Diğer Dergâhlarla Birlikte Hacıbektaş Müzesi Yeniden Hacı Bektaş Veli Dergâhı Olmalıdır – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Atatürk ve Ekonomi (476. Bilgi Şöleni)   • Panele Davet (İstanbul MDM Şubesi)

Diğer Dergâhlarla Birlikte Hacıbektaş Müzesi Yeniden Hacı Bektaş Veli Dergâhı Olmalıdır

* Hacı Bektaş Veli Ve Bektaşilik Kitabı (S. 277-283)   Sadece Aleviler ve Alevilik açısından bakıldığında, dergâhların tamamen kapalı olmasından, Hacı Bektaş Veli Dergâhının müze olarak açılmış olması bile elli yıla yaklaşan bir süre halkı avutmaya yetmiştir. Dergâhın müze olması artık halkı rahatsız etmeye başlamıştır. “Pir Evi”, yeniden Dergâh olarak açılmalı” sesleri şehir şehir, köy köy […]

23 Ocak 2013
Abdülkadir Sezgin

* Hacı Bektaş Veli Ve Bektaşilik Kitabı (S. 277-283)

 

Sadece Aleviler ve Alevilik açısından bakıldığında, dergâhların tamamen kapalı olmasından, Hacı Bektaş Veli Dergâhının müze olarak açılmış olması bile elli yıla yaklaşan bir süre halkı avutmaya yetmiştir.

Dergâhın müze olması artık halkı rahatsız etmeye başlamıştır. “Pir Evi”, yeniden Dergâh olarak açılmalı” sesleri şehir şehir, köy köy her tarafı yankılandırmaya başladı.

Geçen zaman içinde iç ve dış, gizli ve açık her türlü yararlı ve zararlı örgütle tanışan, karışan, kaynaşan; ekonomik, sosyal, ideolojik, stratejik ortaklıklar kuran tarikatlar, alacakları dersleri, mali ve maddi imkânları, taktik ve strtejileri öğrenmiş olarak bu defa farklı şapkalarla meydanı dolduruyorlar.

Bölücü- bozguncu, üniter devletimizin düşmanı örgütlerin bile “Alevi stratejileri” her yerde okunduktan sonra, gelinenleri garipsemek de doğru olmasa gerekir.

Evet, Hacı Bektaş Veli Müzesi mutlaka yeniden tarihi ve kültürel misyonuna dönmeli ve dergâh hâline gelmelidir. Bunda kuşku yoktur.

Ancak, benzer hak ve özgürlükler Alevilikle/Bektaşilikle türdeş olan diğerleri için de olmalıdır.

Anayasamızın 10 maddesine göre, “Herkes, kanun önünde eşittir”.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz”.

Aynı hak mahrumiyeti yaşayanlardan sadece birine hak verilirse, diğerleri de bu anayasa maddesi ne olacak sorusunu soracak ve hepimizi aynı kanun yasaklamıştı. Ne oldu da sadece içimizden birine neden Hak verdiniz?

Sadece bu mağdurlardan, Alevilere hak verilirse de, bunlara imtiyaz verilmiş olmayacak mıdır?

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde “kanun önünde eşitlik” ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Bu kuralı göz ardı edemez.

Demek ki, sadece Alevi meselesi için yapılan “açılım” doğru değildi. Hukuka uygun olmadığı gibi, eşitlik ve adalet ilkelerini de ihlal etmişti. Onun için de hayal kırıklığı meydana getirerek, fiyasko ile sonuçlandı.

Zaten sonuç da ortada: bunca zaman, bunca emek, mali, maddi, sosyal ve kültürel birikim ziyan oldu gitti.

Tabii bu işten siyasi ve mali açıdan kimler ne kadar yararlandı, kime ne menfaat sağladı, sorusu bizim işimiz değil.

 

Alevilik ve Türdeşlerinin Sorunlarının Önündeki engel ve yapılması gerekenler

 

Bu konu ne sadece din, ne sadece siyaset, ne sadece hukuk, ne de sadece stratejik bir mesele değildir. Başka unsurların da bulunduğu karmaşık; karmaşık olduğu kadar da mutlaka halledilmesi gereken bir meseledir.

Bu itibarla da bu konunun farklı başlıklar altında incelenmesi yerinde olacaktır.

 

Tarikatlar Yasaklanmadan Önceki Durum

 

Tarikatlar İslam’ın; felsefi, medenî (şehirli) entelektüel düşünce boyutunu ifade eden İslam tasavvufunun uygulama alanıdır. Bu pencereden bakıldığında tarikatlar dinî bir kurum değil, yaygın eğitim kurumları idi.

3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti’nin ilgası ve Diyanet işleri Reisliği ile Genelkurmay Başkanlığı’nın kurulması hakkında kanunun Diyanet’le ilgili 5. Maddesinde “tekâyâ ve zevâya’nın idaresine şeyh ve sair müstahdeminin tayin ve azillerine Diyanet İşleri Reisi memurdur” hükmü mevcuttu.

Bu uygulama tarikatların fiilen kapatıldığı 31. Aralık 1925 tarihine kadar uygulanmış ve Osmanlı döneminden kalan “Meclis-i Meşayih Nizamnamesi” (Şeyler Meclisi Tüzüğü ile “8” yönetmelik de bu dönemde yürürlükte kalmış ve Cumhuriyet’in mevzuatı arasında yerini almıştı.

1868 tarihinde başlayan ve tarikatların kapandığı 31 Aralık 1925 tarihine kadar da uygulanmış ola bu mevzuat incelendiğinde aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkacaktadır:

  1. Tarikat konusu, İslam tasavvufunun uygulama yerleri olmakla birlikte, tarikatlar dînî kurumlar değil, dünyevî kurumlardır.
  2. Bu sebeple de tarikatlara ilişkin düzenleme yetkisi, şekli ve biçimi dâhil kamu düzenini sağlayan devlete ait bir görevdirŞeyhlik ve Mürşitlik din tebliği (toplumu din konusunda aydınlatma görevi)ne ilişkin temel ilkeler, tarikatlar için de geçerli ilkelerdir.
  3. Tarikatların öncelikle güvenlik, maliye ve din denetimi (dine ve tarikat kurallarına uygunluk denetimi) gibi üç temel denetime tabi olduğu görülür.
  4. Şeyhler ve dervişlerin kayıtlarının tutulduğu ayrı ayrı defterler bulunduğundan, kimin tarikat şeyhi veya üyesi (talip veya derviş) olduğu açıkça ve herkes tarafından bilinebilir.
  5. Devlet kendisine müracaat ederek, elinde Şeyhlik, Dedelik, Çelebilik gibi belgesi olan ve/veya şeyh olmak isteyenleri, öncelikle eğitime tabi tutarak, kendi alanlarında yetiştirme ve bunlar içerisinde bu işi yapabileceklere şeyhlik belgesi vererek yahut şeyh olarak nerede görev yapacağını belirleyerek, tarikata girmek isteyenlerin beklentilerine doğru cevap verilmesini sağlar.
  6. Alevilikten – Nakşîliğe hiçbir tarikatın siyaset yapmasına imkân ve fırsat verilmez. Yani siyaset-tarikat ilişkisi kesilir, ülke gerçekten laikleşmiş olur.

Unutulmamalıdır ki, Osmanlı döneminde tamamı Padişah fermanı ile atanmış Çelebi ve Dedebaba olan Postnişinler dâhil, hiçbir tarikatın başına “dini unvan” verilerek atanmış hiç kimse yoktur. Bu makamlara atananlar “Dergâh Mütevellisi” olarak atanmış, görevden alınmış veya cezalandırılmıştır.

Bu gün herkes şeyh gibi davranıyor ve kendisini de Diyanet İlleri Başkanı’ndan üstün görmüyor mu?

 

Tarikatlar Ebedi Olarak Kapatılmamıştı

 

12 Eylül sonrasında yasaklanan siyasi partilerin serbest bırakılması sonrasında, DSP Genel Başkanı Merhum Bülent ECEVİT’le, Oran’daki evinde yaptığım görüşmede Sayın ECEVİT’in yaptığı açıklama, –hayatta iken– birkaç kere muhtelif yayın organlarında da yayınlanmıştır.

Kendisiyle Alevilik konularını görüştüğümüz Sayın ECEVİT, CHP’den ilk milletvekili olduğunda, CHP Gurup Toplantılarının birinde yaptığı konuşmada;

Tarikatların kapatılmasından sonra, aynı misyonu yerine getirmek üzere kurulan Halkevleri’nin etnografik malzeme, dil ve kültür üzerine, özellikle de türkü derlemelerinde başarılı olduğunu, fakat halkın yaygın eğitiminde başarılı olamadığını, tarikatların ise, yaygın eğitim kurumları olduğunu anlatarak, tarikatlar yeniden açılmalıdır”, konusunu gündeme getirmiş, Genel Sekreter Merhum Kemal SATIR ve arkadaşları kürsüye (Sayın Ecevit’in üstüne) doğru yürümüşler. Merhum İsmet Paşa ortalığı yatıştırmakta zorlanmış.

Daha sonra Sayın ECEVİT’i odasına çağıran Merhum İsmet Paşa:

“ – Biz tarikatları ebedi olarak kapatmadık. Zamanı gelince açılacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, bizim arkadaşlarımız bile bunu henüz anlamamışlar” diye Sayın ECEVİT’in gönlünü almış.

Bu tarihi hatıra, kişisel ve toplumsal hak ve özgürlükler ile sosyo-kültürel gelişmeler Merhum İsmet Paşa’nın belirttiği zamanın geldiğini, hatta biraz da geçtiğini göstermektedir.

Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları’ından alıntı yaparak anlatan Dr. Hayati Bice’de Hamdullah Suphi Tanrı- över’le Atatürk arasında geçen bir hatırayı naklediyor:

Tanrıöver’in Türbelerin Kapatılmasına İtirazı ve Atatürk’ün Sert Yanıtı

‘Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Anıları’nda bu kanunun yasalaştığı Bakanlar Kurulu Toplantısı Tanrıöver’in şu sözleriyle nakledilmektedir:

‘Haber almıştık, Hey’et-i Vekile (Bakanlar Kurulu)’nin bu toplantısına Mustafa Kemal Paşa da iştirak edecek. O’nun Vekiller Hey’eti (Bakanlar Kurulu)’ne gelmesi çok mühim bir mese­lenin konuşulacağına veya ağır bir kanun tasarısının geçiri­leceğine delâlet ederdi.

Muayyen saatte O içeri girdi. Çünkü Vekiller Hey’eti’nin müzakeresine türbelerin kapatılmasına dair olan kanun tasarısı arz olunmuştu. Söz aldım, içtimaa (toplantıya) riyaset eden Mustafa Kemal Paşa’ya sordum:

Hangi Türbeler Kapatılacak?

‘Paşam bu kanunda vuzuhsuz bir nokta mevcut olduğunu zannediyorum. Hangi türbeler mevzuubahis?.. Selâmi Dede, Merkez Efendi, Baba Haydar Türbeleri mi? Yoksa tarihimizi yapan, bize kurtardığınız vatanı bırakan, isimleri milletimizin şe­reflerini teşkil eden tarihî kimseler mi? Bunu lütfen tasrih eder misiniz (açıklığa kavuşturur musunuz)?

O bana bir cümle içinde sert bir bakışla ve dik bir sesle: “Hepsi” dedi, “Bütün türbeler…”

“Paşam başta saydıklarımın türbelerini kapatmak değil, türbeleri temel taşlarına kadar söktürseniz itiraz etmek benim aklımdan geçmez. Fakat öbürleri bize bir vatan bıraktıkları için size bir vatan kurtarmak imkânını veren tarihi­mizin, mazimizin sahibi olan büyük insanlar, onların türbe­leri nasıl kapatılır?

Düşünüyorum: Bizim memleketimiz büyük adamlarını tanımak için ne kadar fakirdir, çaresizdir. Avrupa’da, kendisine benzemek istediğimiz bu diyarda ölmüş büyüklerin adları birer ziyaretgâhtır. Onların elleri sürünen eşya mukaddesat sırasına geçmiştir. Seyranlarda bir baba, bir mektep hocası çocuklarını bir heykelin karşısına götürür, tunca, mermere geçen hizmet sahibinin tercüme-i halini anlatır. Onların müzelerde resimleri teşhir edilmiştir.

Bunlardan hiç biri bizde yok. Koskoca bir mazi göçüp gitmiş, binlerce vatan hadiminin mezar taşlarına yalnız isimleri yazılmış ve başlarına kavuklar veya fesler geçirilmiş. Fa­kat yüzleri yok, bu sebeple yüzlerini tanımak bile muhaldir. Elimizde yalnız bir köşe vardı. Onların türbeleri! Hiç olmaz-yavrularımızı, gençlerimizi bu türbelere götürüyor ve oradaki kemiğin karşısında yine mazi ve tarih hissini veren düşüncelerimizi anlatabiliyorduk. Demek bunların da kapısını artık örtülü bulacağız.”

Mustafa Kemal çok kızmıştı.

Reisimizin (M. Kemal Atatürk) çok kızdığını, sabit bakışından ve çatılmış kaşlarında seyrediyordum.

Başvekil İsmet (İnönü) Paşa seslendi:

“Hamdullah Suphi Bey, buraya gelip oturur musunuz?”

Kenardan bir iskemle çekti. Bana yanında yer verdi, gittim onun yanına oturdum. İsmet Paşa, masanın altından dizime hafif bir yumruk dokundurdu.

Devlet Reisi (M. Kemal Atatürk) hâlâ yü­züme bakıyordu:

“On sene bekle bütün türbeleri sana vereceğim” dedi.

Teessürle mukabele ettim:

“Paşam demek bütün söylediklerim yanlış anlaşıldı. Be­nim hiç bir türbeye ihtiyacım yok. Demin size tarihimizi yapmışlar derken hatırladığım isimlerin sahipleri, çocuklu­ğumdan, gençliğimden beri gönlümde boydan boya uzanma yatıyorlar. Onların türbeleri benim içimdedir.”

Gazi Paşa (M. Kemal Atatürk) diğer arkadaşlarına sordu:

“Başka söz isteyen var mı?”

Söz isteyen olmadı. “O halde reyinize koyuyorum” dedi ve kanuna geçti”. (Dr. Hayati Bice’nin makalesi: http://haber10.com/makale/26274/).

 

Her ne kadar uygulama uzunca sürmüş ise de, bu hatıra bize Atatürk’ün de aklında 677 sayılı kanunla ilgili yasakların geçici bir süre olduğu ve bunun da on yıl gibi düşünüldüğü izlenimi veriyor.

Türbelerle ilgili yasağın tedrici olarak, ufak ufak çok partili demokrasiye geçişle başladığı ve zamanla yapılan değişiklikler ve meydana gelen fiili durumla ortadan kalktığı ise, herkesçe biliniyor.

Şimdi sıra Dergâh, Tekke ve Tarikatlarda…

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları