sürgün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=47201&#038;preview=true&#038;preview_id=47201</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer Türk gafil değilse, düşmanını bilir ve ne pahasına olursa olsun Türk olduğunu unutmazsa tarih ve talih Türkü yalnız bırakmaz. Kırım Türkü gafil değildi. Hiçbir zaman yurdunu, Türklüğünü unutmadı. Unutturmadı.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/kirim-surgununun-80-yili/">Kırım sürgününün 80. Yılı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirim-surgununun-80-yili%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%20s%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BCn%C3%BCn%2080.%20Y%C4%B1l%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirim-surgununun-80-yili%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%20s%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BCn%C3%BCn%2080.%20Y%C4%B1l%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirim-surgununun-80-yili%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%20s%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BCn%C3%BCn%2080.%20Y%C4%B1l%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirim-surgununun-80-yili%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%20s%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BCn%C3%BCn%2080.%20Y%C4%B1l%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirim-surgununun-80-yili%2F&#038;title=K%C4%B1r%C4%B1m%20s%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BCn%C3%BCn%2080.%20Y%C4%B1l%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/kirim-surgununun-80-yili/" data-a2a-title="Kırım sürgününün 80. Yılı"></a></p><p><span style="font-weight: 400;">80 yıl önce bugün, 18 Mayıs 1944 tarihinde Türk tarihinin en acı günlerinden biri yaşandı. Kırımlı Türkler öz yurtlarından sürgün edildi. Bir Türk için toprak demek, yurt demek, var olmak demektir. Yurdundan, toprağından olmak ölümden beterdir. Hiçbir acı, hiçbir fiziki zorluk, hiçbir fiziki yokluk “</span><i><span style="font-weight: 400;">Yurdunu kaybeden adam</span></i><span style="font-weight: 400;">”ın acısından büyük değildir. Bir Türk en rahat imkânlar içinde dahi olsa öz yurdunda değilse, yurdu elinden alınmışsa, yurdu el tarafından işgal edilmişse yeryüzünde cehennemi yaşar. İçinin ateşi sönmez. Türk, bu anlayışını “</span><i><span style="font-weight: 400;">Özge yurtta şah bolgende öz ilinde geda bol</span></i><span style="font-weight: 400;">” diyerek türkülere dökmüştür. Bu nedenle Kırım sürgününü yalnızca tarihin tozlu sayfalarında kalmış karanlık bir yaprak olarak görmemek, her an hatırlamak ve her bir nesle hatırlatmak gerekir. Yetişen her bir nesil bilmelidir ki, hatırlamalıdır ki Türk olmak dün de zordu, bugün de zor. Sen Türk oldukça düşmanın içeride ve dışarıda daima pusuda olacak ve gafletini bekleyecektir. Gafil olmamak için geçmişin acılarını unutmamak gerekir. “Dalalet ve hıyanet” içinde olanlar hep vardı ve aslında onlar en tehlikesizleriydi. Ancak “gaflet” içinde olanlar ki işte onlar Türklüğün en büyük felaketidir. Gaflet içinde olmamanın tek yolu ise geçmişin acılarını iyi bilmek ve hatırlamaktır. Kırım Türkleri hiçbir zaman gaflet içinde olmadı. Bu sayede türlü zulümlere rağmen onurlu varlıklarını korudular.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kırım Türkleri, Türklüklerine ne pahasına olursa olsun sahip çıkmış, bu bilinçle yaşamış ve asimile olmamışlardır. Gaspıralı İsmail Bey gibi öncü kişilerin çıkardığı gazeteler ve çeşitli yayınlar ile dillerini korumuş, tarihlerini unutmamışlardır. Her an uyanık yaşamaları gerektiğini bilmişlerdir. Bu bilinç yalnızca kendi coğrafyaları ile sınırlı kalmamış, “</span><i><span style="font-weight: 400;">Dilde birlik, işte birlik, fikirde birlik</span></i><span style="font-weight: 400;">” anlayışı ile kutlu Turan’a selam vermişlerdir. Bu birliği sağlamak için yayınlar çıkarmış, milli teşkilatlar kurmuşlardır. Türk olduğunu unutmanın yok olmak anlamına geleceğini bilmişler ve buna göre yaşamışlardır. Onlar gözü pek ve yürekli oldukça düşman da harekete geçmiş ve Türk’ü yok etme yolunda en korkunç çarelere başvurmaktan çekinmemiştir. Kırım Türklerinin mücadele dolu tarihi 18. Yüzyılda Rus Çariçesi II. Katerina’nın Türkleri yok etme çabalarından günümüze devam edip gitmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1928’de Kırım’ın bağımsızlığını savunan, Türklüğünü, Yurdunu korumak isteyen 3500’den fazla Türk kurşuna dizilerek öldürülmüş, 40 binden fazla Türk, milliyetçi oldukları suçlamasıyla çorak, kurak coğrafyalara sürgün edilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kurulması ve Stalin’in yönetime gelmesiyle Kırım Türkleri için en acı günler başladı. Türkler üzerindeki baskı arttı. Sırada II. Dünya Savaşı ve ardından gelen felaketler vardı. Kırım, savaş sırasında bir süre Nazi Almanyası yönetimine geçti. Kırım Türkleri, bunu bağımsızlıklarını kazanmak için bir fırsat olarak görse de Almanya’nın amacı savaşta kendi çıkarını sağlamaktı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kızıl Ordu’nun Kırım’ı almasıyla Alman işgali sona erdi. Bu andan itibaren Kırım Türkleri üzerindeki Sovyet zulmü daha da arttı. Türkler, Almanlar ile işbirliği yapmakla suçlandı. Bu, aslında yüzyıllardır süren “Türkleri yok etme” amacının bahanesinden başka bir şey değildi. Böylece Kırım Türklerinin hain ve işbirlikçi olduklarına ilişkin raporlar hazırlandı. Sonunda Stalin’in imzaladığı kararname ile sürgün edilmelerine karar verildi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">18 Mayıs 1944 tarihinde sabaha karşı yalnızca Türk tarihinin değil, insanlık tarihinin en acı günleri başladı. Kırım Türklerinin evlerine zorla girildi, uykularından uyandırıldılar ve on beş dakika içinde hazırlanmaları gerektiği söylendi. Yanlarına sadece taşıyabilecekleri kadar eşya almaları dikte edildi. Yetişkin erkekler zaten önceden Sovyet ordusuna alınmış olduğu için kadınlar, çocuklar ve yaşlılar çoğunluktaydı. Meydanlarda toplanan Türkler dehşet içinde kendilerini tren istasyonuna götürecek araçları beklemeye başladı. Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın romanlarında bu bekleyiş anında hissedilenler, yurdunu kaybetmenin, toprağını bırakmak zorunda kalmanın acısı Türküm diyen herkesi etkilemiş ve derinden sarsmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İstasyona gelindiğinde sürgüne gönderilen Kırım Türkleri hayvan taşınan vagonlara nefes bile alınmayacak şekilde doldurularak ölüm dolu bir yolculuğa çıkarıldı. Bu korkunç yolculukta su bile içilemedi. Açlık, susuzluk ve havasızlık içinde nereye varacağı bilinmeyen sonsuz gibi gelen sürgün yolculuğu başlamıştı. Hasta ve yaşlı olanlar bu insanlık dışı koşullara dayanamadı ve daha yolda öldü. Vefat edenlere toprağa karışma şansı bile verilmedi. Ölmüş bile olsa Türk düşmandı, nefretin ezeli ve ebedi nesnesiydi. Vefat edenleri öylece yol kenarına bırakıp zulüm yolculuğuna devam ettiler.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sürgün üç gün boyunca devam etti. Kırım’da Türk kalmayana kadar trenler durmadı. Sürgün edilen Türklerin bir kısmı vardıkları yerlerde, Özbekistan’ın kurak ve çorak bölgelerinde, Sovyetler Birliği’nin çeşitli yerlerinde vefat etti. Türkün öz yurdu Türksüz kaldı. Zaten bütün mesele Türk yurdunu Türksüzleştirmekti. Ancak tarih daima Türklerden yana olmuştur. Eğer Türk gafil değilse, düşmanını bilir ve ne pahasına olursa olsun Türk olduğunu unutmazsa tarih ve talih Türkü yalnız bırakmaz. Kırım Türkü gafil değildi. Hiçbir zaman yurdunu, Türklüğünü unutmadı. Unutturmadı. Tarihinde, türkülerinde, eserlerinde yaşattı, yeni gelen nesillere anlattı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yıllar hatta yüzyıllar geçse de Türk yurdunu bulur, toprağına kavuşur. 1965 yılına gelindiğinde Kırım Türklerinin yurduna dönüşü başladı. 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması ile Kırım Ukrayna’ya bağlı özerk bir Cumhuriyet haline geldi. Kırım Türkleri yurtlarına kavuştular. Her ne kadar 2014 yılında tarihin acı yönü tekrar ortaya çıkıp Kırım, Rusya tarafından yasa dışı bir şekilde ilhak edilse de Türk tarihine, geçmişine sahip çıktıkça, unutmadıkça ve unutturmadıkça tarih ve talih yine ondan yana olacak ve Türk yurduna, hürriyetine kavuşacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kırım’a olan sevgiyi, özlemi ve bağlılığı anlatan </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“</span><i><span style="font-weight: 400;">Men bu yerde yaşalmadım,</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Yaşlığıma toyalmadım,</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Vatanıma hasret oldım,</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Ey, güzel Kırım</span></i><span style="font-weight: 400;">”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sözleri yankılandıkça umut bitmez. Türk yurtsuz kalmaz.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/kirim-surgununun-80-yili/">Kırım sürgününün 80. Yılı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/kirim-surgununun-80-yili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yurdunu kaybeden adam Cengiz Dağcı</title>
		<link>https://millidusunce.com/yurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Mar 2024 17:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[2. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Dağcı]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım]]></category>
		<category><![CDATA[özgehan özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Sürgün]]></category>
		<category><![CDATA[turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=46690&#038;preview=true&#038;preview_id=46690</guid>

					<description><![CDATA[<p>O bir Kırım Türkü idi ancak satır aralarında verdiği mesajlardan anlıyoruz ki dünya üzerindeki bütün Türklerin birliğini içten içe istiyordu. “Önce bağımsızlık”, “Sonra bütünlük” diliyordu.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci/">Yurdunu kaybeden adam Cengiz Dağcı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=Yurdunu%20kaybeden%20adam%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=Yurdunu%20kaybeden%20adam%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=Yurdunu%20kaybeden%20adam%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=Yurdunu%20kaybeden%20adam%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci%2F&#038;title=Yurdunu%20kaybeden%20adam%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/yurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci/" data-a2a-title="Yurdunu kaybeden adam Cengiz Dağcı"></a></p><p>Ey güzel Kırım,</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarihin, Türk’ün var olma savaşıyla, bağımsızlık mücadelesiyle yazıldı. Toprağın, Türk’ün özlemiyle yoğruldu. Nasıl ki su toprağın bereketiyse, özlem ve acı da insan gönlünün bereketidir. Bu yüzden olsa gerek ki dış Türklerin topraklarından Gaspıralı İsmail Bey gibi, Yusuf Akçura gibi, Cengiz Aytmatov gibi, Cengiz Dağcı gibi kalemi güçlü, gönlü bereketli kişiler çıktı. Öz yurdunda zulüm gören, canından değerli toprağından sürgün edilen, dili, milli kimliği yok edilmek istenen dış Türkler, Türklük bilinci ve sevgisiyle davalarına adandılar. Toprakları işgal edilse de, dilleri alfabeleri yok edilmeye çalışılsa da, damarlarında akan Türk adı yasaklansa da gönülleri fethedilemedi. Her nabız atışları Türk dedi, yürekleri Türk diye vurdu. Yeri geldi cephede, yeri geldi fikir sahasında, yeri geldi romanlarında, şiirlerinde Türklük hep var oldu, yaşatıldı, nesimden nesile aktarılarak geleceğe, oradan da sonsuzluğa taşındı. Cengiz Dağcı, bu savaşı hem cephelerde, hem romanlarda, hem de şiirlerinde veren ve Türklük bilincini, sığınılacak tek kalenin, tutunulacak tek dalın Türklük olduğu gerçeğini sonsuzluğa yazan kalemlerden biridir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kırım Türklerinden Cengiz Dağcı 105 yıl önce bugün, 9 Mart 1919 tarihinde Kırım’ın Karadeniz kıyısındaki Gurzuf kasabasında dünyaya geldi. Türklerin kutlu yılı 1919, biz Türkiye Türklerinin kurtuluş mücadelesini başlatırken; Dağcı’nın da Türk olmanın, Türk kalmanın savaşına adım attığı yıl oldu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">10 yaşına kadar mutlu bir çocukluk geçiren Dağcı, 1929’da Stalin’in başlattığı köylerde kolhozlaştırma (Rus Devleti’nin, toprak sahibi halkın elindeki toprağa, toprağı işlemek için gerekli olan araçlara, hayvanlara zorla el koyması) politikası ile Rus zulmü ile tanıştı. Türk için tarih boyunca toprak demek var olmak demekti. Toprak demek onur demekti, Türklük demekti. Hun Hükümdarı Mete’nin kendisinden toprak isteyen düşmana “Her şeyi veririm ama toprağımı vermem” demesi, Uygur Türklerinin göç destanında en değersiz görülen bir kaya parçasının bile ele verilmesi halinde büyük felaketler ve acıların, belaların gelmesi gibi tarihi, edebi bilgilerle yetişen bir Türk için toprağına göz konulması artık ölüm kalım mücadelesinin de başlaması anlamına geliyordu. Genetik hafızamıza kodlanan bu bilgi bir başka Türk Başbuğunun, Mustafa Kemal Atatürk’ün “</span><i><span style="font-weight: 400;">Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz</span></i><span style="font-weight: 400;">” sözleri ile de hayat bulmuştu. Türk, toprağı için yani Yurdu için sonuna kadar mücadele eder ve kazanır. Kazanamadıysa ölür. Ama toprağını vermez. Toprağını bırakmaz, toprağını satmaz. Toprağından vazgeçmez. Geçti ise Türklüğünden de vazgeçmiş bir soysuz olmuş demektir.</span></p>
<h2>Komünizm</h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Komünizmin huzur, refah, eşitlik getireceği gibi pembe masallarla uyuyanlar Türkiye dışındaki soydaşlarının çektiği acılara bir baksalar, yüzlerine vuran karanlığı görecek ve uyanacaklardır ama tarih ile, bilgi ile, hele ki Türklük ile bağı kalmamış kimi gençlerin akıl almaz bin biçimde Stalin’i, onun yarattığı zulüm düzenini öven ve savunan sözlerini duymak, kim bilir o bağımsızlık destanlarını yazan, bu uğurda sürgün yiyen adlı-adsız kahramanların kemiklerini nasıl sızlatıyordur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Stalin’in kolhozlaştırma politikası bütün şiddetiyle uygulanmaya başlamıştı. Direnenler silah zoruyla en kötü koşullarda sürgüne yollandı. Dağcı on yaşındayken bu sürgünlere tanıklık etti. Küçük bir çocuğun benliğinde yurdundan sökülen, “Yurdunu Kaybeden” soydaşlarının haykırışları onulmaz izler bıraktı. Dağcı bu sürgünü anılarında şöyle anlatıyor:</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“</span><i><span style="font-weight: 400;">1929 yılının sonlarına doğru ilk sürgüne tanık olduk. Gurzuf’tan ve Kızıltaş’tan tahliye edilenlerin sayıları ne kadardı bilmiyorum (…). Akrabalarımız da vardı aralarında. Yalta otoyolunun kenarında yumruklarıyla kendilerini döven analar, ağlaşan kızlar ve çocuklar kalıyorlardı Kızıltaş’tan uzaklaşan kamyonların ardında. Nereye götürüyorlardı kocalarını? Niçin götürüyorlardı babalarını? Kimse bilmiyordu niçinini, nedenini (…). Kızıltaş’ın yüzyıllarca değişmeyen hayatı değişiyordu günden güne. Ata mirası topraklarından koparılıp götürülen Kızıltaşlıların ruhları ve hayaletleri kalıyordu boşaltılmış evlerin içerisinde</span></i><span style="font-weight: 400;">”.</span></p>
<h2>Gidenlerin acısı</h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Dağcı, hem gidenlerin acısını, hem de kalanların yıkımını gözleriyle gördü yaşadı. Toprağın bereketi su, insan zihninin bereketi bu acılar, özlemler, yıkımlardı. Dağcı’yı Dağcı yapan da bu yaşadıkları, tanık olduklarıydı. Sürgünü de gördü, savaşı da yaşadı, yurdunu, toprağını da kaybetti. Türk olmanın, Vatanın değerini bilsinler, anlasınlar ve ne pahasına olursa olsun bunun için savaşsınlar, bir an bile unutmasınlar diye de gelecek nesillere romanlarını, anılarını şiirlerini bıraktı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kızıltaş 1932 yılına kadar tamamen kolhozlaştırıldı. Türk, kendi toprağında boğaz tokluğuna çalışan işçi haline getirildi. Karşı koyan, direnen Türkler Rus rejimi tarafından zulüm ile sürgüne gönderildi ve onlardan bir daha haber alınamadı. Bu vahşet bütün Kırım Türklerinin başına geliyordu. Türk, dünyaya fazlaydı. Türk kendi yurdunda bile var olmamalıydı. Türk’ün toprağı elinden alınmalı, varlığı soykırıma uğratılmalıydı. Birbirine en uzak olanlar bile birleşir, uzlaşırdı. Yeter ki Türk olmasın. Yeter ki Türk diye bir soy, Türkçe diye bir dil kalmasın. Bu sefil düşüncenin kirli uzantılarını bugün “Türkiyeli” gibi soysuz kelimelerde görmek mümkündür.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dağcı’nın pek çok aile üyesi sürgünlerde vefat etti. Ardından Rus zulmü yetmezmiş gibi bir de kıtlık ve açlık dönemi geldi. 1934 yılına kadar pek çok Kırım Türkü bu yoklukta can verdi. Dağcı 17 yaşına geldiğinde öğretmenleri onun edebi yeteneği olduğunu, kaleminin güçlü olduğunu anladı ve onu yazmaya teşvik etti. Gençlik Mecmuası adlı dergide şiirleri yayınlanmaya başladı. Şiirlerinde Kırım vardı. Öz yurdunun uyandırdığı duygular vardı. 1937 yılında Akmescit Pedagoji Enstitüsü’ne girdi. Kırım Türklerinin gittiği okullar için öğretmen yetiştiren bu Enstitüde Kırım tarihi ile ilgili kitapları aradı ancak bulduğu kitaplarda Bahçesaray için “Haydutlar yuvası” gibi ifadelerin olduğunu gördü. Soykırım zihinlerde yapılmaya çalışılıyordu. Türk kitaplarda işte böyle anlatılıyordu. Kırım Türklerine ilişkin olarak yapılan bu aşağılık çarpıtma Dağcı’nın mücadele ruhunu daha da biledi. </span></p>
<h2>Korkunç yıllar</h2>
<p><span style="font-weight: 400;">1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Dağcı’ya askerlik yolu görünür. Bu sırada Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıf öğrencisidir. 1941 yılında Almanlara esir düşer. Esir kamplarında geçireceği “Korkunç Yıllar”başlamıştır. 1944 yılında Varşova’da bulunan Dağcı, ileride eşi olacak Regina Kleszko ile tanışır. Aynı yıl Berlin’e gelir ve burda Yaş Türkistan gazetesinde yazmaya başlar. Gazetenin hem editörüdür hem de buraya şiirler yazmaktadır. Bu arada romanlarındaki Sadık Turan karakterinde hayat bulan hatıralarını da yazmaya başlamıştır. 1945 yılında Regina ile Berlin’den Viyana’ya gelirler. Sonra Kırım Türkleri ile birlikte Viyana’dan ayrılırlar. 1945 yılında Amerikan askerleri onları Avusturya’daki Landeck mülteci kampına gönderir. Dağcı ve Regina bu kapmta evlenirler. 1946’da Doğu Avrupalı diğer mültecilerle birlikte İtalya’dan İngiltere’ye giderler. 1947 yılında Dağcı için Londra’daki hayatı başlamıştır. Artık esaret, sürgün bitmiştir. O bağımsız, hür bir insandır. Ama bir Türk için Yurdunu kaybetmek demek esaretin en katlanılmazı, en acısı, en sonsuzu demektir. Dağcı yurdunu kayberden adam olmanın açtığı yarayı romanlarında bütün çarpıcılığı ile anlatır, okurlarına da iliklerine kadar hissettirir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kırım’ın mutlu yıllarında birlikte gülüp oynadığı, insanlara ne olduğu, vatanına ne olduğu düşünceleri ile tüm yaşama sevincini kaybeden Dağcı çocukluk ve gençlik yıllarının coşkusu içinde yaşadığı, dilinin konuşulduğu, </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“</span><i><span style="font-weight: 400;">Seydosman saray saldırgan ay</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Boydangan boyga</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Sen nişanda coğ idin ay</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Hoşkildin toyga</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Kınalı parmak cez tırnakta altın oymak</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Ah ah</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Senin tatlı tiline olur mu doymak”</span></i></p>
<p><span style="font-weight: 400;">gibi  türkülerinin söylendiği, vatanının hasretini tüm romanlarında dile getirir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dağcı’nın yaşamı, Türk’ün yaşamı ile koşuttur. Dağıtılma, asimile edilmeye çalışılma, sürülme, parçalanma, mücadele, ölümüne bağımsızlık arayışı, “</span><i><span style="font-weight: 400;">Ya istiklal, ya ölüm</span></i><span style="font-weight: 400;">” felsefesi, toprağını canından üstün görme, hür bile olsa yurdunda değilse tutsak hissetme. Bu nedenle Dağcı’nın romanları Türkün karakteristik yapısını, ruhunu fotoğraf gibi gözlerimizin önüne serer. Bu fotoğrafta yalnızca edebi bir güzellik, güçlü bir anlatım dili değil; o dil ile verilen dersler, tutmamızı istediği öğütler gözümüzden girip kalbimize ve kanımıza karışır. Örneğin “Onlar da İnsandı” romanında baba-oğul iki Rus, Kırım Türkü bir ailenin kapısını çalar. Çok sefil, çok perişan görünümleri vardır. Acınası bir halde Türk aileden merhamet isterler. Merhametli Türk, mağdur olduğunu düşündüğüne kapısını sonuna kadar açan Türk bu Ruslara da kapısını, evini açar. Çok varlıklı olmamalarına rağmen her şeylerini cömertçe bu yabancılarla paylaşırlar:</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“</span><i><span style="font-weight: 400;">Bekir bunların pek biçare, pek zavallı olduklarını bütün kalbiyle hissetmiş; ayağa kapanıp yalvarmak buralarda hiç de adet olmadığı için gözleri yaşarmıştı (…). </span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">-Vah biçareler! Dedi. Ben zengin değilim ama varımı yoğumu veririm size! Vallahi veririm!</span></i><span style="font-weight: 400;">”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki, bu iyiliğin, merhametin, evini, aşını paylaşmanın sonucunda ne oluyor? Evlerine sğınmış olan bu iki yabancı, Türk ailesinin kötülüğü için her şeyi yapıyorlar. “Saf Türk” diyerek arkalarından şeytanın aklına gelmeyecek düşmanlıklar ediyorlar. Evlerine, topraklarına yani Yurtlarına göz koyuyorlar. Evet. Türk saftır. Saflık Türk’ün karakteristik niteliğidir. Saflık, art niyet düşünmemek insan olmanın üstün ve güzel bir özelliği olmasına rağmen içte ve dışta bu kadar çok düşmanı olan bir millet için çoğu zaman tehlikeli ve yıkıcı bir nitelik olabilmektedir. Dağcı romanında bu mesajı, “Türk, saf olma. Yabancılara dikkat et. Dikkat etmezsen Türklüğünü, Yurdunu kaybedersin” mesajını bizzat yaşadıkları üzerinden en etkili şekilde bizlere ve bizden sonraki nesillere öğüt olarak veriyor. Öğüdü alabilmek için önce o öğüdü vereni tanımak, o öğüdü verenin yaşadıklarını, yani öz tarihini merak etmek ve okumak gerekir. Ne üzücüdür ki yeni nesillerde istisnalar hariç böyle bir merak görülmüyor. Dağcı’nın romanları ile ilgili şöyle bir nabız tutulduğunda “Okulda öğretmenlerimiz zorla okutmuştu, sonra unuttum” gibi üzücü ifadeler karşımıza çıkıyor. Bilmediğin öğüdü nasıl tutarsın? Okumadığın dersi nasıl alırsın da özüne, yurduna, diline, kimliğine sahip çıkarsın ki?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkler mazlum duruma düşen, çaresiz kalan insanlara her zaman sahip çıkmış; yuva olmuştur. Şüphesiz bu sığınanlar içinde yararlı olan, vefa gösteren kişiler de olmuştur ancak ihanetler, yıkıcı zararı, yozlaştırıcı davranışlar da unutulmamalıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Cengiz Dağcı eserlerini Türkiye Türkçesi ile yazan, dış Türklerin sırf Türk olmak nedeniyle çektiklerini bizlere anlatan Türk dünyasının en değerli kalemlerinden biridir. O bir Kırım Türkü idi ancak satır aralarında verdiği mesajlardan anlıyoruz ki dünya üzerindeki bütün Türklerin birliğini içten içe istiyordu. “Önce bağımsızlık”, “Sonra bütünlük” diliyordu. Örneğin Korkunç Yıllar romanında Rusların Türkleri Kazak, Kırgız, Özbek vs. diyerek böldüğünü, oysa hepimizin Türk olduğunu ve bunu her Türkün kalbi ile bildiğini söyler.</span><span style="font-weight: 400;"> Ayrıca kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı romanlarındaki başkarakterin adı da Sadık Turan’dır. Bu ad rastgele seçilmiş olabilir mi? Turan. Türk’ün ebedi yurdu Turan. Bütün Türklerin bir olduğu Turan. Turan idealine sadık nesiller isteyen Dağcı’nın kahramanına verdiği addır Turan. Cengiz Dağcı romanlarında verdiği mesajlar ile kahramanına koyduğu ad ile kızılelmamız Turan’a sadakati her Türk gencinden bekler gibidir. “</span><i><span style="font-weight: 400;">Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan</span></i><span style="font-weight: 400;">” diyen Gökalp’in sesine kulak vermemizi ister gibidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Değerli yazarımız Cengiz Dağcı yaşasaydı bugün 105 yaşında olacaktı. Ölümsüz eserler bırakan kişiler doğarlar ve asla ölmezler. Dünya durdukça satırları ruhumuza işlemeye devam eder. Dağcı da sonsuza kadar yaşayacak ve nice nesilleri Türklük ateşiyle aydınlatmaya devam edecek.</span></p>
<hr />
<p><sup>[1]</sup> Türk Edebiyatı, Mart 1997’den aktaran: İsa Kocakaplan, Kırım’ın Ebedi Sesi Cengiz Dağcı, TEDEV Yayınları, s.26.</p>
<p><sup>[2]</sup> Cengiz Dağcı, Onlar da İnsandı, Varlık Yayınları, 1958, s.53</p>
<p><sup>[1]</sup> Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar, Varlık Yayınları, 1959, s.20</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci/">Yurdunu kaybeden adam Cengiz Dağcı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yurdunu-kaybeden-adam-cengiz-dagci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağımsızlık savaşçısı Ayaz İshaki</title>
		<link>https://millidusunce.com/bagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/bagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jul 2022 14:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ayaz İshaki]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[jön türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım]]></category>
		<category><![CDATA[özgehan özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Tatar]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[yakın tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=39935&#038;preview=true&#038;preview_id=39935</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birbirine en zıt, en uzak kutupların bile Türk’e düşmanlık, Türkün adını yok etmek söz konusu olduğunda canla başla işbirliği yapıp bir araya geldiği bir zamanda Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar, Azeri vb. yapay, dayatma ayrımların derhal bir kenara bırakılması ve “Türkün Türk’ten başka dostu olmadığı” gerçeğinin kabul edilmesi gerekmektedir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki/">Bağımsızlık savaşçısı Ayaz İshaki</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki%2F&amp;linkname=Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k%20sava%C5%9F%C3%A7%C4%B1s%C4%B1%20Ayaz%20%C4%B0shaki" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki%2F&amp;linkname=Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k%20sava%C5%9F%C3%A7%C4%B1s%C4%B1%20Ayaz%20%C4%B0shaki" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki%2F&amp;linkname=Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k%20sava%C5%9F%C3%A7%C4%B1s%C4%B1%20Ayaz%20%C4%B0shaki" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki%2F&amp;linkname=Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k%20sava%C5%9F%C3%A7%C4%B1s%C4%B1%20Ayaz%20%C4%B0shaki" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki%2F&#038;title=Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k%20sava%C5%9F%C3%A7%C4%B1s%C4%B1%20Ayaz%20%C4%B0shaki" data-a2a-url="https://millidusunce.com/bagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki/" data-a2a-title="Bağımsızlık savaşçısı Ayaz İshaki"></a></p><p>&#8220;<em>Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir. Ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli</em>&#8220;.</p>
<p>Ulu önder Gazi <strong>Mustafa Kemâl Atatürk</strong> Türk cumhuriyetlerinin bir gün bağımsızlığına kavuşacağını neredeyse 60 yıl önceden öngörmüştür. Onun döneminde Türk dünyasına büyük ve samimi bir ilgi gösterilmiştir. Atatürk Türklüğe büyük önem vermiş ve her bir Türkün inanarak ve güvenerek <em>“Ne mutlu Türküm diyene”</em> demesini, demekle kalmayıp bunu hissetmesini ve buna göre yaşamasını istemiştir. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp gibi ömrünü Türklüğe ve Türk dünyasının birliğine adamış bilge kişiler, kuzey Türklerinin öncü isimleri Atatürk’ün etrafında bulunmuş, birlikte Türkün güçlü ve bir olduğu aydınlık ufuklara giden yol haritasını çizmişlerdir.</p>
<p>Türk dünyasının fikir ve hareket adamları ile olan ilişkiler Atatürk zamanında üst düzeydeydi. Yıllardır Rus baskısı altında yaşayan, dilleri, kültürleri, Türklükleri yok edilmeye çalışılan kuzey Türkleri, Türklük bilinci konusunda hep çok uyanık ve atak olmuş; Türkiye ile de gönül ve fikir bağları güçlü olmuştur. Türkiye’de kendilerinin öz kardeşleri olduğunu bilen bir büyük önderin varlığını, dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren kahraman bir lider olduğunu bilmek onlara da güç ve güven vermiştir.</p>
<h2>Bağımsızlık mücadelesi</h2>
<p>Kuzey Türklerinin bağımsızlık mücadelesinin simge isimlerinden biri de Kazan Tatar Türkü Ayaz İshaki’dir. İshaki 1878 yılında Kazan İli’nin Çistay İlçesine bağlı Yavşirme Köyü’nde doğdu. Zeki ve öğrenmeye meraklı bir çocuktu. Daha okula başlamadan, beş yaşındayken okuma yazmayı öğrenmişti. Eğitiminin bir döneminde bir diğer Tatar Türkü olan Sadri Maksudi Arsal’ın abisi Ahmet Hadi Maksudi ile birlikte okudu. Daha sonra Tatar Öğretmenler Okulu’na devam etti ve bu okulda ders vermeye başladı. Derslerini ceditçilik sistemine göre vermiştir. Eğitmenlik yıllarında gazeteciliğe de başlamış ve fikirlerini kendi çıkardığı Terakki adlı gazetede yazarak geniş kitlelere ulaşma şansı bulmuştur. Gazetesinde işlediği başlıca konu Tatar Türklerinin bağımsız olması gerektiğidir.</p>
<p>İshaki, eğitmenlik hayatına 1902 yılında Hüseyiniye Medresesi’nde devam etmiştir. Burada da cedidçi sisteme göre derslerini anlatmıştır. İshaki 1905 yılında Kazan’da “Tancılar” adlı bir cemiyet kurmuştur. Bu cemiyette de yine Tatar Türklerine kendi haklarını anlatmış ve bağımsızlık düşüncesini aşılamaya çalışmıştır. Bu arada çarlık hükümetinin de dikkatini çekmeye başlamış, “sesi kesilmesi gereken bir kişi” olarak takibe maruz kalmıştır. Bağımsızlık ve onur mücadelesi veren bütün öncü Türkler gibi onun da hapis ve sürgün günleri hayatından eksik olmamıştır. Çıkardığı gazeteler zaman zaman kapatılmış, sesini duyurmasına engel olunmaya çalışılmıştır.</p>
<h2>Gazetecilik yılları</h2>
<p>Takip eden süreçte gazetecilik faaliyetlerini yine kendi çıkardığı çeşitli gazetelerde (Tan, Tan Yıldızı, Tavış gibi) sürdürmüştür. Türk bağımsızlığı fikrini cesurca savunan İshaki’nin gazeteleri kapatılmakla kalmamış, kendisi de hapse atılmıştır. O da diğer kahraman kalemler gibi cezayla yıldırılacak bir karakter olmadığı için hapisten çıktıktan sonra yine gazetecilik faaliyetlerine devam etmiş, fikirlerini açıkça dile getirmiştir. Bu kez altı aylık bir hapis cezası almış, 1907’de Arhangelsk adlı şehre üç yıllık sürgüne gönderilmiştir.</p>
<p>Bağımsızlık ve onur mücadelesi veren ve bu en temel hak için türlü zulümler gören Türkler söz konusu olduğunda insan hakkı savunucularının kör sağır ve dilsiz olması; yıkıcı, bölücü, bozguncu kişilerin hatta börtü böceğin hakkı için bile sokaklara dökülen kalabalıkların Türklerin tarih boyunca verdiği haklı mücadele ve bu uğurda çektikleri söz konusu olduğunda sessizliğe bürünmeleri düşündürücü ve acı vericidir. Türk milleti dünyanın en yalnız ve yalnız olduğu için de en güçlü olmak zorunda kalan milletidir.</p>
<p>İshaki’nin sürgün günleri sona ermiş, bu sefer de doğduğu yere, memleketi Kazan’a gitmesi yasaklanmıştır. Türk’e reva görülen zulmün sonu yoktur. Ancak onun da yılmaya, bezginliğe niyeti yoktur. Türk bir mücadele için dünyaya gelmiştir ve bu yolda ne olursa olsun yürüyecektir. İshaki de Petersburg’a giderek yazılarını yazmaya devam etmiştir.</p>
<p>Bu yıllarda kuzey Türklerinin diğer önemli isimleri olan Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan gibi kalemlerle de gazeteler çıkarmış, çarlık hükümetini eleştiren, Tatar Türklerinin haklarını savunan yazılar yayınlamıştır. Gazete makalelerinde Türklerin kardeş olduğu, aralarında Kırgız, Tatar, Kazak diye ayrılıklar olmaması gerektiği gibi Türkçü fikirleri savunmuştur.</p>
<h2>Ayaz İshaki ve Jön Türkler</h2>
<p>Ayaz İshaki ilk kez 1908 yılında Türkiye’ye gelmiş, burada Jön Türkler ile tanışmış ve fikir alışverişinde bulunmuştur. 1917 yılında Sadri Maksudi Arsal yönetiminde yapılan Kazan Kongresi’nde Rusya Türklerinin özerkliklerinin elde edilmesi konusunda önemli rol üstlenmiştir. Ancak bu özerklik 1918 yılında Sovyet askerlerinin Kazan’a saldırmasıyla sona ermiştir. Ayaz İshaki’nin hayatı da tehlikeye girmiştir.</p>
<p>Bu gelişmelerden sonra Avrupa’ya gelir. Berlin’de Yana Milli Yul dergisini çıkartır. Avrupa’dan sonra 1938 yılına kadar Mançurya, Kore, Japonya, Finlandiya gibi ülkelere seyahat etmiştir. Amacı bu ülkelerde bölük pörçük yaşayan ve milli bilinçten gittikçe uzaklaşan Tatar Türklerine köklerini hatırlatmak ve bir arada hareket etmeleri gerektiğini telkin etmektir. İshaki’nin Japonya’daki Tatar Türkleri ile buluşması ile ilgili olarak Ali Akış “Aklımda Kalanlar, Hatıralar Konuşmalar” adlı kitabında şunları kaydetmiştir: “<em>Onun en büyük hedefi Çin’de, Mançurya’da, Japonya’da ve Kore’de yaşayan on yedi Tatar toplumunu parçalanmış durumdan kurtararak bir merkez etrafında toplamaktı. Şubat 1934 tarihinde Japonya’da yaşayan Tatarların birinci küçük kurultayı yapıldı. Biz genç lise öğrencileri, bu gelişmeleri de okuyarak takip ediyorduk. Rahmetli Ayaz Bey Tokyo, Kobe, Nagoya, Kumamoto şehirlerinde konuşmalar yapmış, 1 Ekim 1934 tarihinde Haylar’a gelmişti. Onun Haylar’a gelişi, bizim için büyük bir bayram olmuştu. Ayaz İshaki Haylar’da iki hafta kaldı ve dört konuşma yaptı. Konuşmaların yapıldığı mekânlar, hıncahınç doluydu. Onun sözleri gönüllerimizi kanatlandırıyor, bizi birçok milli konuda bilgi ve şuur sahibi yapıyordu</em>”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<h2>Türkiye’ye davet</h2>
<p>Ayaz İshaki’nin Türkiye’ye ikinci gelişi 1925 yılında oldu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver İshaki’nin ve diğer bazı dış Türklerin Türkiye’ye davet edilmesi ve gelmesi için ön ayak olmuştu. İshaki Türkiye’de iki yıl kadar kaldı ve bu süre içinde Türk Yurdu gazetesinde fikirlerini paylaştı. Yazılarında değindiği konular arasında Türkçenin sadeleştirilmesi ve Arap-Fars etkisinden olabildiğince arındırılması meselesi de vardı. Türklerin Arap harfleri ile yazmasının yanlışlığını anlattı. Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, fikirde, işte birlik” cümlesi ile ifade ettiği Türk birliğine giden yolun ilk ve en önemli adımı kuşkusuz bütün Türklerin dil ayrılıklarını, alfabe farklılıklarını ortadan kaldırmaktı. “<em>İshaki, Aralık 1925’te Vakit gazetesinde yazdığı ‘Türk zümrelerini harsta, Medeniyette birleştirmek’ adlı makalesinde Türk toplulukları arasındaki birlikten bahsederken, sadece kültür bağlarına vurgu yapar; Sovyet yönetimindeki gelişmelere pek değinmez. Onun fikrince eski zamanlarda olmayan birlik ve dayanışma modern zamanda artık bir ihtiyaç olarak görülmeye başlanmış, Türk toplulukları ayrı ayrı gruplar halinde yaşayabilecek bir güce sahip olmadıklarının farkına varmışlardı</em>”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>.  Bu durum bugün de geçerlidir. Hatta her zamankinden daha güçlü bir şekilde birlik ihtiyacı bulunmaktadır.</p>
<p>Türkler içeride ve dışarıda yıkıcı ve bölücü unsurlar tarafından kuşatılmış durumdadır. Birbirine en zıt, en uzak kutupların bile Türk’e düşmanlık, Türkün adını yok etmek söz konusu olduğunda canla başla işbirliği yapıp bir araya geldiği bir zamanda Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar, Azeri vb. yapay, dayatma ayrımların derhal bir kenara bırakılması ve “Türkün Türk’ten başka dostu olmadığı” gerçeğinin kabul edilmesi gerekmektedir.</p>
<h2>Turan Ülküsü</h2>
<p>Türkçü büyüklerden Ziya Gökalp’in “Turan” adlı şiirinde coşkuyla haykırdığı “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” dizelerinin romantik bir hayalden ibaret olmadığı kabul edilmelidir. Nihâl Atsız’ın “<em>Türkçülük, Büyük Türkeli’nde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hâkimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bu ülkü, geçmişte birkaç kere gerçekleşmişti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inanç ile yetişen gençlik sayesinde yarın yine gerçek olacaktır</em>”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> sözleri ile de altını çizdiği gibi geçmişte gerçek olan ülkülerin bugün de gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktur. Ancak önyargı duvarını kırmak gerekmektedir. Ayaz İshaki de öncelikle Tatar Türkleri için mücadele etmiş olsa da Türk birliğini isteyen bir aydındır. “<em>Ayaz İshaki’nin ideali Pantürkizmdi. Bu ideale ulaşmak için önce kendi bölgesine özerklik sağlamalıydı. Bu da İdil-Ural bölgesinde yaşayan halkın Tatar, Başkurt, Mişer, Tipter, Çuvaş hatta Fin Ugorların bile birleşerek İdil-Ural devletini kurabilmelerine bağlıydı</em>”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>.</p>
<h2>Vefatı ve vasiyeti</h2>
<p>Ayaz İshaki’nin Türk birliği ve bağımsızlığı mücadelesi ve özlemi içinde geçen yaşamı Türkiye topraklarında son bulmuştur. 22 Temmuz 1954 tarihinde vefat etmiştir. Ölmeden önce cenazesinin İstanbul’da Edirnekapı Şehitliği’nde Yusuf Akçura’nın yanına gömülmesini vasiyet eder. Vasiyeti yerine getirilir. “<em>Hayatının en son günlerine kadar temsil ettiği Türk ilinin menfaatlerini azami gayretle savunan Ayaz İshaki, elliye yakın da eser bırakmıştır. Ayaz Bey, İdil-Urallıların dünyaca tanınmış bir lideri olarak hayata gözlerini yummuştur</em>”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>. Tatar Türklüğünün bağımsızlık önderi Ayaz İshaki’yi aramızdan ayrılışının 68. Yılında saygıyla anıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>  Ali Akış, Aklımda Kalanlar Hatıralar-Konuşmalar, Neyir Matbaacılık, 2002, s.19-20</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Ahmet Kanlıdere, Sosyalizmden Türkçülüğe  Kazanlı Ayaz İshaki, Ötüken Yayınları, 2019, s.76</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Nihâl Atsız, Türk Ülküsü, Ötüken Yayınları, 2011, s.32</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ali Akış, Gayaz İshakıy, İdil Ural Milli Azatlık Hareketinin Büyük Yolbaşçısı, s. 152’den aktaran: Alsu Kamalieva, Romantik Milliyetçi Ayaz İshaki,  Grafiker Yayınları, 2009, s.138</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Sebahattin Şimşir, Ayaz İshaki ve Tatarmar Ayaz İshaki İdilli (1878-1954), Türk Dünyası Tarih Dergisi, Ekim 1992, s.24</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki/">Bağımsızlık savaşçısı Ayaz İshaki</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/bagimsizlik-savascisi-ayaz-ishaki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günlük siyasi Türkçü gazete: İkdam</title>
		<link>https://millidusunce.com/gunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/gunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jul 2022 16:45:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=39775&#038;preview=true&#038;preview_id=39775</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk toplumu kendini ilgilendiren konularda artık yeni dördüncü güç olan internet medyasındaki alternatif kaynaklardan bilgilenmektedir. Ana akım medya ve bu medya kurumlarına bağlı gazeteler için ticari kaygılar basın meslek ilkelerinin önüne geçmiş durumdadır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/gunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam/">Günlük siyasi Türkçü gazete: İkdam</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fgunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam%2F&amp;linkname=G%C3%BCnl%C3%BCk%20siyasi%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BC%20gazete%3A%20%C4%B0kdam" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fgunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam%2F&amp;linkname=G%C3%BCnl%C3%BCk%20siyasi%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BC%20gazete%3A%20%C4%B0kdam" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fgunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam%2F&amp;linkname=G%C3%BCnl%C3%BCk%20siyasi%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BC%20gazete%3A%20%C4%B0kdam" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fgunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam%2F&amp;linkname=G%C3%BCnl%C3%BCk%20siyasi%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BC%20gazete%3A%20%C4%B0kdam" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fgunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam%2F&#038;title=G%C3%BCnl%C3%BCk%20siyasi%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BC%20gazete%3A%20%C4%B0kdam" data-a2a-url="https://millidusunce.com/gunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam/" data-a2a-title="Günlük siyasi Türkçü gazete: İkdam"></a></p><p>Gazete, radyo, televizyon, internet gibi kitle iletişim araçları toplumun yurt içinde ve yurt dışında meydana gelen ve geneli ilgilendiren konularda bilgi alabileceği başlıca kaynaklardır. Bu yayın organlarının hangi içerikleri konu olarak görüp işledikleri, hangi konuları görmedikleri, yer verdikleri konuyu ne şekilde okur/izler kitleye aktardıkları önemlidir. Toplum genelinin belirli konulardaki kanaati anlamına gelen kamuoyu ancak kitle iletişim araçlarından aktarılan bilgiler temelinde oluşur. Eğer bir kitle iletişim aracı toplum genelini ilgilendiren bir konuda kör, sağır, dilsiz ise; bilinçli bir görmezden gelme söz konusu ise toplum bilgi edinemeyecek ve o konuda belli bir kamuoyu oluşması mümkün olmayacaktır. Ya da basın etiğine tamamen aykırı olarak yalan haber yayınlıyorsa kamuoyunun yanlış ve sağlıksız şekilde oluşmasına neden olacaktır. Şu halde medyaya “Dördüncü güç” denilmesindeki gerçeklik ve anlam ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>İdeal bir gazeteden söz edilirken doğru, tam, tarafsız, güncel haberlerden oluşan bir içerik sunması gibi niteliklerden söz edilir. İnsanın olduğu yerde, mutlak bir tarafsızlık söz edilememekle birlikte okuru yanıltmayan, konunun kimi yönlerini görmeyip kimi yönlerini öne çıkararak kamuoyunu yanıltmaya çalışmayan, siyasi ve ekonomik güç odaklarının çıkarlarına uymuyor diye haber değeri olan konuları gizlemeye kalkmayan bir yapıda olması istenir. Her gazete bu etik ilkeye dikkat etmek şartıyla kendi genel yayın politikası doğrultusunda içeriğini oluşturarak hedef kitlesini bilgilendirir. Söz konusu olan Türkiye gibi içeride ve dışarıda düşmanı çok olan, yıkıcı unsurların sürekli aktif ve tetikte olduğu ülkelerde medyanın dördüncü güç olma işlevi daha da önem kazanmaktadır. Türk milletinin kendini ilgilendiren konularda doğru, tam, eksiksiz bilgilendirilmesi, kamuoyunun sağlıklı şekillenmesi bakımından zincirin birinci halkasını oluşturmaktadır.</p>
<p>Bugün Türkiye’de ulusal ve yerel çok sayıda gazete bulunmaktadır. Bunların toplumu doğru bilgilendirebilmesi ve işlevini görev tanımına uygun yerine getirebilmesi için bağımsız olması gerekmektedir. Doğru bilgilendirilmek isteyen, kendisinden bilgi saklanmasını kabul etmeyen toplum gazetesine destek olmak, kredi, teşvik, ilan, reklam verene bağımlı olmadan sadece kendi yararına içerik sunmasına destek olmalıdır. Bugün Türk basınında bu nitelikte yayın organı yeterli değildir ve ulaşabildiği kitle de sağlıklı bir kamuoyu oluşturmaktan uzaktır. Türk toplumu kendini ilgilendiren konularda artık yeni dördüncü güç olan internet medyasındaki alternatif kaynaklardan bilgilenmektedir. Ana akım medya ve bu medya kurumlarına bağlı gazeteler için ticari kaygılar basın meslek ilkelerinin önüne geçmiş durumdadır.</p>
<p>Bununla birlikte geçmişe, 19. Yüzyıl sonlarına gidildiğinde o dönemin ana akım medyası diyebileceğimiz <strong>İkdam </strong>gibi gerçek gazetecilerin çıkardığı gerçek gazeteler olduğu görülmektedir. Bunun önde gelen örneği olan İkdam gazetesi tam 128 yıl önce, 5 Temmuz 1894 tarihinde Ahmet Cevdet Bey tarafından kuruldu. Gerek ulaştığı kitlenin genişliği bakımından, gerekse yazarları bakımından döneminin en büyük gazetesiydi. Kadrosunda Necip Asım, Hüseyin Cahit Yalçın, Veled Çelebi, Ahmet Rasim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şinasi’nin oğlu Şinasi Hikmet, karikatürist Teodor Kasap gibi yazarlar ve çizerler vardı. Çok küçük dizgi hatalarından dolayı dahi gazetelerin cezalandırıldığı II. Abdülhamid’in yoğun sansür ortamında sık sık kapatılma ve para cezalarına rağmen baskı sayısı 40 binler civarında seyretmiştir (İkdam yayın hayatı boyunca tam 48 kere kapatma cezası almıştır. Satış gelirleriyle yaşayan bir gazete için kapatılmak çok ağır bir cezaydı). I. Dünya Savaşı yıllarının basım ve dağıtım zorlukları içinde bile baskı sayısı 25 binin altına hiç inmemiştir. Toplum üzerinde güven ve saygınlık kazanmayı başarmıştır. Başka hiçbir kitle iletişim aracının olmadığı, haberin, güncel bilginin başlıca kaynağının gazeteler olduğu bir dönemde İkdam gazetesinin yazdığı her bir haberin önemi ve etki gücü de artmaktaydı.</p>
<h2>İyi habercilik</h2>
<p>İkdam gazetesinin en güçlü yanlarından biri de imtiyaz sahibi ve başyazarı Ahmet Cevdet Bey’in gazetecilikten yetişmiş kalem ustası bir kişi olmasıydı. Dolayısıyla bu gazetenin başlıca motivasyonu iyi habercilik yapmak, okurları ülkede ve yurt dışında meydana gelen, haber değeri taşıyan konularda doğru bilgilendirmekti.</p>
<p>“<em>Nitekim bu gazetenin ilk sayısında, ilk büyük makaleyi yazan Ahmet Rasim bu üstünlüğü 1921 yılında Vakit gazetesinin 1345. Sayısında şu satırlarla belirtmiştir: ‘Cevdet Bey’i, yani imtiyaz sahibimizi bize sevdiren meslekten yetişme olması idi. Ahmet Cevdet 1884 yılından itibaren Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazarlığa başlamış, bu arada hukuk öğrenimini tamamlamış, İkdam gazetesini çıkardığı tarihe kadar gazetecilikle ilgili çalışmalarını sürdürmüş, Ahmet Mithat Efendi’nin bu gazetesi diğer birçok gazeteci gibi Ahmet Cevdet’e okul olmuştur</em>”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ahmet Cevdet basını milli bir kurum olarak görüyordu. Türk toplumunun eğitilmesinde en önemli görevli olduğunu düşünüyordu. Türk toplumunun okuma alışkanlığı olan, merak eden, bilgiyi talep eden bir yapıda olması gerektiğini, bunu da sağlayacak olanın gazeteler olduğunu savunan bir yazardı. Basına hükümet baskısının, gazeteciler üzerinde polis kontrolünün kabul edilemez olduğunu gazetelerin serbest bir biçimde Türk toplumunu bilgilendirmesi gerektiğini yazılarında dile getiriyordu.</p>
<p>Bu niteliğe günümüz Türk medyasının zamanın İkdam’ı ayarındaki büyük gazetelerinde rastlanmaması düşündürücüdür. Gazetelerin sahipleri gazetecilik ve yazarlıktan yetişme kalem ustaları değil, ticaret adamları olduğu için öncelikleri iyi ve doğru haber yayınlamak, okuru doğru bilgilendirmek değildir. Ticari kaygıları ön plandadır. Bu da gazeteleri ve o gazetelerde görev yapan gazetecileri güvenilir ve saygın olmaktan uzaklaştırmaktadır.</p>
<p>İkdam gazetesi içerik kalitesinin yanı sıra teknik özellikleri ile de Türk basınının öncü gazetelerinden biri olmuştur. Türk basınında ilk rotatif makinesini İkdam kullanmıştır (Baskıyı yapan klişelerin silindir biçimli olmasıyla aynı yönde sürekli bir dönme hareketi sağlanır ve böylece kısa zamanda çok daha fazla ve daha kaliteli baskı yapılır).</p>
<p>İkdam, Türk toplumunun hurafeler ve bilim dışı inanışların esiri olmaktan kurtulmasını da genel yayın politikasının bir parçası olarak benimsemiş, bilim ve teknoloji haberlerine ağırlık vermiştir. Avrupa’da meydana gelen bilimsel ve teknolojik yenilikler hakkında inceleme yazıları yayınlamaya özen göstermiştir.</p>
<h2><strong>Türk gazetesi</strong></h2>
<p>İkdam’ın günümüz ana akım basınında rastlamanın mümkün olmadığı bir önemli özelliği de bu çapta bir gazetenin Türkçü genel yayın politikası ile çıkıyor olmasıydı. Türkçülüğe dair eserlerin başlıca yayın ve tanıtım mecrası İkdam gazetesiydi. Her sayısında başlığın yanında “<em>Her gün neşrolunur siyâsî, ilmî, ticârî Türk gazetedir.”</em> cümlesine yer veriliyordu. “<strong>Türk gazetesi</strong>” vurgusu o güne kadar hiçbir gazetede yer almayan, ilk kez İkdam’ın altını çizdiği bir ifadedir.</p>
<p>Bugün ne üzücüdür ki, (Daha sınırlı bir kitleye ulaşan birkaç gazeteyi hariç tutarsak) Türkçülük, Türk basını tarafından sanki çok uç bir ideolojiymiş, tehlikeli bir fikirmiş gibi algılanıp bu şekilde yansıtılmaya çalışılmaktadır. Düşman işgali altında kalmadan, yok olma tehlikesi ile burun buruna gelmeden Türk olduğunu hatırlamayan, her şey olan ama Türk demeye dili varmayan kitleler de bu yönlendirmeye uyum sağlamaktadır. Oysaki insan bedeni için antikor ne ise Türk milleti için de Türkçülük odur. Bedene giren zararlı, hasta edici, öldürücü maddeleri antikorlar sayesinde yenerken Türk milleti de içeride ve dışarıda bitip tükenmek bilmeyen düşmanlarına karşı ancak Türkçülük sayesinde güçlü ve dirençli olabilecektir.</p>
<p>İkdam gazetesi yayınlandığı dönemde Türklere Türk olduğunu en etkili biçimde hatırlatmış, hatırlatmakla kalmamış, köklerinin sandığından çok daha eski olduğunu göstermiş, Arapça-Farsça sözcüklerle dolu melez bir dil haricinde tamamen kendine özgü bir dili ve yazısı olduğunu göstermiştir. “<em>Türkiye’de Köktürk anıtlarını ilk tanıtan bilim adamı Necip Âsım’dır. İkdam gazetesinin 17 Şubat 1895 tarihli nüshasında, imzasız olarak çıkan ‘Hutût-ı Kadime-i Türkiyye’ (Eski Türk Yazıları) başlıklı uzun makalesinde Necip Âsım Köktürk anıtlarından ve özellikle Köktürk harflerinden ve onların kökeninden bahseder</em>”.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Necip Asım bu yazının ilkel bir yazı olmadığını, ifade gücü yüksek zengin bir dil olduğunu da anlatmıştır. Gerçekten de Türk bengü taşlarındaki ifadeler şiir gibi bir anlatımla Türklük bilincin yerleşip kökleşmesinde çok önemli bir görevi yerine getirmiştir. Orada geçen ifadeler, öğütler ve uyarılar yalnızca kendi dönemi için değil, günümüzde de geçerliliğini korur niteliktedir.</p>
<p>Köklerin sanılandan eski olduğu bilgisi Türk toplumu üzerinde olağanüstü bir etki meydana getirmiş, Türklerin kendine güvenini, “Türküm” demenin gururunu yaşamalarını sağlamıştır. Sade bir Türkçe ile yayınlandığı için toplumun geniş kesimi tarafından okunmuş ve anlaşılmıştır. Zaten ilk sayısındaki sunuş yazısında bu noktaya özellikle dikkat edileceği vaat edilmiş ve gazete sözünde durmuştur. “<em>İkdâm, dilde sadeliği savunan ve kısa cümlelerle net bir Türkçe kullanımına dikkat eden bir gazete olmuştur. Ahmet Cevdet, Türkçe kelimelerin yerine Arapça ve Farsça karşılıklarının kullanılmasına karşı çıkmış ve Türkçe yazmayı hararetle savunmuştur</em>”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>.</p>
<p>Gazetede Necip Asım dışında yazarlar da Türkçenin zamanla unutulup Arapça-Farsça etkisine girilmesini eleştiren yazarlar olmuştur. Gazetede “<em>Türkçenin bu denli gelişmiş halinin zamanla unutulduğundan şikâyet edilmektedir. Selçuklulara kadar Türkçe yazı yazmaya devam edildiği, bu tarihten sonra yazı dilinde Türkçenin kullanılmadığı belirtilmiştir. Karamanlıların Türkçe yazmakla birlikte, dil bilgisi kuralları olarak Arapçayı kullandığını ifade etmiştir. Edebiyatta ise Fars etkisi günden güne artmıştır, demiştir. Recep Beşe, ‘Biz kılıçla Acemlere ne kadar üstün olmuşsak, dilce o denli mağlup olmuşuz’ değerlendirmesini yapmaktadır. Farsça etkisinde yazı yazanların el üstünde tutulduğu, Kâtip Çelebi, İshak Hoca gibi Türkçe yazı yazmaya çabalayanların yüzüne dahi bakılmadığını, sözlerinin bayağı görüldüğünü iddia etmiştir</em>”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>.</p>
<p>İkdam Gazetesi Kurtuluş Savaşı yıllarında da Yakup Kadri Karaosmanoğlu yönetiminde <strong>Mustafa Kemal</strong> ve silah arkadaşlarını destekleyen, mücadelenin önemini ve gerekliliğini Türk toplumuna anlatan bir içerikle yayınlanmıştır. “<em>Millî Mücadele devam ederken Ankara’ya ilk muhabir gönderen ve Millî Mücadeleye kadar millet ve memleket meselelerini işleyen İkdam, bu yıllarda <strong>Mustafa Kemal</strong>’i desteklemiş, savaşın ve yenilginin verdiği acıyı derinden hissetmiş ve bunu halkla paylaşmıştır. Kuva-yı Milliyye’nin teşekkülünde de rol oynamıştır</em>”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>.</p>
<p>İkdam yalnızca Türk basın tarihinde değil, Türk tarihindeki onurlu görevini tamamlayarak 1926 yılında tamamen kapanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> M. Nuri, İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, 2005,  s.285</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Ahmet Bican Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, 2018, s. 152</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Çağatay Benhür-Murat Ardıç, İkdam Gazetesi, s.3</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ali Çakır, Başlangıcından II. Meşrutiyete İkdam Gazetesi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi</p>
<p>Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 2017, s.221-222</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Müzeyyen Buttanrı, İkdam Gazetesinin Kültür Hayatımızdaki Yeri, Şekil ve İçerik Özellikleri (1894-1900) s.82</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/gunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam/">Günlük siyasi Türkçü gazete: İkdam</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/gunluk-siyasi-turkcu-gazete-ikdam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>3 Mayıs Türkçüler günü</title>
		<link>https://millidusunce.com/3-mayis-turkculuk-gunu/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/3-mayis-turkculuk-gunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 May 2022 10:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[10.yıl nutku]]></category>
		<category><![CDATA[3 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[nejdet sançar]]></category>
		<category><![CDATA[reha oğuz türkkan]]></category>
		<category><![CDATA[saraçoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[şükrü saraçoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[türkçüler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[Türkeş]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki Velidi Togan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=39052&#038;preview=true&#038;preview_id=39052</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türklüğün, “Türküm” demenin “olmak veya olmamak” meselesi olduğu her an daha iyi anlaşılmaktadır. Türk milleti tüm milletler içinde en güçlü olmak zorunda olan, en çok dayanışma halinde olması gereken belki de tek millettir. Çünkü içeride ve dışarıda düşmanı asla bitmemektedir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/3-mayis-turkculuk-gunu/">3 Mayıs Türkçüler günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F3-mayis-turkculuk-gunu%2F&amp;linkname=3%20May%C4%B1s%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCler%20g%C3%BCn%C3%BC" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F3-mayis-turkculuk-gunu%2F&amp;linkname=3%20May%C4%B1s%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCler%20g%C3%BCn%C3%BC" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F3-mayis-turkculuk-gunu%2F&amp;linkname=3%20May%C4%B1s%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCler%20g%C3%BCn%C3%BC" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F3-mayis-turkculuk-gunu%2F&amp;linkname=3%20May%C4%B1s%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCler%20g%C3%BCn%C3%BC" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F3-mayis-turkculuk-gunu%2F&#038;title=3%20May%C4%B1s%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCler%20g%C3%BCn%C3%BC" data-a2a-url="https://millidusunce.com/3-mayis-turkculuk-gunu/" data-a2a-title="3 Mayıs Türkçüler günü"></a></p><p>“<em>Ne mutlu Türküm diyene</em>”. Hiçbir sözünü deyim yerindeyse tribünlere oynamak için söylemeyen, her ifadesi kaya gibi sağlam temellere dayanan ulu önder Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda söylediği, her Türkün gönlüne yazması gereken cümle. O sadece içinde bulunduğu zamanın adamı değildi. Tarihin derinlerinde gezen, geleceğin uzak ufkunu gören büyük bir dehaydı. Türklüğün, “Türküm” demenin, başta dil olmak üzere Türklüğe ait her şeyi özenle korumanın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu milletine daima hatırlattı. Yalnızca ölümsüz sözleri değil, mucizeler sığdırdığı kısacık yaşamı da Türklüğün ölüm kalım mücadelesinin büyük destanıydı.</p>
<p>10. Yıl Nutku’nda kalbinden, ciğerinden gelen <em>“Ne mutlu Türküm diyene”</em> haykırışındaki anlamın derinliğini Türk milleti tarih boyunca acı tecrübelerle öğrenmiştir ve öğrenmeye devam etmektedir. Tarih yapan, hatta kimi bilim insanlarına göre tarihi başlatan büyük ve kahraman Türk milleti ne üzücüdür ki zaman zaman yok edici etkilere fazlasıyla açık olabilmektedir. Dilinden, kültüründen, özünden kopmaya fazlasıyla yaktın olmak gibi affedilmez bir zaafa sahiptir. Diğer milletler esir düştükleri, egemenlik altına girdikleri zamanlarda dahi dillerini, özlerini kıskançlıkla korurken, Türkler egemen oldukları zamanlarda bile adeta asimile olmaya hazır durumdadır. Tarihimiz bunun örnekleri ile doludur. Örneğin Ercilasun’un<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> dört kaynaktan örnekler göstererek aktardığına göre Bilge Kağan kale ve surlar yapmak, tapınaklar inşa ederek yerleşik hayata geçmek, Çinliler gibi şehirler ve Budist mabetleri yaptırmak istemiştir. Ancak bilge Tonyukuk verdiği akılcı öğütlerle buna engel olmuş, Türklerin nüfusunun Çinlilere göre çok az olduğunu, kale ve surlar yaparak yerleşik hayata geçersek Çinliler tarafından kolayca yok edileceğimizi söyleyerek Kağan’ı bu yanlıştan geri çevirmiştir.</p>
<p>Tonyukuk gibi bilgeler yakın ve uzak tarihimizde her zaman var olmuş, yanlış yöne gitmekte olan Türk milletine öncü kurt olup doğru yolu göstermiştir. Dağılmaya, yıkıcı unsurlardan etkilenmeye, asimile olmaya, unutmaya yatkın saf Türkleri uyaran, uyandıran, girmek üzere oldukları yok oluş girdabından çıkaran öncü kurtlar Tanrı’nın Türk milletine bahşettiği mucizelerdir. Onlar adlı-adsız kahramanlardır. Cesaret verirler. Sözleri ile yaptıkları ile yaşadıkları ile gaflet içindekileri uyandırırlar. O öncülerden biri de kuşkusuz Nihâl ATSIZ’dır. II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı, her ne kadar savaşa girmemiş olsak da savaşın etkilerinin tüm şiddetiyle hissedildiği bir dönemdir. Türk milleti yine bir yıkım, yok oluş, asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıyadır.</p>
<p>En tehlikeli düşman her zaman olduğu gibi dışarıda olan değil içimizde olanlardır, “içimizdeki şeytanlar”dır. Ulu önderin dediği gibi gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar yine ortaya çıkmıştır. Eğitim kurumları, basın gibi kitleleri, gençleri etkileme imkânı olan konumlara Türklük aleyhtarı komünist isimler getirilmiştir. Yıkıcı, bölücü kişiler cüretlenmiş, türlü taşkınlıklar yapar hale gelmişlerdir. Örneğin eğitimci ve yazar İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun milliyetçilikten de söz edeceği bir konferansında komünist gençler çirkin sloganlar ve davranışlarla, küstah tavırlarla Baltacıoğlu’nu protesto ederler. Bu ve benzeri olaylar giderek artmaktadır.</p>
<p>Atsız’ın bu duruma sessiz kalması düşünülemezdi ve kalmadı da. Çıkardığı Orhun adlı derginin 15. ve 16. Sayılarında dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na iki açık mektup yazar. Nitekim Saraçoğlu 1942 yılında yaptığı bir konuşmada “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” gibi sözler sarf etmiştir. Atsız da buna dayanarak açık mektupları yazmıştır.</p>
<p>İlk mektup bir uyarı niteliğindedir. Ancak ikinci mektup çok daha sert olmuştur. Türk’ün ülkesinde Türk’e düşmanlık eden, Türk ülkesinde Türk’e hainlik edenleri isim isim sıralamış, örnekler vermiş ve ülkeyi yönetenleri uyarmıştır. Yazısında ayrıca Ankara Devlet Konservatuarı hocalarından Sabahattin Ali’nin herkes tarafından komünistliği iyi bilinen bir kişi olduğunu da belirtir.</p>
<p>Mektuplar Atsız’ın o çarpıcı üslubu ile yazıldığı ve hiçbir yıldırmadan çekinmeyen korkusuz kaleminden çıktığı için etkisi de çok şiddetli olur. Tek parti iktidarının göz açtırmayan ikliminde böyle bir çıkış büyük bir heyecan yaratır. Türk tarihindeki sayısız öncü kurttan biri olan Atsız ateşi yakmıştır. Rehavet halindeki Türk milleti uyanmaya başlamıştır. “Ülkenin her yanından Atsız’a tebrik telgraf ve mektupları gelir. Bütün ülkede milli bir heyecan dalgası oluşur ve her tarafı sarar”.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> En küçük muhalif sesin cezalandırıldığı bu zorlu koşullarda Atsız’ı ağır bir bedelin beklediği gün gibi ortadadır. Ancak her devrin adamı değil her devirde adam olan Atsız’ın yıldığı, döndüğü, boyun eğdiği görülmemiştir. Sabahattin Ali, etrafında kendisine akıl verenlerin de teşvikiyle Nihal Atsız’a hakaret davası açar.</p>
<p>26 Nisan 1944 tarihinde ilk duruşma yapılır. Atsız’a destek olmak isteyen gençler salonda izdiham yarattığı için duruşma ertelenir ve o büyük gün gelir. 3 Mayıs 1944 tarihinde ikinci duruşma yapılır. Yine Nihal Atsız’ı destekleyen üniversiteli ve liseli gençler Ankara Adliyesi’nin önünü doldururlar ve Türklük düşmanı, yıkıcı, bölücü hareketleri protesto eden sloganlar atarak Ulus Meydanı’na kadar gelirler. Mesele artık Nihâl Atsız ile Sabahattin Ali arasındaki hakaret davası olmanın çok ötesine geçmiş, Türklüğün, Türkçülüğün uyanış hareketi haline gelmiştir. Türkçülük fikir sahasından çıkmış, meydanın boş olmadığı herkese ilan edilmiştir. Türkçülerin mücadelesinin yalnızca kalemle değil, hareket ile de sürecek kararlılıkta olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>Bu hareket sonucunda Nihal Atsız ve ona yakın bazı kişiler hükümeti devirmek için gizli cemiyet kurmak ve yasadışı gösterilerde bulunmakla suçlanırlar ve tutuklamalar başlar. Üstelik cezalandırılanlar sadece Atsız ve arkadaşları değil, eşleri de olmuştur ki bunun adalet, hak, hukuk kavramları ile ilgisi olmadığı açıktır. Amaç Türklüğü savunan, Türklük için her şeyden vazgeçen bu insanları maddi-manevi yıkmaktır.</p>
<p>Tutuklanan isimler Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan,  Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever, Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu, Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş, Piyade Teğmen Nurullah Barıman, Topçu Asteğmen Zeki Sofuoğlu, Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklıoğlu, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun, İsmet Rasin Tümtürk, Hamza Sadi Özbek, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Cabbar Şenel, Sait Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Hikmet Tanyu, Cihat Savaş Fer, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil olarak sayılabilir. Kendilerini saygıyla anıyoruz. Yaklaşık bir buçuk yıl boyunca tabutluk adı verilen hücrelerde, yerin altındaki korkunç zindanlarda işkenceler ve acılar içinde bırakılan Türkçüler 26 Ekim 1945 tarihinde Askeri Yargıtay’ın önceki kararı bozması ile serbest kalırlar.</p>
<p>Türkçüler o dönem çok ağır bir bedel ödemiş, büyük haksızlığa uğramış, maddi-manevi tarifsiz sıkıntılara katlanmıştır. Ancak zaman en adil yargıçtır. Onun adaleti küçük çıkarların, ihanet içindeki karakter yoksunu insanların sözde adaletinden çok farklıdır. Nitekim bugünden o tarihe bakan nesiller Atsız ve arkadaşlarının davasında ne kadar haklı olduğunu tüm gerçekliği ile görmektedir. Türklüğün, “Türküm” demenin “olmak veya olmamak” meselesi olduğu her an daha iyi anlaşılmaktadır. Türk milleti tüm milletler içinde en güçlü olmak zorunda olan, en çok dayanışma halinde olması gereken belki de tek millettir. Çünkü içeride ve dışarıda düşmanı asla bitmemektedir. Hatta bu dayanışma ve gücün yalnızca Türkiye Türkleri ile kalmaması gerektiğini, bütün Türk dünyasının tek yürek olması gerektiğini, ne kadar bir ve güçlü olursak o kadar dayanıklı olacağımız gerçeğini tarih ve zaman bize anlatmıştır, anlatmaktadır.</p>
<p>3 Mayıs Türkçüler gününü, Türklerin, <em>“Ne mutlu Türküm diyene”</em> diyebilenlerin bu kutlu tarihini Atsız’ın şu sözleri<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ile analım ve kutlayalım:</p>
<p>“<em>Türkçüler dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde için için kemirme var demektir. Türkçü, ülküdaşlarıyla olacak bir geçimsizliğin ülkeye zarar getireceğini bilir</em>”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Ahmet Bican Erculasun, Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları, Dergâh Yayınları, 2016, s. 295</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Ahmet Bican Ercilasun, Atsız Türkçülüğün Mistik Önderi, Panama Yayınları, 2018, s.69</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Nihâl Atsız, Makaleler III, İrfan Yayıncılık, 2015, s. 22</p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v=WrGc7kIhztg&amp;feature=youtu.be" target="_blank" rel="noopener">https://www.youtube.com/watch?v=WrGc7kIhztg&amp;feature=youtu.be</a></p>
<p><a href="https://millidusunce.com/3-mayis-turkculuk-gunu/">3 Mayıs Türkçüler günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/3-mayis-turkculuk-gunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Dünyasının bilge önderlerinden Ebulfez Elçibey</title>
		<link>https://millidusunce.com/turk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/turk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 15:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Azerbaycan Milli Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Ebulfez Elçibey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=34499</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gönüllerde samimi bir sevgi ve saygının haklı sahibi oldu. Adı anıldığı zaman yüzlerde beliren güzel ifade, gönüllerde uyanan güzel duygu ve düşünceler onun en büyük makamı oldu. Ardında onun izinden yürüyen nice nesiller bıraktı.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey/">Türk Dünyasının bilge önderlerinden Ebulfez Elçibey</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%20D%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1n%20bilge%20%C3%B6nderlerinden%20Ebulfez%20El%C3%A7ibey" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%20D%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1n%20bilge%20%C3%B6nderlerinden%20Ebulfez%20El%C3%A7ibey" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%20D%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1n%20bilge%20%C3%B6nderlerinden%20Ebulfez%20El%C3%A7ibey" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%20D%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1n%20bilge%20%C3%B6nderlerinden%20Ebulfez%20El%C3%A7ibey" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey%2F&#038;title=T%C3%BCrk%20D%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1n%20bilge%20%C3%B6nderlerinden%20Ebulfez%20El%C3%A7ibey" data-a2a-url="https://millidusunce.com/turk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey/" data-a2a-title="Türk Dünyasının bilge önderlerinden Ebulfez Elçibey"></a></p><p>Türk dünyası gerek tarih boyunca gerekse şimdiki zamanda yıkıcı, yok edici, kötücül isteklerin hedefi olmuştur. Türk’ün diline, Türk’ün tarihine, Türk’ün adına, kısaca içinde Türk olan her şeye bazı çevrelerde daima sistemli bir düşmanlık ve onu yok etme çabası var olagelmiştir.  Türk’ün son raddeye kadar hareketsiz, durağan kalan yapısı bu düşmanları daha da cüretlendirmiştir. Her yönden ve içeriden saldıran, hastalık gibi yayılan, destek bulan Türk düşmanlığı Türk’ü tarihten silene kadar rahatlamayacaktır. Ancak şu bir gerçektir ki Türk’ü tarihten silmek asla mümkün olmamıştır, mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Başlangıçta hareketsiz, uyuşmuş, gafil görünen Türk milleti, bıçak kemiğe dayanınca tabir yerindeyse çıldırır ve artık o kurtuluş yolunun dönüşü olmaz. Tarihimizde bunun pek çok örneği bulunmaktadır. Böyle zamanlarda ortaya çıkan önderler vardır. Yol gösterir. Türkleri derler, toparlar, öne düşerek Türk’ün cesaretine cesaret katar.<strong>  Ebulfez Elçibey</strong> onlardan biridir.</p>
<h2><strong>Kurdun getirdiği mesaj</strong></h2>
<p>Elçibey’i, davasını yakından tanıyan, bilen Hanım Halilova onun doğumu ile ilgili annesinden öğrendiği şu ilginç bilgiyi aktarmıştır: “<em>Meyransa Hanım’ın aktardığına göre Elçibey Haliloba Yaylası’nda doğuyor. Bu Haliloba, Ulus Dağı’nın bir yaylasıdır. Elçibey’in doğumu sırasında bir kurdun gelip ulumaya başladığı söylenir. O zaman kurdu vurmak isteyenler olduğunda Elçibey’in babası, ‘dokunmayın bu bir elçidir’ diyor. Elçibey doğduktan sonra kurt uzaklaşır</em>”.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Annesi Meyransa Hanım’ın anlatımından yola çıkarak denilebilir ki, Elçibey’in Türk dünyası için yaşayacağı, sonuna kadar bu yolda yürüyeceği, Türk’ün bağımsızlığı ve yükselişi için mücadele edeceği daha doğumunda belli olmuştur.</p>
<p>Ebulfez Elçibey 24 Haziran 1938&#8217;de Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti&#8217;nin Ordubad ilinin Keleki köyünde doğdu. Batı Türkistan Türklerinin SSCB yönetiminde olduğu dönemde dünyaya geldi. Yaşamı boyunca önce Azerbaycan’ın, sonra bütün Türk soylu toplulukların bağımsızlığına kavuşması, sonra giderek bütünleşmesi en büyük ideali oldu. İlkokul ve liseyi Nahçıvan&#8217;da okudu, 1957&#8217;de Azerbaycan Devlet Üniversitesi Doğu Bilimleri Fakültesi Arap Filolojisi Bölümünü kazandı. <em>“Elçibey’in üniversite yılları hem ilmi yönden hem de siyasi yönden yetkinlik kazanıp, bu yönde kendini geliştirdiği yıllar olmuştur. Aynı zamanda bu dönemde </em>(Yusuf  Ziya)<em> Şirvani, (</em>Ziya)<em> Bünyadov ve</em> (Elesker)<em> Mehmedov gibi Türkçülük davasına kendini adamış olan âlimlerle tanışmış, bu sayede Türkçülüğün tarihini, ilmini sağlam şekilde öğrenmiştir”</em>.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Elçibey artık gerçek anlamıyla bir Türkçüdür. Bu yolda hedefe ulaşmak üzere Azerbaycan’ın tarihi ve kökleri ile ilgili gençleri bilgilendirmek için dernekler kurdu, aktif olarak çalıştı. Sovyet rejiminin Azeri, Kazak, Kırgız, Özbek… diye bölüp ayrıştırdığı, uydurulmuş alfabelerle dillerini ayırıp birbiri ile anlaşamaz hâle getirdiği özü bir, soyu bir, dili bir Türk milletine özünü hatırlatmak ve diriltmek onun en büyük dileğiydi.</p>
<p>Mezun olduktan sonra Mısır&#8217;a gönderildi ve orada 1963-1964 yıllarında tercüman olarak görev yaptı. Mısır’da bulunduğu sırada Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, Ahmet Ağaoğlu gibi Türk dünyasının büyük kalemlerini okumuş, Türkçülük ile ilgili fikirleri daha da derinlik kazanmıştır. Ebulfez Elçibey Türk bağımsızlığı ve Türk birliği yolunun savaşçısıdır. Bunun için yaşayacak ve mücadele edecektir.</p>
<p>1965 yılında ülkesine dönen Elçibey Mısır’da kurulan bir Türk devleti olan Tolunoğulları Devleti’ni incelediği doktora tezini yazdı ve akademik hayata başladı. 1968-1975 yıllarında Azerbaycan Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Ülkeleri Tarihi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Aynı zamanda SSCB yönetimindeki Azerbaycan&#8217;ın bağımsızlığı için mücadele ediyordu. Sevilen, saygı duyulan, öncü bir kişilikti. Sözleri etrafında etkili oluyordu. Gençlerde Türkçülük ve bağımsızlık duygusu uyandırmak istiyor ve başarılı oluyordu.</p>
<h2><strong>Siyaset hayatı</strong></h2>
<p>Elçibey, KGB tarafından takibe alınmıştı. 1976 yılında Sovyet rejimine karşı propaganda yaptığı, rejim aleyhtarı çalışmalar yürüttüğü gerekçesiyle tutuklandı ve 1 yıl 7 ay boyunca siyasi tutuklu olarak hapis yattı. 1978&#8217;de şartlı olarak serbest bırakıldı. Hapisle, işkenceyle ya da çıkar vaadiyle yolundan döndürülebilecek kişi değildi. Halkın ona olan güveni ve sevgisi artıyordu.</p>
<p>1988 yılında Azerbaycan Türkleri Sovyet rejimine karşı ayaklanmaya başladı. Karabağ bölgesinin Ermenistan’a verilmesi talepleri vardı. Azerbaycan’daki yerel komünist yönetim de Karabağ konusunda pasif tutum sergiliyordu. Sonunda halk duruma el koydu. Karabağ bölgesi hakkındaki tavrını ve bağımsız yaşamak isteğini bütün dünyaya yüksek sesle ilan etmeye başladı. Kitle halinde gösteriler yapıyorlardı. Elçibey, Sovyet rejimi aleyhtarı bu hareketin önderleri arasındaydı. O ilk defa ulusal düzeyde bir örgütlenme gerektiğini dile getirdi. Bu bağımsızlık hareketi 1989 yılında kurum kimliği kazanarak Azerbaycan Halk Cephesi (AHC) adını aldı. Elçibey AHC başkanı oldu ve mücadelesini politik mecrada sürdürmeye başladı.</p>
<p>Sovyet rejimi altında yıllarca yılmadan, yorulmadan yapılan mücadelenin sonunda o kutlu gün geldi. Özlemle beklenen bağımsızlık gerçek oldu. SSCB&#8217;nin dağılmasının ardından Türk dünyasının üyeleri 1991 yılı boyunca birer birer bağımsızlığını ilan etmeye başladılar. Azerbaycan, 18 Ekim 1991 tarihinde bağımsızlığını resmen ilan etti. Ayaz Muttalibov&#8217;un kısa süren cumhurbaşkanlığının ardından 7 Haziran 1992&#8217;de yapılan seçimlerde Elçibey yüzde 60,9 oyla Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçildi.</p>
<p>Elçibey bağımsız Azerbaycan’ı Türk olan özüne döndürmek için çalışmalara başladı. <em>“Azerbaycan’da başlattıkları ‘yeniden kendine dönüş hareketinde esas olarak Azerbaycan halkının, kendi öz kökünü ve soyunu bilerek ve öğrenerek, Türk milletinin bir parçası olarak mücadelesini bilinçli bir şekilde sürdürmeye dayanan çalışmalara büyük önem verdiklerini kaydederek, Azerbaycan halkının nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu anlayarak hürriyet için mücadelesini devam ettireceğini söylüyordu”</em>.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Öncelikle ordu millî olmalıydı. Elçibey buna büyük önem ve öncelik veriyordu. İlk iş olarak Sovyet ordusunu devre dışı bıraktı. Ardından Azerbaycan’ın kendi parasını tedavüle soktu. Azerbaycan onun cumhurbaşkanlığı döneminde Kiril alfabesinden çıkarak Latin kökenli Türk alfabesine geçti ki bu Türk birliği için atılmış en önemli adımlardan biri oldu. Türkçeyi resmî dil olarak kabul etti. İdealist, kararlı bir dava adamıydı ve yolunda adım adım ilerliyordu.</p>
<p>Ebulfez Elçibey gerek eğitimci kimliği ile gerek devlet adamı kimliği ile hem yılmaz bir savaşçı, hem de bilge bir önder olarak yalnızca Azerbaycan Türklüğünün değil, bütün Türk dünyasının sevgi ve saygısını kazandı. Elçibey’in hayali bütün Türk soylu toplulukların birleşmesiydi. Ancak şu bir gerçek ki Türkiye’ye, Türkiye Türklerine sevgisi başkaydı. Turan’a giden yola Türkiye ve Azerbaycan’ın yakınlığı ile başlamak istiyordu (Onun temelini attığı ve dilediği Türkiye-Azerbaycan işbirliği 30 yıllık Karabağ esaretinin sonunu getirmiştir).</p>
<p>Kardeş Azerbaycan’ın bilge Cumhurbaşkanı, büyük devlet adamı Elçibey ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı (24-27 Haziran 1992). Hayatı boyunca ulu önder <strong>Atatürk’</strong>e büyük bir saygı ve sevgi duymuş olan Elçibey’in Anıtkabir özel defterine yazdığı şu sözler muhteşemdir:</p>
<p>“<strong><em>Ey büyük Türk’ün büyük komutanı, sizi ziyaret etmekle özüm ve milletim adına onur duydum. Senin askerin Elçibey</em></strong>”</p>
<p>Türkiye ziyareti sırasında TBMM’de yaptığı konuşmada da Atatürk’e olan sevgisini özellikle belirtmiş ve yolunun daima onun çizdiği yol olduğunu vurgulamıştır. Elçibey’in Atatürk sevgisinin bir diğer çarpıcı örneğini de Halilova<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> şu şekilde anlatmaktadır: “<em>Elçibey, Mısır’dan dönünce bize iki önemli şey gösterdi. Birisi Kur’an-ı Kerim Kitabı. İlk defa o zaman kutsal kitabımızı gördüm. İkincisi Mustafa Kemâl Atatürk’ün rozeti idi. Bu rozeti Zeki Velidi Togan Elçibey’e hediye etmiş. 1975’te Elçibey KGB tarafından tutuklandığında bir şeye çok üzülmüştü. Diyordu ki: Beni işkenceler üzmedi. En çok üzen şey Atatürk’ün rozetini almaları oldu”</em>.</p>
<p>Elçibey’in kızı Çilenay Aliyeva, babasının Atatürk hakkında “<em>Kalemin gücü yetmiyor Atatürk’ü anlatmaya, ama besteci olsam belki bir senfoni ile anlatabilirdim. Belki bir tek müziğin gücü yeter onu anlatmaya</em>”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> şeklinde konuştuğunu dile getirmektedir.</p>
<p>Şahsi çıkar, makam, mevki ile hiç ilgilenmedi. Türkçülüğün doğal yapısında olan idealistlik, doğru bildiğinden hiçbir koşulda ödün vermemek, iklime göre yön değiştirmemek onun karakteriydi. Hem dava adamı hem de gönül adamıydı. “Politik olmak”, “Politik davranmak” deyimleri ile ifade edilen zemine göre renk değiştirme hâli onda asla olmadı. Türküm dedi, Türk olmakla gurur duydu ve bunu her yerde yüksek sesle söylemekten çekinmedi. Doğru bildiği yoldan asla dönmedi. Bu yüzden ideallerinin tamamını gerçekleştiremeden doğasına çok da uymayan siyaset dünyasından çekildi. Ancak gönüllerde samimi bir sevgi ve saygının haklı sahibi oldu. Adı anıldığı zaman yüzlerde beliren güzel ifade, gönüllerde uyanan güzel duygu ve düşünceler onun en büyük makamı oldu. Ardında onun izinden yürüyen nice nesiller bıraktı.</p>
<p>Ömrünü Azerbaycan’ın bağımsızlığı ve Türk birliğine adayan, bu yolda dönmeksizin, yılmaksızın mücadele eden Elçibey 22 Ağustos 2000 tarihinde, henüz 62 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Kardeş Azerbaycan’ın bilge ve yiğit önderini vefatının 21. yılında saygıyla anıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bey Ebulfez Elçibey Kitabı, Hanım Halilova, Söyleşi: Süleyman H. Arslan, Rıhtım Yayınları, Ankara, 2009, s.19</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> T. Bilgin’den (2016) aktaran: Pınar Yiğit Türker, Türklüğe ve Bağımsızlığa Adanmış Bir Ömür: Ebulfez Elçibey (1938-2000), Er Kişi Elçibey’e Armağan kitabı (Berikan Yayınevi, Ankara 2018) içinde, s. 18.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Dar Geçit-Azerbaycan’ın Demokrasi Yolundaki Çilesi, Dr. Ahmet Ali Arslan, Yeni Düşünce Yayınları, Ankara, 1991, s. 217</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ebulfez Elçibey ile Bağımsızlığa Giden Yol, Prof. Dr. Hanım Halilova, Töre-Devlet Yayınları, İstanbul, 2017, s. 40</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Dilara Çimen, Aramızdan Ayrılışının 18. Yılı Adına Ebulfez Elçibey Anısına Kızı Çilenay Aliyeva ve Damadı Agil Semedbeyli ile Söyleşi, Er Kişi Ebulfez Elçibey’e Armağan kitabı (Berikan Yayınevi, Ankara 2018)  içinde s. 97</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey/">Türk Dünyasının bilge önderlerinden Ebulfez Elçibey</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/turk-dunyasinin-bilge-onderlerinden-ebulfez-elcibey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İkdam Gazetesi</title>
		<link>https://millidusunce.com/ikdam-gazetesi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ikdam-gazetesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Jul 2021 16:56:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=33667</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazetede Necip Asım’dan başka Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim, Veled Çelebi, Recaizade Mahmut Ekrem, Samih Rıfat, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hüseyin Cahit Yalçın gibi güçlü ve etkili kalemler yer almıştır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ikdam-gazetesi/">İkdam Gazetesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fikdam-gazetesi%2F&amp;linkname=%C4%B0kdam%20Gazetesi" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fikdam-gazetesi%2F&amp;linkname=%C4%B0kdam%20Gazetesi" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fikdam-gazetesi%2F&amp;linkname=%C4%B0kdam%20Gazetesi" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fikdam-gazetesi%2F&amp;linkname=%C4%B0kdam%20Gazetesi" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fikdam-gazetesi%2F&#038;title=%C4%B0kdam%20Gazetesi" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ikdam-gazetesi/" data-a2a-title="İkdam Gazetesi"></a></p><p>Türk basın tarihinin en değerli gazetelerinden biri olan İkdam 127 yıl önce bugün, 5 Temmuz 1894 tarihinde yayınlanmaya başladı. İkdam, gazeteciliğin en önemli ilkelerinden biri olan kamu yararını en üst düzeyde yerine getiren bir gazeteydi. Okurlarını yurt içinde ve yurt dışında meydana gelen önemli gelişmeler hakkında bilgilendirmenin yanı sıra milletine kendi adını hatırlatması, Türklük bilinci yaratması bakımından da tarihi bir görevi yerine getiriyordu. İkdam Türk basın tarihinde birinci sayfasında “<strong>Türk gazetesi</strong>” yazısı ile çıkan ilk gazetedir. Bu ifadenin hakkını da sonuna kadar vermiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-33668 size-full" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/07/ikdam.jpg" alt="" width="660" height="435" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/07/ikdam.jpg 660w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/07/ikdam-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 660px) 100vw, 660px" /></strong></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gazetenin kurucusu <strong>Ahmet Cevdet Bey</strong> meslekten yetişme bir gazeteciydi. Kısa bir süre memuriyet hayatı olsa da asıl işi gazetecilikti. Başta Türk basın tarihinin ilkleri olan Takvim-i Vekayi, Tercüman-ı Hakikat gibi gazeteler olmak üzere farklı yayın organlarında çalışmıştı. Deneyimli, azimli, çalışkan bir kalemdi. Çalıştığı yayın organlarında yeteri kadar deneyim ve birikim sahibi olduktan sonra kendi gazetesini çıkarmaya karar verdi. Gazetesini çıkarırken maddi kaygılardan çok idealist bir motivasyon ile yola başlamıştı. O kutlu ülkü, gazetesinde oluşturacağı içerik ile toplumda Türklük bilinci yaratmaktı. Ahmet Cevdet Bey Türk tarihine ve Türk diline büyük ilgi duyduğu için bu konularda çok araştırma yapmış donanımlı bir kişiydi. Genel yayın politikası Türkçülük olan bir gazete ile birikimini okurlarına aktarmak, onlarda bu bilincin uyanmasını sağlamak istiyordu. Topluma Türk tarihinin Osmanlı topraklarından ibaret olmadığını, Türkistan coğrafyasında başlayan ve içinde İlteriş’ten Bilge Kağan’a muhteşem önderlerin destanlar yazdığı köklü bir tarih olduğunu hatırlatmak amacındaydı. Türk dilinin ilk yazılı örneklerinin sanılandan çok daha eskiye dayandığını okurlarına anlatmak, Türklerin ata topraklarında ifade gücü yüksek, zengin bir Türkçe ile konuştuğunu örnekleri ile göstermek istemiş ve isteğini gerçekleştirmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-33669 size-full" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/07/ahmet-cevdet.jpg" alt="" width="347" height="539" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/07/ahmet-cevdet.jpg 347w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/07/ahmet-cevdet-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 347px) 100vw, 347px" /></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Ahmet Cevdet (Oran) Bey</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İkdam’ın yalnızca Türk basın tarihi için değil, Türk tarihi bakımından da en büyük hizmetlerinden biri Türk bengü taşlarını ilk kez duyuran gazete olmasıdır. Gazetenin simge isimlerinden biri olan <strong>Necip Asım</strong> 17 Şubat 1895 tarihli sayıda anıtları Türk toplumuna tanıtmıştır. İmzasız olarak çıkan “<strong>Eski Türk yazıları</strong>” başlıklı makalede anıtlardan, Göktürk harflerinden bahsederken, bu anıtların ve yazının Türklere ait olduğunu vurgulamıştır. Necip Asım yazısında anıtlardaki yazıların Danimarkalı bilgin Thomsen tarafından okunduğunu ve bu yazının Türkçe olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>İkdam’da okurlara çok geniş bir yelpazede bilgi dolu içerik sunulmuştur. Ata topraklarımız Türkistan hakkında bilgiler, Çinliler ile olan ilişkiler, Türk dilinin özellikleri, eski Türk adları gibi konular işlenerek Anadolu’ya gelişten önce de çok büyük bir tarihimiz olduğu ayrıntılarıyla anlatılmıştır. İkdam okurlarına Türk dili ve Tür tarihi konularının dışında da araştırmaya, analize dayanan bilgiler aktarmıştır. Fen bilimlerinden kadınların toplumdaki yerine kadar pek çok konu ile okurlarının ilgisini çekmiştir. Örneğin Avrupa’da kadının toplumda nasıl bir konumu olduğunu anlatarak o dönemde çok da dile getirilmeyen meselelere değinmiştir. Batı’da bilim ve teknik alanında meydana gelen gelişmeler hakkında okuru sıkmayacak bir üslupla bilgiler paylaşılmış, Türk toplumuna uzak bir konu olan Amerika hakkında yazılar yayınlanmıştır. İkdam gazetesi ile okurlar hem kendi çok iyi bilmedikleri tarihlerine, köklerine yolculuk yapmış, hem de dünyanın geri kalanında olan bitenler hakkında ilginç bilgiler öğrenmiştir. İkdam geçmişten geleceğe ufuk açan, toplumun ilerlemesine katkı sunan bir gazetedir.</p>
<p>Gazetede Necip Asım’dan başka Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim, Veled Çelebi, Recaizade Mahmut Ekrem, Samih Rıfat, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hüseyin Cahit Yalçın gibi güçlü ve etkili kalemler yer almıştır. Bu yazarlar bilgiye, belgeye dayanan dolu bir içerik sunarken okurla aynı dili konuşmasını da bilmişlerdir. Örneğin II. Mahmut’un çıkardığı ve dilinin sade bir Türkçe olmasını özellikle istediği Takvim-i Vekayi (1831) bunu bir türlü başaramamış ve bir yüzyıla yaklaşan hayatını toplum tarafından benimsenmeden, devlet desteği ile geçirmiştir. İkdam ise baskı sayısını 40.000 gibi bugün için bile yüksek sayılabilecek bir rakama çıkarmayı başarmıştır. Okurlar kendilerine gurur duyulası bir tarihimiz olduğunu gösteren, Türk dilinin üstünlüğünden söz eden bu gazeteyi sevmiş ve benimsemiştir. İkdam II. Abdülhamid döneminin ağır sansür ortamında zaman zaman kültür sanat gibi konulara daha çok ağırlık vererek bir denge sağlamış, birkaç geçici kapatma cezası dışında uzun süre varlığını sürdürebilmiştir.</p>
<p>Basının görevi toplumun sesi olmaktır. Toplumu ulusal birlik, vatan sevgisi, milli birlik ve dayanışma içinde bütünleştirmeye yönelik olmalıdır. Toplumun isteklerini, beklentilerini, eksikliklerini karar alıcılara duyurmakla ve karar alıcıların her türlü politikası ve tasarrufu hakkında okuru doğru ve tam bilgilendirmekle görevlidir. Basının var oluş nedeni sessizlerin sesi olmaktır. Ekonomik ve siyasi güç odaklarının sesi olan bir yayın organına gazete demek güçtür. Bunlar firmaların çıkardığı tanıtım yayınlarından farksızdır. Bu bakımdan İkdam gerçek bir gazete olmuştur. Toplum yararını, toplumun doğru ve tam bilgilenmesi işlevini yayın hayatı boyunca yerine getirmiştir. Hepsinden önemlisi Türk olan milletin Türklük bilincine uzak olduğu bir dönemde ona adını hatırlatma görevini yerine getirmiştir. İkdam gibi gazetelerin ve onun çizgisindeki kalemlerin ektiği bu tohumlar üzerine <strong>Atatürk</strong> millete yüzyıllar sonra yeniden <strong>Türk</strong> adını vererek ilelebet payidar kalacak Türklüğü bir kez daha tarihe silinmemek üzere yazmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ikdam-gazetesi/">İkdam Gazetesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ikdam-gazetesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzaktaki Kardeşimiz</title>
		<link>https://millidusunce.com/uzaktaki-kardesimiz/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/uzaktaki-kardesimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Jun 2021 20:59:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=33466</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mağcan Cumabay o kadar güçlü bir kalem, o kadar etkili bir kişidir ki düşman onun fiziki varlığını ortadan kaldırmakla onu öldüremeyeceğini bilmektedir. Akıllarda, gönüllerde yaktığı Türklük ateşi daha da yükselmesin diye kimsenin bilmediği yerlere defnedilmiştir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/uzaktaki-kardesimiz/">Uzaktaki Kardeşimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fuzaktaki-kardesimiz%2F&amp;linkname=Uzaktaki%20Karde%C5%9Fimiz" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fuzaktaki-kardesimiz%2F&amp;linkname=Uzaktaki%20Karde%C5%9Fimiz" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fuzaktaki-kardesimiz%2F&amp;linkname=Uzaktaki%20Karde%C5%9Fimiz" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fuzaktaki-kardesimiz%2F&amp;linkname=Uzaktaki%20Karde%C5%9Fimiz" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fuzaktaki-kardesimiz%2F&#038;title=Uzaktaki%20Karde%C5%9Fimiz" data-a2a-url="https://millidusunce.com/uzaktaki-kardesimiz/" data-a2a-title="Uzaktaki Kardeşimiz"></a></p><p>Mağcan Cumabay Türk dünyasının kahramanlarından biridir. Şairliğinin yanı sıra inanmış ve adanmış bir Türkçüdür. Ömrü boyunca Türk birliğinin gerçek olacağından, Turan’ın kurulacağından bir an bile kuşku duymadan yaşamış ve bu uğurda can vermiştir. Yaşamı kahraman sözcüğünün ete kemiğe bürünmüş halidir. Sürgün, işkence, toplama kamplarında yapılan dayanılmaz zulümler onu doğru bildiği yoldan asla çevirememiştir. Ödün vermemiş, eğilmemiş, yılmamıştır. Namık Kemal’in “Vatan Şarkısı” şiirindeki “<em>Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır</em>” ifadesi ne kadar doğrudur! Tarih boyunca hem içeride hem dışarıda düşmanı bol olan Türk’ün yolbaşçısı da çok olmuştur ve hepsinin damarlarında destandaki öncü kurdun kanı dolaşır. Mağcan “Türkistan” şiirinde “<em>Turan’da Türk ateş olup oynamış</em><em>, Türk’ten gayri kimse oddan doğmamış</em>” der çünkü bilir ki ancak ateş ile yoğrulmuş bir millet defalarca yok edilmenin eşiğine gelse de yok olmaz, küllerinden yeniden doğar, alev alır, büyür. Türk bu dünyanın sönmeyen ateşidir ve “<em>İlelebet payidar kalacak</em>”tır.</p>
<p>Mağcan Cumabay bir Kazakistan Türküdür. Ancak onun için Kazak, Kırgız, Başkurt, Özbek gibi ayrımlar yoktur. O bunların Sovyet rejiminin yapay ayırması olduğunu çok iyi bilmekte ve gerçek kurtuluşu, büyüklüğü Türk birliğinde görmektedir. Cumabay’ın “<em>Türkistan</em>” şiiri Türk birliği özlemini en güzel şekilde anlatmaktadır:</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bir adı Türkistan, bir adı Turan</em></p>
<p><em>Bu topraktır Türkoğlu’nu doğuran</em></p>
<p><em>Turan’ın takdiri hep fırtınalı</em></p>
<p><em>Yarısı tufandır, yarısı bayram</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Turan’ın tarihi ateşli rüzgâr</em></p>
<p><em>Harlı alevleri semaya çıkar</em></p>
<p><em>Deniz gibi derin ilham kaynağı</em></p>
<p><em>Bu diyarın suları da efsunkâr</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Mağcan Cumabay 25 Haziran 1893 tarihinde Kuzey Kazakistan’daki Sasıkköl’de doğdu. O sırada Kazakistan Çarlık Rusyasının egemenliği altındaydı. Nice nesiller boyu bağımsızlık özlemi ve mücadelesindeki bir milletin içine doğan Cumabay bu özlemi ve hürriyet aşkını kanında taşıyarak dünyaya geldi. Ailesi okumuş, aydın, bilgili kişilerdi. Onun eğitimi ile hem bizzat ilgilendiler, hem de iyi bir eğitim almasına özen gösterdiler. Cumabay’ın İlk öğretmeni Rus baskısından kaçarak Kazak Türklerine sığınan Başkurt Türkü Akiyet Akanov’du. 1905-1910 yıllarında Kızıljar’daki (Petropavlovsk) ceditci medreseye gitti. Burada da İstanbul’da eğitim gören Muhammed Begişov öğretmeni oldu.  Mağcan böylece daha çocukken öğretmenleri aracılığıyla “Türk dünyası” gerçeği ile tanıştı. Türkiye’yi tanımış olan öğretmeninden dünyada bağımsız yaşayan Türkler olduğunu öğrendi ve bu bağımsızlığın bütün Türk dünyası için gerçekleşmesi isteği içinde daha da şiddetle yanmaya başladı. Cumabay 1910 yılında, on yedi yaşındayken Kazakistan’ın büyük şairi Abay Kunanbayoğlu’ya ithaf ettiği ilk şiirini yazdı. Böylece ozanlık hayatı başladı. Cumabay’ın ana dili Kazak Türkçesi ile yazdığı şiirleri gerek ifade bakımından gerekse dilin kulağa hoş gelen müzikal yapısı bakımından çok etkileyicidir. Örneğin:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Türkistan eki dünya esigi goy</em></p>
<p><em>Türkistan er Türüktin besigi goy</em></p>
<p><em>Temaşa Türkistanday Jerde tuwgan,</em></p>
<p><em>Türüktin Teniri bergen nesibi goy</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1910-1913 yıllarında Ufa’daki Galiye Medresesi’nde eğitim gördü. Burada bilgisi ve yeteneği ile hocası Galimcan İbrahimov’un dikkatini çekti. Onun desteklemesi ile ilk kitabı Şolpan’ı yayınladı. Daha sonra Omsk Öğretmen Okulu’na girdi ve 1916 yılında buradan üstün başarı ile mezun oldu.</p>
<p>Mağcan Cumabay hem bir eğitimci, hem bir ozan hem de Türkçülüğün, Türk birliği ve bağımsızlığının aktif bir savunucusuydu. Şiirlerinde Türklerin uyanışını, bağımsızlığa kavuşacağı kutlu günleri anlatmış, Turan’dan, Türk birliğinden söz etmiştir. Rus zulmü altındaki Türklerin cesaretlenmesinde, davaya inanmasında ve harekete geçmesinde çok etkili olmuştur.</p>
<p>Cumabay 1917’de Türklerin bağımsızlığı için mücadele eden Alaş siyasi hareketine katıldı. Alaş Hükümeti Milli Meclisi Eğitim Komisyonu’nda çalıştı. Gerek edebi gücü, gerekse siyasi yaşamındaki aktif rolü Sovyet rejimini rahatsız ediyordu. 1918 yılında tutuklandı ve dört ay hapis yattı. 1919’da Alaş Orda hükümeti sona erdi. Cumabay 1923 yılına kadar süreli yayınlarda çalışarak fikirlerini Türk dünyasına duyurmaya çalıştı. Bostandık, Tuvı, Ak Jol gibi gazetelerde, Şolpan ve Sana gibi dergilerde yazılar yazdı. Bu arada şiir yazmaya da devam etti. 1923-1927 arasında Moskova Edebiyat ve Sanat Enstitüsü’nde eğitim gördüğü dönemde edebi hayatı çok verimli geçti. Ancak diğer yandan yalnızlaşıyordu da. Rejimin baskısı onun Türklük bilinci aşılayan şiirlerini, yazılarını ve hareketlerini dikkatle izliyor, etrafındakileri de kimi zaman tehdit, kimi zaman türlü vaatlerle ondan uzaklaştırıyordu. Ancak ne yalnız kalmak, ne de zulme uğramak onu yıldıracak, durduracak değildi.</p>
<p>1929’da rejim karşıtlığı ve Türk milliyetçiliği yaptığı gerekçesi ile tekrar tutuklandı ve 10 yıl hapis cezası verildi. Hapis hayatı çok korkunç koşullarda geçiyordu. Islah kampında ağır şartlarda çalıştırılıyordu. Ancak kendisinin de dediği gibi Türk oddan (ateşten) doğmuştu ve manevi gücü bu denli yüksek olan kişinin maddi varlığına verilen zarar onu korkutmuyor, yıldırmıyordu. Orada da şiirler yazmaya devam etti. 1935 yılında Rus yazar Maksim Gorki’nin desteği ile hapisten çıkması mümkün oldu. Gorki’nin bu desteği vermesinde Cumabay’ın üstün bir şair olması etkiliydi. Bu durumu Dr. Yakup Ömeroğlu, Cumabay’ın konu edildiği bir TV programında şu şekilde anlatmıştır: “<em>Onun edebiyattaki büyüklüğü Gorki gibi dönemin Sovyet şairleri tarafından da takdir ediliyordu. Nitekim Mağcan Stalin rejimi tarafından tutuklandığında Gorki tavassut edip onun çalışma kampından kurtulmasına vesile oluyor. Gorki’nin Mağcan’a olan alakası, Mağcan’ın şiirdeki büyüklüğüne hürmetinden dolayı. Mağcan ayrıca politikası olan bir şair. Gorki Sovyet sistemi için bir edebiyat yaklaşımı, yazarların rolünü belirleyen bir bildiri hazırlıyor ve Sovyet dönemindeki edebiyat Gorki’nin bu tezine uygun olarak şekillendiriliyor. Gorki’nin bu metni yayınlanmadan Mağcan milli edebiyatın nasıl olması gerektiğine dair bir bildiri yayınlıyor ve Kazak yazarlarının, şairlerinin pek çoğu daha sonra bu bildiriyi desteklediklerini açıklıyorlar”.</em> Bugün Türkiye’de pek çok kişi Gorki’yi tanımaktadır. Bununla birlikte onu toplum üzerinde meydana getirdiği güçlü etki ve edebi gücü ile etkileyen Mağcan hak ettiği kadar tanınmakta mıdır?</p>
<p>Cumabay hapisten çıkmıştır ancak hiçbir zaman tam anlamıyla hürriyetine kavuşamamış, ölüm onu adım adım izlemiştir. O zaten bunu bilerek yaşamıştır. Sovyet rejiminin onun Türk birliği ve Türk bağımsızlığını savunan güçlü kalemine tahammül etmesini beklemesi elbette mümkün değildir. Onun için önemli olan Türkçülük fikrinin, bağımsızlık ve Türk birliği fikrinin yaşaması ve yayılmasıdır. Bunun bir gün gerçek olacağını bilmekte, kendi yaşamını düşünmemektedir. Hapisten çıktıktan sonra 1937’ye kadar öğretmenlik yapar ancak bunun uzun sürmeyeceği bellidir. Stalin’in katliamları sırasında, 30 Aralık 1937 tarihinde tekrar tutuklanır. Bu kez artık dönüş olmayacaktır. Adaletsizlik örneği, insanlık tarihinin yüz karası bir yargılama ile idam cezası alır ve Türklüğe, Türk birliğine, Türk bağımsızlığına adadığı o kutlu ömrü kurşuna dizilerek son bulur. Tarih 19 Mart 1938’dir.</p>
<p>Mağcan Cumabay o kadar güçlü bir kalem, o kadar etkili bir kişidir ki düşman onun fiziki varlığını ortadan kaldırmakla onu öldüremeyeceğini bilmektedir. Akıllarda, gönüllerde yaktığı Türklük ateşi daha da yükselmesin diye kimsenin bilmediği yerlere defnedilmiştir. Değil şiirlerini okumak, kitaplarını bulundurmak, adını anmak bile yasak edilmiştir. Ancak tarih defalarca göstermiştir ki Türklük ateşi sönmez. Mağcan’ın adı da, şiirleri de asla unutulmadı. Saygıyla anılan sayısız Türk kahramanından biri olarak tarihteki ve gönüllerdeki ebedi yerini aldı.</p>
<p>Son olarak Türkiye Türklerine düşman işgali yıllarında destek olmak için, ayrı gayrı olmadığını, bir olduğumuzu bir kez daha dünyaya haykırmak için yazdığı “<em>Uzaktaki Kardeşime</em>” adlı muhteşem şiirini paylaşalım ve doğumunun 128. yılında uzaktaki kardeşimizi saygıyla hatırlayalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>UZAKTAKİ KARDEŞİME</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Uzaklarda azap çeken kardeşim</em></p>
<p><em>Lale gibi boyun büken kardeşim</em></p>
<p><em>Kuşatılmış zalim düşman içinde </em></p>
<p><em>Sel gibi gözyaşı döken kardeşim</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ufkuna karanlık çöken kardeşim</em></p>
<p><em>Ömür boyu cefa çeken kardeşim</em></p>
<p><em>Diri diri derinizi yüzerler</em></p>
<p><em>Ağır işkenceden bıkan kardeşim</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Anamız değil miydi altın Altay</em></p>
<p><em>Oynaşır dururduk iki deli tay</em></p>
<p><em>Onun kucağında, yaylalarında</em></p>
<p><em>Aydınlık yüzümüz sanki dolunay</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Boyalı altın aşık atmadık mı?</em></p>
<p><em>Bir döşekte tepişip yatmadık mı?</em></p>
<p><em>Altay adlı anamızın sütünden,</em></p>
<p><em>Birlikte emip birlikte tatmadık mı?</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Dağların bağrından billur pınarlar</em></p>
<p><em>Şırıl şırıl bizim için akarlar</em></p>
<p><em>Sularından kuşlar, koyunlar içer</em></p>
<p><em>İstersek hazırdı Burak’la Tulpar</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Altayların altın suyundan içtin</em></p>
<p><em>Zamanla bir yiğit parsa dönüştün</em></p>
<p><em>Akdeniz’le Karadeniz ardına</em></p>
<p><em>Kardeşini burada bırakıp göçtün</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ben kaldım burada yavru kuş gibi</em></p>
<p><em>Sanki kanadından vurulmuş gibi</em></p>
<p><em>Yol gösteren, kanat geren kalmadı</em></p>
<p><em>Avcılar peşimde kor ateş gibi</em></p>
<p><em>Yavru yüreğime bir ok saplandı</em></p>
<p><em>Yanım, yörem al kanımla sulandı</em></p>
<p><em>Kalmışım burada halsiz mecalsiz</em></p>
<p><em>Atıldım zindana kapı kapandı</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Görmüyorum artık kırı obayı</em></p>
<p><em>Gündüz günü, gece gümüşten ayı</em></p>
<p><em>Kundaklayıp has ipeğe sarardı</em></p>
<p><em>Esirgeyen altın anam Altay’ı</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ayrıldık mı kuzu gibi sürüden</em></p>
<p><em>Yağmur gibi yağdın oktan, çeriden</em></p>
<p><em>Pars yüreği er Türkümün yüreği</em></p>
<p><em>Korkar olduk şimdi cinden periden</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Hürriyete âşık olan Türk hani</em></p>
<p><em>Gerçekten hasta mı dondu mu kanı</em></p>
<p><em>İçindeki harlı ateş söndü mü?</em></p>
<p><em>Kim söndürür o ebedi volkanı</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sen orada, ben burada uzakta</em></p>
<p><em>Kaygımızdan kan kusarız uzakta</em></p>
<p><em>Layık mı kul olmak yekin gidelim</em></p>
<p><em>Ata mirasımız o altın tahta</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>Mağcan Cumabay, Uzaktaki Kardeşime, Çeviren: Ali Akbaş, Bengü Yayınları, 2018</p>
<p>Feyzullah Budak, Mağcan Ölümü Öldüren Ozan, Ata Yurt Yayınevi, 2020</p>
<p>Feyzullah Budak, Altay’daki Yüreğim: Mağcan Cumabay’a Cevap, Manas Yayıncılık, 2006</p>
<p><iframe title="Uzaktaki Kardeşime: Mağjan Cumabay (Jumabayulı)" width="1140" height="641" src="https://www.youtube.com/embed/Qxh1kujWdn4?start=9&#038;feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/uzaktaki-kardesimiz/">Uzaktaki Kardeşimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/uzaktaki-kardesimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>18 Mayıs 1944</title>
		<link>https://millidusunce.com/18-mayis-1944/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/18-mayis-1944/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 May 2021 20:59:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=32680</guid>

					<description><![CDATA[<p>Onlar da insandı. Ötekiler. Türkler. 1944 yılında sürgün edilen Kırım Türkleri vatanlarına dönecekleri umudunu hiç kaybetmedi. Kimileri döndü, kimileri vatan hasreti içinde...</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/18-mayis-1944/">18 Mayıs 1944</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F18-mayis-1944%2F&amp;linkname=18%20May%C4%B1s%201944" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F18-mayis-1944%2F&amp;linkname=18%20May%C4%B1s%201944" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F18-mayis-1944%2F&amp;linkname=18%20May%C4%B1s%201944" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F18-mayis-1944%2F&amp;linkname=18%20May%C4%B1s%201944" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F18-mayis-1944%2F&#038;title=18%20May%C4%B1s%201944" data-a2a-url="https://millidusunce.com/18-mayis-1944/" data-a2a-title="18 Mayıs 1944"></a></p><p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-32681 size-full" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/05/18-Mayis-1944-e1621183274367.jpg" alt="" width="275" height="165" /></p>
<p>Yakın geçmişte kullanılmaya başlanan ve kısa sürede benimsenen bir kavram var: “Öteki”. Herhangi bir toplumda ezilen, hakları yenen, görmezden gelinen, mağdur olan kısacası dezavantajlı durumda olanlar için kullanılan bir sözcük. Öteki ve ötekileştirmek kavramları Türkleri suçlamak için de çokça kullanılıyor. “Türklerin ötekileştirdikleri”, “Türklerin zulmettikleri”, “Türklerin soykırım yaptıkları”, “Türkler tarafından hakları yenilenler” gibi Türk düşmanlığının kapanmak bilmeyen çeşmesinden akan sonsuz zehirler… Oysaki tarihi ve güncel gerçek tüm çarpıcılığı ile şudur ki Türkler birkaç istisna dışında bütün dünyanın ötekisidir. Söz konusu Türk düşmanlığı olduğunda birbirine en uzak cepheler bile derhal birleşir. Pek çoklarının kimliğini ne oldukları değil, Türk olmamaları tanımlar. Türkler tarih boyunca bazen kendi vatanının içinde öteki olmuştur, hor görülmüştür, çoğu zaman da dünyanın geri kalanının başlıca ötekisi olmuştur.</p>
<p>Dünyanın büyük bir kısmı ve içimizdeki “Türkiyeliler” işlenmemiş suçlar için özür dile diye küstah çığlıklar atarken, yıllarca sürgün edilen, öz vatanları elinden alınan, daha sürgün yollarında can veren, soykırıma uğratılan, dilleri yok edilen, uydurma alfabelerle birbiri ile anlaşamaz hale getirilen Türklerden özür dilemek hiç kimsenin aklına gelmez. Türk düşmanlığı en geçer akçedir. Türk’ü suçlayana, iftira atana en büyük uluslararası ödüller verilir. Bütün dünyanın ötekisi, bütün dünyanın yapayalnızı Türk sesini kime duyursun? Yüzyıllardır şarkılarına, şiirlerine, ağıtlarına döker anlatır acısını. 1991 yılında Kırım Tatarlarının ulusal marşı olarak kabul edilen Ant Entkenmen’in sözlerinden bu acı yansımaktadır:</p>
<p><em>Ant etkenmen milletimniñ yarasını sarmağa </em></p>
<p><em>(Ant etmişim milletimin yarasını sarmaya)</em></p>
<p><em>Nasıl bolsun eki qardaş birbirini körmesin? </em></p>
<p><em>(Nasıl olur da, iki kardeş birbirini görmesin?)</em></p>
<p><em>Onlar içün ökünmesem, muğaymasam, yaşasam </em></p>
<p><em>(Onlar için üzülmesem, kaygılanmasam, yaşasam)</em></p>
<p><em>Közlerimden aqqan yaşlar derya-deñiz qan bolsun </em></p>
<p><em>(Gözlerimden akan yaşlar derya deniz kan olsun!)</em></p>
<p>Kırım Türkleri, Karaçay Türkleri,  Ahıska Türkleri, Uygur Türkleri, Balkan Türkleri… Aynı heybetli ağacın kolları, dalları. Bir yandan içeriden kurtlar kemirir, bir yandan eli baltalı, ruhu karanlık yabancı eller davranır, yine de yıkamazlar Türk adlı ulu çınarı. Bir Karaçay atasözü “<em>Cangız taşdan kala bolmaz</em>” yani “<em>Yalnız taştan kale olmaz</em>” der. Bu atasözünü Türk düşmanları o kadar iyi bilmektedir ki, Türkler birleşip yıkılmaz bir kale haline gelmesin diye uğraşır dururlar.</p>
<p>Bugün, 18 Mayıs 2021. Kırım Türklerinin sürgün edilişinin 77. yıldönümü. Kırım Türkleri ki, Türklük bilincini, Türk birliği bilincini; Turan gerçeğini ilk uyandıran öncüleri yetiştirmiştir. “<em>Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik</em>” diyerek Kızılelma’ya giden yolu en güzel şekilde, tek cümle ile zihinlerde, yüreklerde yakan Gaspıralı İsmail Bey gibi öncüler hep Kırım Türküdür.</p>
<p>Kırım sürgününü ana hatları ile hatırlamak gerekirse:</p>
<p>1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nı bitiren Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldı.</p>
<p>1783 yılında Rusya Kırım’ı işgal etti. Türk toprağı Kırım, Rusya’nın bir vilayeti haline geldi. Kırım Türkleri ağır baskı altında kaldı ve göç etmeye başladı.</p>
<p>1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Kırım Nazi Almanya’sının kontrolüne girdi. Ruslar Kırım’ı Almanlardan geri aldı. Rus üniforması ile Almanlara karşı savaşan Kırım Türkleri savaşın sonlarına doğru Alman üniforması ile Ruslara karşı Türkistan hayalleri ile savaşmıştı. Rusya Kırım Türklerini Almanlar ile işbirliği yapmakla suçladı. Kırım Türkleri korkunç bir zulme uğradı. Toplu olarak kurşuna dizilmekten asılmaya kadar en korkunç şekilde katledildiler. Daha sonra Kırım’dan tamamen sürülmelerine karar verildi.</p>
<p>18 Mayıs 1944 tarihinde Stalin’in bir kararnamesi ile sabaha karşı 250 bine yakın Kırım Türkü hayvan vagonlarına doldurularak Orta Asya’nın çeşitli bölgelerine sürgün edildi. Savaşabilecek durumda olan genç ve sağlıklı kişiler Sovyet ordusunda silahaltındaydı. Sürgün edilenler çoğunlukla yaşlılar, kadınlar ve çocuklardı.  Bu vagonlarda koşullar o kadar kötüydü ki pek çok Kırım Türkü daha yolda vefat etti. Nefes almanın bile mümkün olmadığı, içecek bir yudum suyun bulunmadığı bu zülüm treni binlerce Türk’e mezar olmuştu. Bir kısım Kırım Türkü sürgün edildikleri bölgelerde can verdi. Bu gerçek bir soykırımdı.</p>
<p>Kırım Türklerinden boşalan yerlere Ukraynalılar ve Ruslar yerleştirilmeye başlanmıştı. Türk vatanında Türk’ten hiçbir iz bırakmamak, Kırım’ı slavlaştırmak politikası güdülüyordu. 14 Aralık 1944’te alınan bir kararla Kırım’daki bütün Türkçe yer adları Rusça adlarla değiştirilmeye başlandı. Geride kalan evleri, bahçeleri, malları Ruslar tarafından yağmalanmıştı. Buralara yerleştirilen Ruslara yıllarca Kırım Türkleri aleyhinde propaganda yapıldığı için sürgün edilenlere düşmanlık, kin ve nefret ile dolu idiler. Bereketli, güzel Kırım artık yabancıların elindeydi. Ancak bütün bunlara rağmen Türk dünyasında kahramanlar, dava adamları hiç bitmez. Türkler içlerinden çıkardıkları öncü kişiler ile umutlarını, mücadele güçlerini her zaman diri tutmuşlardır. Ömrü zulümler içinde geçen <strong>Mustafa Cemil Kırımoğlu</strong> da bu kahramanlardan biridir. 1944 yılında henüz bebek iken ailesi ile sürgün edilenler arasında yer almıştır. Bütün yaşamını Kırım Türklerinin haklı davasına adamış, bunun için mücadele etmiştir. Hiçbir zulüm onu davasından vazgeçirememiştir. Bu vesile ile bu değerli insana saygılarımızı sunuyoruz.</p>
<p>Yazar <strong>Cengiz Dağcı</strong> “<em>Onlar da İnsandı</em>” adlı romanında Kırım’a yerleştirilen Ruslardan biri olan Pavlenko’nun bir gazete makalesinden söz eder. Pavlenko yazısında Kırım ile ilgili olarak “<em>Yeryüzünde bir cennet buldun da bize verdin Stalin yoldaş! Ömrün uzun olsun</em>!” gibi cümleler yazmıştır. Dağcı romanında:</p>
<p>“<em>Yazıyı okuyorum. Kalbimi, bütün benliğimi sızlatan, çok acı, çok içli şeyler yazıyor. Çenelerim sıkılıyor, gözlerim kararıyor. (…) Ama ağlamıyorum. Haykırmıyorum. (…) Pavlenko yoldaş coşuyor, sevincini yazıyor. Niçin yazmasın, niçin sevinmesin? O da insan değil mi? “Tanrım” diyorum. “Onlar da insan! Acı onlara! Kendileri gibi başkalarının da insan olduklarına inandır onları! Ötekiler, o hayvan gibi sürülüp götürülenler… Onlar da insandı</em>!”</p>
<p>Onlar da insandı. Ötekiler. Türkler. 1944 yılında sürgün edilen Kırım Türkleri vatanlarına dönecekleri umudunu hiç kaybetmedi. Kimileri döndü, kimileri vatan hasreti içinde “<em>Men bu yerde yaşalmadım yaşlığıma toyalmadım Vatanıma hasret kaldım ey güzel Kırım</em>” diyerek bu dünyadan göçtü gitti. Geri dönmemek üzere koptuklarını, ayrı düştüklerini bilerek yaşadılar.</p>
<p>Türk dünyasının bu acı gününü, öz yurtlarından kopartılan Kırım Türklerini sürgünün 77. Yılında derin bir üzüntü ile anıyoruz. Tarihten defalarca aldığımız dersle bir kere daha hatırlıyoruz ki yalnız taştan kale olmaz. Türkler birlik olduğu gün yıkılmaz bir kale olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/18-mayis-1944/">18 Mayıs 1944</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/18-mayis-1944/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nihâl Atsız ve Üç Mayıs</title>
		<link>https://millidusunce.com/nihal-atsiz-ve-uc-mayis/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/nihal-atsiz-ve-uc-mayis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgehan Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 May 2021 09:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=32186</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Böyle bir mahkûmiyetten doğacak şeref, oğluma bırakacağım yegâne mirasın, şeref madalyasının sağlam bir halkası olacaktır”</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/nihal-atsiz-ve-uc-mayis/">Nihâl Atsız ve Üç Mayıs</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fnihal-atsiz-ve-uc-mayis%2F&amp;linkname=Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%20ve%20%C3%9C%C3%A7%20May%C4%B1s" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fnihal-atsiz-ve-uc-mayis%2F&amp;linkname=Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%20ve%20%C3%9C%C3%A7%20May%C4%B1s" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fnihal-atsiz-ve-uc-mayis%2F&amp;linkname=Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%20ve%20%C3%9C%C3%A7%20May%C4%B1s" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fnihal-atsiz-ve-uc-mayis%2F&amp;linkname=Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%20ve%20%C3%9C%C3%A7%20May%C4%B1s" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fnihal-atsiz-ve-uc-mayis%2F&#038;title=Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%20ve%20%C3%9C%C3%A7%20May%C4%B1s" data-a2a-url="https://millidusunce.com/nihal-atsiz-ve-uc-mayis/" data-a2a-title="Nihâl Atsız ve Üç Mayıs"></a></p><p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-32187 size-full" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/05/Nihal-Atsiz-ve-Uc-Mayis.jpg" alt="" width="639" height="390" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/05/Nihal-Atsiz-ve-Uc-Mayis.jpg 639w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/05/Nihal-Atsiz-ve-Uc-Mayis-300x183.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 639px) 100vw, 639px" /></p>
<p>Toplumun büyük çoğunluğu cezalandırılma korkusu ya da ödül beklentisi olmadan doğru davranışı sergileyebilme olgunluğundan çok uzaktır. Örneğin bazı sürücülerin emniyet şeridinden giderek haksız avantaj sağlamasını engelleyen çoğu zaman içindeki eğri/doğru cetveli değil, polise yakalanıp yaptırıma uğrayacağı endişesidir. Cezalandırılma korkusu olmasa rahatlıkla bu ve benzeri bozuk davranışları sergileyecek ve bunda bir sorun görmeyecektir.</p>
<p>Ceza korkusu veya ödül beklentisi insanları doğru bildiğini açık yüreklilikle söylemekten de alıkoyar. Makam, mevki, unvan, yüksek maaş gibi beklentiler inanmadığı şekilde davranmalarına neden olur. Fikirlerinden ödün verir, duygularından ödün verir, sonunda kendine de yabancılaşır. Maskesinden ibaret bir varlığa dönüşür. Maskenin ardındaki karakter ve ruh onu terk etmiştir.</p>
<p>Diğer taraftan insan dışlanmaktan ve yalnız kalmaktan da korkan bir varlıktır. Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann insan psikolojisindeki bu özelliği “Suskunluk Sarmalı” kuramı ile anlatmıştır. Buna göre belli bir fikrin doğruluğuna inanan, o fikri benimseyen bir kişi çoğunluğun başka fikirde olduğunu gördüğü zaman kendi inandığı fikri açıklamaktan vazgeçer ve çoğunluğa uyar. Çünkü yalnız kalmak ve dışlanmak istemez.</p>
<p>Kısaca, insan diğer bütün canlı türleri gibi hayatta kalma dürtüsü yüksek bir varlıktır. Cezadan korkar. Ödüle koşar. Aynı zamanda yalnız kalmak ve dışlanmak da istemez. Bunlar insana dair çok temel özelliklerdir, zaaflardır.</p>
<p>Ancak nadir de olsa tüm bu insana dair, daha doğru bir ifade ile yeteri kadar olgunlaşmamış insana dair özelliklerin gölge düşürmediği kişiler de vardır. Doğru bildiğini açık yüreklilikle dile getirmekten çekinmeyen, her ne olursa olsun sonuna kadar arkasında duran kişiler. En ağır cezaların, hatta belki ölümün bile yolundan çeviremediği kişiler. Ya da çok büyük maddi-manevi çıkar elde etme ihtimallerine tenezzül etmeyecek kişiler. <strong>Nihâl Atsız</strong> onlardan biridir. Kendi hayatından izler taşıyan romanına “Ruh Adam” adını vermesi bu bakımdan anlamlıdır. Kendisi bu dünyanın düşüklüklerinin, insan zaaflarının ulaşamayacağı karakter mertebesine yükselmiş bir kişidir. Bir şiirinde “Dünya denen mezellet”ten, ona olan öfkesinden, bıkkınlığından söz ederken kuşkusuz insana dair düşük davranışları, zaafları, ceza korkusu ve ödül beklentisinin tenezzül ettirdiklerini de kastetmiş olmalıdır. Çünkü o hayatının hiçbir döneminde tenezzül etmemiş ve korkmamıştır.</p>
<p>Eğitim hayatına bakıldığında gerek Askeri Tıbbiye’de gerek İstanbul Darülfünu’nda eğer biraz ödün verebilseydi, eğri bildiğine doğru diyebilseydi, ya da en azından suskunluk sarmalına uyup sessiz kalsaydı hiç kuşku yok ki pek çoklarının özeneceği, her türlü olanağın önüne serileceği bir hayat onu bekliyor olacaktı. Ancak o bile bile ateşe yürüyen bir Ruh Adam’dı. Atsız, kendisi ile özdeş olan Selim Pusat karakterini “<strong>Bu adamda gizli kaynaklardan gelen bir ateş vardı ki onu daima aşırılığa, tehlikeye, kendini harcamaya sürüklüyordu</strong>” şeklinde anlatmaktadır. Roman kahramanının gerçeğe yansıması ise Türk’ün yükselmesi ve büyümesi için, Türk birliği için varlığını adayan bir Atsız’dır. Bugün 77. Yılında andığımız 3 Mayıs 1944, Nihâl Atsız’ın nasıl bir karakter adamı olduğunun destanının yazıldığı bir tarihtir.</p>
<p>3 Mayıs’a götüren süreci ve sonrasını kısaca hatırlamak gerekirse:</p>
<p>Ağustos 1942- Başbakan Şükrü Saraçoğlu Meclis kürsüsünde <em>“Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız”</em> cümlelerinin geçtiği bir konuşma yapar.</p>
<p>1 Mart 1944- Atsız, Başbakan Saraçoğlu’na Orhun Dergisinde ilk açık mektubunu yazar ve örnekler vererek ülkede komünistlerin yıkıcı faaliyetlerde bulunduklarını, üniversitelere kadar girip serbestçe Türklük aleyhinde çalışabildiklerini, taşkınlık yaptıklarını dile getirir.</p>
<p>1 Nisan 1944- Atsız, Başbakan Saraçoğlu’na Orhun dergisinde ikinci açık mektubunu yazar. Bu mektubunda ilkinde sözünü ettiği Türklük düşmanı komünistlerin eğitim sisteminin her kademesine yayıldıklarını isim isim anlatır. Örneğin <em>“Türk değil misiniz, Allah belânızı versin. Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım”</em> diyen bir tarih öğretmeninin varlığından söz eder. Atsız en olağan, en doğru vatandaşlık görevini yapmış, Türk’ün ülkesinde Türk’e düşmanlık eden, Türk ülkesinde Türk’e hainlik edenlere karşı ülkeyi yönetenleri uyarmıştır. Yazısında ayrıca Ankara Devlet Konservatuvarı hocalarından Sabahattin Ali’nin herkes tarafından komünistliği iyi bilinen bir kişi olduğunu belirtir. Sabahattin Ali, Nihal Atsız’a hakaret davası açar.</p>
<p>26 Nisan 1944- İlk duruşma yapılır. Salon aşırı derecede dolduğu için, izlemek isteyenler izdiham yarattığı için duruşma ertelenir.</p>
<p>3 Mayıs 1944- İkinci duruşma günü, Nihal Atsız’ı destekleyen çok sayıda genç Ankara Adliyesi’nin önünü doldurur. Bu gençler Atsız’ı destekleyen, komünizmi, Türklük düşmanı bozguncu hareketleri yeren sloganlar atarak Ulus Meydanı’na kadar gelirler. Pek çok genç gözaltına alınır. Türkçülük fikir sahasından çıkmış, hareket haline gelmiştir.</p>
<p>9 Mayıs 1944- Üçüncü duruşma yapılır. Atsız’ın ödünsüz duruşu savunmasının her satırında kendini gösterir. Mahkûmiyetten kurtulmak için en ufak bir geri dönüş yapmaz, en küçük bir geri adım atmaz. <em>“<strong>Böyle bir mahkûmiyetten doğacak şeref, oğluma bırakacağım yegâne mirasın, şeref madalyasının sağlam bir halkası olacaktır</strong>”</em> der. Ruh Adam’ın en değerli mirası evler, yalılar, araziler, vesaireler değildir. Şereftir.</p>
<p>Atsız-Sabahattin Ali davası biter. Ancak gençlerin Atsız’a destek olmak için yaptıkları hareket çok daha büyük bir davaya neden olmuştur: Irkçılık Turancılık Davası. Nihal Atsız ve ona yakın bazı kişiler Hükümeti devirmek için gizli cemiyetler kurmak ve yasadışı gösterilerde bulunmakla suçlanırlar ve tutuklamalar başlar. Tutuklanan Türkçülere önceden hazırlanmış ifadeleri imzalamaları için ağır işkenceler yapılır. Sadece tutuklananlar değil, bazılarının eşleri de görevlerinden alınarak maddi-manevi yıkıma uğratılırlar.</p>
<p>19 Mayıs 1944- Tutuklamalar sürerken Gençlik ve Spor Bayramı nedeniyle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bir konuşma yapar ve Türkçüleri açıkça hedef alır.</p>
<p>Tutuklanan isimleri anmak gerekirse:</p>
<p><strong>Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever, Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu, Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş, Piyade Teğmen Nurullah Barıman, Topçu Asteğmen Zeki Sofuoğlu, Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklıoğlu, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun, İsmet Rasin Tümtürk, Hamza Sadi Özbek, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan (Tokluoğlu), Cabbar Şenel, Sait Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Hikmet Tanyu, Cihat Savaş Fer, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil.</strong></p>
<p>7 Eylül 1944-Irkçılık Turancılık davası başlar. Atsız savunmasında <em>“<strong>Dünyanın hiçbir yerinde kendi devletini büyütmek isteyenlere vatan haini denmemiştir</strong>”</em> diyerek vatana asıl ihanetin Türklük için yaşayanları cezalandırmak olduğunu anlatmıştır.</p>
<p>29 Mart 1945- 66 duruşmanın ardından dava sona ermiş, karar verilmiştir. Beraat eden bazı tutuklular hariç Nihal Atsız ve yakın çevresindeki Türkçüler dört ila 10 yıl arasında hapis cezasına çarptırılırlar.</p>
<p>26 Ekim 1945- Türkçülerin Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararını temyiz etmesi üzerine Askeri Yargıtay önceki kararı bozar ve tutuklulukları sona erer.</p>
<p>Türklüğü yüceltmek, bütün Türkleri bir ve bütün görmek istemek, ülkedeki Türklük düşmanı unsurlara gereğinin yapılmasını istemek dışında hiçbir suçları olmayan Atsız ve arkadaşlarının hayatından 1,5 yıla yakın bir zaman çalınmıştır. Tabutluk denilen hücrelerde, yerin beş metre altındaki insanlık dışı zindanlarda zulme uğramışlardır. Türkiye’nin en zeki, en bilgili, en donanımlı insanları adi suçlularla aynı kefeye konmuştur. Ancak her zulmün, her kötülüğün aynı güçte bir karşı tepkisi olacaktır. Türkçülere yapılan bu haksızlık Türkçülük fikrinin daha da güçlenmesini, ete kemiğe bürünmesini, harekete geçmesini sağlamıştır.</p>
<p>Yürekli Türk gençlerinin Atsız’a destek olmak için 3 Mayıs günü yaptıkları gösteri <strong><em>dünya denen mezellet</em></strong>teki fiziki varlıkların büyük acılar çekeceği süreci başlatmakla birlikte Türklüğe adanmış dağ gibi karakterlerin, Tanrı Dağı’nda buluşacak soylu ruhların kutlu günü olmuştur. Nihâl Atsız <strong><em>“3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebi ve ilmi sınırları pek aşmayan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayıs’ında birdenbire hareket oluverdi”</em></strong> sözleri ile bugünün önemini belirtmektedir.</p>
<p>Atsız’ın savunmasında sarf ettiği <strong><em>“Beşinci sınıf bir askeri hâkim olan Bay Kazım Alöç bu dünyadan şöylece bir geçip geçecektir. Fakat ben muhteşem anamızın bağrında yani vatan topraklarında yatarken yarınki nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir”</em></strong> sözlerinin ne kadar öngörülü olduğunu bugün yaşayarak görüyoruz.</p>
<p>Nihâl Atsız, kalbi Türk diye atan nesillerin damarlarında dolaşan ateşi yakan öncü isimdir. Edebi eserleri ile fikir yazıları ile ve hepsinden önemlisi yaşamı boyunca sergilediği duruş ile Türklük için yaşayan, Türk birliğine inanmış gençlerin yetişmesinde örnek olmuştur. Ulu Önder <strong>Atatürk</strong>’ün ifade ettiği gibi <strong><em>“Taş kırılır, tunç erir; ama Türklük ebedidir”</em></strong>.</p>
<p><strong>Türklüğü ebediyen var edecek Türkçülerin 3 Mayıs Türkçüler gününü onurla kutluyor, başta Atatürk olmak üzere Nihâl Atsız ve bütün Türkçü büyükleri saygı ile anıyoruz. </strong></p>
<p><strong>Ne mutlu Türk’üm diyene…</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p>Ahmet Bican Ercilasun, Atsız Türkçülüğün Mistik Önderi, Panama Yayınları, 2018</p>
<p>Akkan Suver, Nihâl Atsız, Su Yayınları, 1978</p>
<p>Murat Yılmaz, Irkçılık Turancılık Davası Tefrikası, Umay Yayınları, 2016</p>
<p>Nihal Atsız, Makaleler 1. Cilt, İrfan Yayınları, 2017</p>
<p>Nihal Atsız, Ruh Adam, Ötüken Yayınları, 2017</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/nihal-atsiz-ve-uc-mayis/">Nihâl Atsız ve Üç Mayıs</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/nihal-atsiz-ve-uc-mayis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
