Ayasofya ve tarihe ihanet – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz Konusu-5: Açık Oturum   • Çağrı: Bize katılın

Ayasofya ve tarihe ihanet

Cumhurbaşkanının kısa bir zaman önce, Ayasofya’yı ne zaman açacaksınız sorusuna “Götürüsünü getirisini hesap etmek lazım” dediği ortada. O zaman şu soruya da cevap vermek gerekir, “Bu kararın siyasî hedefi var mıdır, varsa nedir?”

14 Temmuz 2020
Hakan Paksoy

Ayasofya’nın ne olacağına, nasıl kullanılacağına karar vermek Türk Milletinin egemenlik hakkıdır. Tıpkı 1934 yılında olduğu gibi 2020 yılında da bu hak kullanılmıştır. Bu hususta daha fazla konuşmak abesle iştigaldir.

Müze olarak kullanılması da Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyetinin âli menfaatleri için yapılmıştır. Öyle ideolojik bir “dava uğruna” alınan bir karar değildir. Asla “Tarihe ihanetle” suçlanamaz.

Bu kararı alanlar Türk Milletini, karanlıklarına gömülmek üzereyken, tarihin Gayya Kuyusundan çıkaran kadrodur. Bu çukurun şartları, şimdi, çok kolay telaffuz edilmektedir. Bugün milyonlarca dolarlık kasırlar, evler, ultra modern yatlar, son derece donanımlı arabalar içinde bir el yağda diğer el balda konuşmak çok kolaydır. Hâlbuki binlerce Türk ve Müslüman kadının cariye, erkeklerinin köle olacağı şartların içinden geçilip gelinmiştir. Yani, esfel-i safilinden (Aşağıların aşağısı) çıkılmıştır.

1934 Kararnamesini imzalayan kadro 1877’de başlayan, neredeyse içine doğdukları savaşlar sürecinden, 46 yıl sonra, 1922 yılında sona ulaşmışlardır. Çoğu ev bark olmamış, olanlar da evdeşlerini ve –varsa- çocuklarını emanet edecek birilerini bulup geçmişin akıncı beyleri gibi bilinmezliğe kanatlanmışlardır. Ya devlet başa ya kuzgun leşe diye çıktıkları yolda, ölürsek şehit kalırsak gazi diye vatana adanmışlar topluluğudur. Öyle analarının dantelli masa örtülerine bedenlerini sararak, “Kefenimizle geldik” de dememişlerdir. Bir kısmı kefensiz gömülen bir avuç kahramandan geriye kalanlardır.

“Atarlar tir-i maksudu nedendir yayı bilmezler…” (mi?)*

1923’de Lozan Antlaşması ile bütün dünya tarafından tanınan yeni bir devlet ortaya çıkar. I Cihan Harbi sonrasında daha ortalığın tam olarak durulmadığı bir dönemdir. İki büyük devlet, Avusturya-Macaristan ve Türk Cihan devleti (Osmanlı) parçalanmış, o parçalardan kurulmuş birçok devlet ayakları üzerinde durmaya çalışmaktadır. 42 yıl süren savaşlar kadar, yüzyılı aşkın zamanı ıskalamış olmanın da ağırlığı omuzlara çökmüştür. Sabana koşacak hayvan bulamayınca, erkekler sabanı çekerler. Kadınlar da boş durmaz, onlar da sabanı sürerler.

Bu ağır şartlarda 1933 yılında Hitler iktidara gelmiştir. Ancak Türkiye’nin başında, yaklaşan II Cihan Harbi’ni fark eden bir lider vardır. Savaşlarda pişerek gelmiştir. Yanıldığı veya yanıltıldığı pek vaki değildir. Daha ayakları üzerinde durmaya çalışan devleti korumaya almak için Balkan Antantını (2 Şubat 1934) imzalarlar. Artık savunma hattı, kısmen de olsa, Adriyatik’e tekrar taşınmıştır.

Doğu sınırları da güven altına alınmalıdır. Onun için, Türkiye, İran ve Irak arasında Sadabat Paktı imzalanır. Çalışmalarına 1935’de parafe ile başlanan pakt, 1937’de sonuçlanır. Lozan’da belirlenmiş olan sınırlarımızın (Musul meselesi bağımsız incelenmelidir) güvenliği arttırılmıştır. Cumhurbaşkanının en son Yunanistan ziyaretinde söylediği, “Lozan güncellenmelidir” sözü üzerine mevkidaşı ile girdiği tartışma ve ziyaret sonrasında dönemin Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın “Türkiye’nin değişecek sınırları doğu sınırlarıdır” şeklindeki açıklaması da arşivlerde durmaktadır.

Hatay meselesi de vardır. İskenderun sancağı vatan toprakları dışında kalmıştır. Fransa, işgali altındaki Suriye’ye bağımsızlığını verirken İskenderun Sancağından söz etmez. Derhal itiraz edilir ve sonunda, savaş kararlılığı ortaya konarak Hatay, nihayet, 1939’da anavatana katılır. Bugün Suriye’den topraklarımızı tehdit eden teröristlerle birlikte hareket eden ABD’nin hakaret dolu mektubuna muhatap olmaktayız. Adalar (Ege) Denizinde, Aydın ve Muğla illerimize bağlı adalarımız Yunan işgaline terk edilmiş, kilise kurdurulmuştur. Ayasofya Kararı ile tarihe ihanet ettiği söylenen iktidarın, 1936 yılında Türk Bayrağı dikip, plaka çaktığı ve bazılarına da jandarma nöbet kulübesi kurduğu adalara, bugün, Yunan Cumhurbaşkanının ziyaretine ses dahi çıkarılmamakta.

Azınlık vakıfları da büyük bir meseledir. Mevzuata göre vakıfların yeni mal ve mülk edinmeleri mümkün olmadığı hâlde, azınlık vakıfları “veraset” ve” bağış” yoluyla yasayı ihlal etmişlerdir. 2008 yılında yürürlüğe giren 5737 sayılı yeni Vakıflar Kanunu ile Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan bütün düzenlemeler ve 1972 yılındaki Yargıtay kararı yok sayılmıştır. Lozan da ihlal edilmiştir. Lozan’daki “var olan azınlık vakıfları” sınırlandırılması kaldırılarak Osmanlı ve Selçuklu asırları boyunca, hatta daha önceki devirlere gidilmesinin önü açılmıştır.  

Tek başına büyük ve geniş bir konu olan vakıflar meselesi ayrı bir inceleme konusudur. Ama Akdamar Adasındaki kilisenin Türkiye tarafından tamir edilip haç dikilmesi hatırlardan çıkarılmamalı, İstanbul Suriçi ve Fener Patrikhanesi konusu göz ardı edilmemelidir. Bugün Heybeliada Ruhban Okulunun açılacağına dair haberler hiç gündemden düşmemektedir.

Tarihle hesaplaşılmaz

Cumhurbaşkanının kısa bir zaman önce, Ayasofya’yı ne zaman açacaksınız sorusuna “Götürüsünü getirisini hesap etmek lazım” dediği ortada. O zaman şu soruya da cevap vermek gerekir, “Bu kararın siyasî hedefi var mıdır, varsa nedir?”

Bu konularda bir açıklama yapılmalı. Bir kısım medyada yazılanlar ve sosyal mecralarda insanların paylaşımları ile yayımlanan fotoğraflara bakıldığında oldukça tehlikeli denizlere yelken açıldığı anlaşılıyor.  İçte ve dışta yaşanan büyük meselelerin yanına bir de din üzerinden tarihle hesaplaşma görüntüsü onulmaz yaralar açar. Bu gibi yaraların nasıl ve ne kadar zamanda iyileşeceği veya iyileşip iyileşmeyeceği de belli olmaz. Suriye, Irak ve Balkanlar örneği önümüzdedir. 1934 Kararnamesini imzalayanların yaptıkları ile kavga etmektense yaptıklarından örnek alınmalıdır.

* Hayalî Bey’in (1500-1557) Gazel’inden bir mısra. (Maksat oklarını atarlar ancak nedendir ki yayı bilmezler)

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları