3 Mayıs Türkçüler günü

Türklüğün, “Türküm” demenin “olmak veya olmamak” meselesi olduğu her an daha iyi anlaşılmaktadır. Türk milleti tüm milletler içinde en güçlü olmak zorunda olan, en çok dayanışma halinde olması gereken belki de tek millettir. Çünkü içeride ve dışarıda düşmanı asla bitmemektedir.


Ne mutlu Türküm diyene”. Hiçbir sözünü deyim yerindeyse tribünlere oynamak için söylemeyen, her ifadesi kaya gibi sağlam temellere dayanan ulu önder Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda söylediği, her Türkün gönlüne yazması gereken cümle. O sadece içinde bulunduğu zamanın adamı değildi. Tarihin derinlerinde gezen, geleceğin uzak ufkunu gören büyük bir dehaydı. Türklüğün, “Türküm” demenin, başta dil olmak üzere Türklüğe ait her şeyi özenle korumanın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu milletine daima hatırlattı. Yalnızca ölümsüz sözleri değil, mucizeler sığdırdığı kısacık yaşamı da Türklüğün ölüm kalım mücadelesinin büyük destanıydı.

10. Yıl Nutku’nda kalbinden, ciğerinden gelen “Ne mutlu Türküm diyene” haykırışındaki anlamın derinliğini Türk milleti tarih boyunca acı tecrübelerle öğrenmiştir ve öğrenmeye devam etmektedir. Tarih yapan, hatta kimi bilim insanlarına göre tarihi başlatan büyük ve kahraman Türk milleti ne üzücüdür ki zaman zaman yok edici etkilere fazlasıyla açık olabilmektedir. Dilinden, kültüründen, özünden kopmaya fazlasıyla yaktın olmak gibi affedilmez bir zaafa sahiptir. Diğer milletler esir düştükleri, egemenlik altına girdikleri zamanlarda dahi dillerini, özlerini kıskançlıkla korurken, Türkler egemen oldukları zamanlarda bile adeta asimile olmaya hazır durumdadır. Tarihimiz bunun örnekleri ile doludur. Örneğin Ercilasun’un[1] dört kaynaktan örnekler göstererek aktardığına göre Bilge Kağan kale ve surlar yapmak, tapınaklar inşa ederek yerleşik hayata geçmek, Çinliler gibi şehirler ve Budist mabetleri yaptırmak istemiştir. Ancak bilge Tonyukuk verdiği akılcı öğütlerle buna engel olmuş, Türklerin nüfusunun Çinlilere göre çok az olduğunu, kale ve surlar yaparak yerleşik hayata geçersek Çinliler tarafından kolayca yok edileceğimizi söyleyerek Kağan’ı bu yanlıştan geri çevirmiştir.

Tonyukuk gibi bilgeler yakın ve uzak tarihimizde her zaman var olmuş, yanlış yöne gitmekte olan Türk milletine öncü kurt olup doğru yolu göstermiştir. Dağılmaya, yıkıcı unsurlardan etkilenmeye, asimile olmaya, unutmaya yatkın saf Türkleri uyaran, uyandıran, girmek üzere oldukları yok oluş girdabından çıkaran öncü kurtlar Tanrı’nın Türk milletine bahşettiği mucizelerdir. Onlar adlı-adsız kahramanlardır. Cesaret verirler. Sözleri ile yaptıkları ile yaşadıkları ile gaflet içindekileri uyandırırlar. O öncülerden biri de kuşkusuz Nihâl ATSIZ’dır. II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı, her ne kadar savaşa girmemiş olsak da savaşın etkilerinin tüm şiddetiyle hissedildiği bir dönemdir. Türk milleti yine bir yıkım, yok oluş, asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıyadır.

En tehlikeli düşman her zaman olduğu gibi dışarıda olan değil içimizde olanlardır, “içimizdeki şeytanlar”dır. Ulu önderin dediği gibi gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar yine ortaya çıkmıştır. Eğitim kurumları, basın gibi kitleleri, gençleri etkileme imkânı olan konumlara Türklük aleyhtarı komünist isimler getirilmiştir. Yıkıcı, bölücü kişiler cüretlenmiş, türlü taşkınlıklar yapar hale gelmişlerdir. Örneğin eğitimci ve yazar İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun milliyetçilikten de söz edeceği bir konferansında komünist gençler çirkin sloganlar ve davranışlarla, küstah tavırlarla Baltacıoğlu’nu protesto ederler. Bu ve benzeri olaylar giderek artmaktadır.

Atsız’ın bu duruma sessiz kalması düşünülemezdi ve kalmadı da. Çıkardığı Orhun adlı derginin 15. ve 16. Sayılarında dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na iki açık mektup yazar. Nitekim Saraçoğlu 1942 yılında yaptığı bir konuşmada “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” gibi sözler sarf etmiştir. Atsız da buna dayanarak açık mektupları yazmıştır.

İlk mektup bir uyarı niteliğindedir. Ancak ikinci mektup çok daha sert olmuştur. Türk’ün ülkesinde Türk’e düşmanlık eden, Türk ülkesinde Türk’e hainlik edenleri isim isim sıralamış, örnekler vermiş ve ülkeyi yönetenleri uyarmıştır. Yazısında ayrıca Ankara Devlet Konservatuarı hocalarından Sabahattin Ali’nin herkes tarafından komünistliği iyi bilinen bir kişi olduğunu da belirtir.

Mektuplar Atsız’ın o çarpıcı üslubu ile yazıldığı ve hiçbir yıldırmadan çekinmeyen korkusuz kaleminden çıktığı için etkisi de çok şiddetli olur. Tek parti iktidarının göz açtırmayan ikliminde böyle bir çıkış büyük bir heyecan yaratır. Türk tarihindeki sayısız öncü kurttan biri olan Atsız ateşi yakmıştır. Rehavet halindeki Türk milleti uyanmaya başlamıştır. “Ülkenin her yanından Atsız’a tebrik telgraf ve mektupları gelir. Bütün ülkede milli bir heyecan dalgası oluşur ve her tarafı sarar”.[2] En küçük muhalif sesin cezalandırıldığı bu zorlu koşullarda Atsız’ı ağır bir bedelin beklediği gün gibi ortadadır. Ancak her devrin adamı değil her devirde adam olan Atsız’ın yıldığı, döndüğü, boyun eğdiği görülmemiştir. Sabahattin Ali, etrafında kendisine akıl verenlerin de teşvikiyle Nihal Atsız’a hakaret davası açar.

26 Nisan 1944 tarihinde ilk duruşma yapılır. Atsız’a destek olmak isteyen gençler salonda izdiham yarattığı için duruşma ertelenir ve o büyük gün gelir. 3 Mayıs 1944 tarihinde ikinci duruşma yapılır. Yine Nihal Atsız’ı destekleyen üniversiteli ve liseli gençler Ankara Adliyesi’nin önünü doldururlar ve Türklük düşmanı, yıkıcı, bölücü hareketleri protesto eden sloganlar atarak Ulus Meydanı’na kadar gelirler. Mesele artık Nihâl Atsız ile Sabahattin Ali arasındaki hakaret davası olmanın çok ötesine geçmiş, Türklüğün, Türkçülüğün uyanış hareketi haline gelmiştir. Türkçülük fikir sahasından çıkmış, meydanın boş olmadığı herkese ilan edilmiştir. Türkçülerin mücadelesinin yalnızca kalemle değil, hareket ile de sürecek kararlılıkta olduğu anlaşılmıştır.

Bu hareket sonucunda Nihal Atsız ve ona yakın bazı kişiler hükümeti devirmek için gizli cemiyet kurmak ve yasadışı gösterilerde bulunmakla suçlanırlar ve tutuklamalar başlar. Üstelik cezalandırılanlar sadece Atsız ve arkadaşları değil, eşleri de olmuştur ki bunun adalet, hak, hukuk kavramları ile ilgisi olmadığı açıktır. Amaç Türklüğü savunan, Türklük için her şeyden vazgeçen bu insanları maddi-manevi yıkmaktır.

Tutuklanan isimler Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan,  Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever, Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu, Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş, Piyade Teğmen Nurullah Barıman, Topçu Asteğmen Zeki Sofuoğlu, Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklıoğlu, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun, İsmet Rasin Tümtürk, Hamza Sadi Özbek, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Cabbar Şenel, Sait Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Hikmet Tanyu, Cihat Savaş Fer, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil olarak sayılabilir. Kendilerini saygıyla anıyoruz. Yaklaşık bir buçuk yıl boyunca tabutluk adı verilen hücrelerde, yerin altındaki korkunç zindanlarda işkenceler ve acılar içinde bırakılan Türkçüler 26 Ekim 1945 tarihinde Askeri Yargıtay’ın önceki kararı bozması ile serbest kalırlar.

Türkçüler o dönem çok ağır bir bedel ödemiş, büyük haksızlığa uğramış, maddi-manevi tarifsiz sıkıntılara katlanmıştır. Ancak zaman en adil yargıçtır. Onun adaleti küçük çıkarların, ihanet içindeki karakter yoksunu insanların sözde adaletinden çok farklıdır. Nitekim bugünden o tarihe bakan nesiller Atsız ve arkadaşlarının davasında ne kadar haklı olduğunu tüm gerçekliği ile görmektedir. Türklüğün, “Türküm” demenin “olmak veya olmamak” meselesi olduğu her an daha iyi anlaşılmaktadır. Türk milleti tüm milletler içinde en güçlü olmak zorunda olan, en çok dayanışma halinde olması gereken belki de tek millettir. Çünkü içeride ve dışarıda düşmanı asla bitmemektedir. Hatta bu dayanışma ve gücün yalnızca Türkiye Türkleri ile kalmaması gerektiğini, bütün Türk dünyasının tek yürek olması gerektiğini, ne kadar bir ve güçlü olursak o kadar dayanıklı olacağımız gerçeğini tarih ve zaman bize anlatmıştır, anlatmaktadır.

3 Mayıs Türkçüler gününü, Türklerin, “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilenlerin bu kutlu tarihini Atsız’ın şu sözleri[3] ile analım ve kutlayalım:

Türkçüler dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde için için kemirme var demektir. Türkçü, ülküdaşlarıyla olacak bir geçimsizliğin ülkeye zarar getireceğini bilir

 

[1] Ahmet Bican Erculasun, Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları, Dergâh Yayınları, 2016, s. 295

[2] Ahmet Bican Ercilasun, Atsız Türkçülüğün Mistik Önderi, Panama Yayınları, 2018, s.69

[3] Nihâl Atsız, Makaleler III, İrfan Yayıncılık, 2015, s. 22

https://www.youtube.com/watch?v=WrGc7kIhztg&feature=youtu.be

Yazar

Özgehan Özkan

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar