“Terörsüz Türkiye” diye başladılar, sonra “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” dediler. Artık insanlarda bir algı yaratmışlardı. Terörsüzlük ve millî dayanışma elbette çok güçlü kavramlar. Ama gerçekler, bu kavramlarla örtülemeyecek ve saklanamayacak kadar büyük tehlikeleri içeriyor.
Sonrasında plana sadık kalarak teröristlerle siyasi müzakereye oturdular. Müzakere biraz daha masum aslında; teröristle pazarlığa oturdular demek daha doğru. Peki, pazarlık konusu ne? Tek cevabı var: devletimizin millî egemenliği. Yani Türk Milleti’nin birliği ve bütünlüğü…
Masada planlanan millet sistemi
Arslan Bulut, 14 Eylül tarihli yazısını, “Tom Barrack’ın ‘İsrail bölgede ulus devlet istemiyor. Türkiye de Osmanlı millet sistemine dönmeli’ sözlerine paralel olarak Türkiye merkezli bir ‘Türk-Arap-Kürt Konfederasyonu’nun siyasal altyapısı hazırlanıyor.” diyerek bitirmiş. Arslan Bey çok haklı. Ama buna bir de TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’u eklemek lazım.
Tom Barrack bu sözü ilk olarak 2025’in Haziran ve Temmuz aylarında söyledi. Meclis Başkanı ise 2 Eylül 2023’te Uşak’ta, ÖNDER İmam Hatipliler Kurultayı’nda yaptığı konuşmada, “Osmanlı’nın geçmişte yaptığı millet sistemi üzerinden, o anlayışı yeniden güçlendirerek yolumuza devam edeceğiz” demişti. Osmanlı milleti sistemi dedikleri de padişahın mutlak otoritesi altında kurduğu din ayrımına dayanan idari yapılanmadır. Plan biraz daha açığa çıkıyor, değil mi?
Neyse, biz devam edelim…
Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’in önsözünde şöyle der:
“Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmemiz için her an onunla hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz.” der.
Mazi ile hesaplaşmak ve onu anlamak, sakın tarihle yüzleşmek gibi kaba ve nobran bir anlama büründürülmesin. Büründürülmese de iyi olur; çünkü tarihin, öyle düşünenlerin yüzlerini kızartacak hususlarına işaret edeceğim.
Batı arşivlerinin itirafı
Şimdi Osmanlı millet sistemi dedikleri ucubeye bakalım.
Malum, devletlerin geçmişine resmî belgelerden bakarız. Ben de öyle yapacağım. Bu husus ilk olarak “Siyasi ve İdeolojik Taassup” yazısı için çalışırken dikkatimi çekti.
İlk belgemiz Sevr Antlaşması.
Sevr Antlaşması, Birinci Cihan Harbi sonrası galip devletlerin akbaba gibi çökmeye çalıştığı dönemin eseri. Ama tarihten çok iyi bildikleri Türkler, “Daha bitmedi” demişlerdi. Fakat konumuz atalarımızın kahramanlığı değil. Onu bugün bazılarının inkâr ettiğine bakmamak lazım, bütün insanlık biliyor zaten.
Eşimden başlayarak etrafımdaki herkese aynı soruyu sordum: “Sevr Antlaşması kimler arasında imzalandı?” Aldığım cevap istisnasız “İngiltere vesaire ile Osmanlı arasında…” oldu. Haklıydılar, çünkü eğitimimiz böyle diyordu. Ancak gerçek bu değildi.
Benim “Osmanlı değil Türkiye” düzeltmeme ilk tepkileri, “Ama oradaki Türkiye, coğrafyayı ifade ediyor.” şeklindeydi. İkna olmakta da zorlandılar. Bu da bizim eğitim trajedimiz elbette.
Antlaşmanın başlığı: “TRAITÉ DE PAIX ENTRE LES PUISSANCES ALLIÉES ET ASSOCIÉES ET LA TURQUIE… Müttefik ve Ortak Devletler ile Türkiye Arasındaki Barış Antlaşması”. (Çeviriler yapay zekaya yaptırılmıştır.)
Girişinde de taraflar belirtilirken:
“Bir taraftan işbu muahedede başlıca düvel-i müttefika olarak zikredilen Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya ve işbu başlıca devletlerle birlikte düvel-i müttefikayı teşkil eden Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz, Lehistan, Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven ve Çekoslovakya;
Diğer taraftan Türkiye; …” diyor. (TTK, Antlaşmalar tam metin)
Fransızca orijinal metinlere de bakıldı. Oradaki ifade de devlet anlamındaydı. En önemlisi de Sevr’in tarafı içinde devletimize bağlı Hicaz’ın olması bile “Türkiye Devleti”ni teyit ediyor.
Tarihte geriye doğru giderek başka sayfalara bakalım.
1884-1885 Berlin Konferansı (Afrika toprakları için) metninde de Türk ve Türkiye geçiyor.
1878 Berlin Konferansı’nın (Balkanlar ve Şark meselesi) imzalanan orijinal metni Fransızca. Belgede, “Empire de Turquie: Türkiye İmparatorluğu” ve “Territoire de la Turquie: Türkiye toprakları” ifadeleri var.
1861’de Fransa, İngiltere, İtalya ve Belçika ile ayrı ayrı ticaret (kapitülasyon) anlaşması imzalanmış. Batılılar devlet anlamında “La Turquie” (Türkiye) veya “Gouvernement Ottoman/Turc” (Türk/Osmanlı Hükümeti) ifadelerini kullanmışlardır.
Bu anlaşmaların Osmanlı Türkçesi metinlerinde “Devlet-i Aliyye” ya da “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye” de kullanılmıştır. Ancak her iki taraf da bunu imzalayarak yazılanı kabul etmiştir. Hemen akıllara “Osmanlı’da kimlik krizi vardı zaten” fikri gelebilir. Birincisi, bu düşünce yazıyı başka tarafa götürür; başat konu bu değildir. İkincisi, bu fikir çok da haklı değildir. Niçin mi?
Padişahların mühürlediği Türk kimliği
1856 Paris Antlaşması, Kırım Savaşı’nı sona erdiren, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında; Büyük Britanya, Fransa ve diğer Avrupalı devletlerin katılımıyla 30 Mart 1856 tarihinde imzalanan barış antlaşmasıdır.
Hemen girişinde, “Biz ki Allah’ın lütfuyla Türkistan’ın ve ona dâhil olan tüm ülkelerin ve şehirlerin padişahı… Abdülmecid Han” diye başlayan cümleler, padişahın kendi kimliğiyle ilişkilerini de ortaya koyar.
Osmanlı ve Rusya arasında 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın hakem metni olan İtalyancasında “Sultan dei Turchi (Türklerin Sultanı)”, delegeler için de sık sık “Plenipotenziari Turchi (Türk Temsilcileri)” ifadeleri geçmektedir.
Fransızca metinde de “La Turquie: Türkiye” veya “L’Empire Turc: Türk İmparatorluğu” ifadeleri kullanılmıştır. Antlaşmanın maddelerinde Osmanlı tebaasından veya ordusundan bahsedilirken de “Les Turcs: Türkler” ifadesi vardır.
Kanuni döneminde Frenk gemileri “Türkiye sularında (les mers de Turquie)” dolaşırlar, “Türk limanlarına (les ports de Turquie)” yanaşırlar. Kanuni, “Grand Turc” ya da “Sultans of the Turks”tür.
Efendim, bütün bunlara “Bak, Osmanlı kendisine Türk dememiş, Devlet-i Aliyye demiş” diye itirazlar da gelecektir. Ama bir de imzaların birbirini teyit ettiğini unutmamak gerekir.
Ayrıca son yüzyılda devletin kendisine kimlik arayışları da ortadadır. Hem zamanı ıskalayan hem de kimliğiyle arası bozulan bir devleti, milletinin kimliğinin farkında olanlar ayağa kaldırmıştır.
Bugün egemenliğin sahibi olan Türk Milleti, yeniden kimliğinden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Efendiler; Osmanlı millet sistemi dediğiniz, Türklerdi.
Bunun en son tescilini 30 Ekim 1922’de TBMM kayıtlarında görürsünüz. 307 ve 308 Sayılı TBMM kararları alınırken Meclisteki tartışmaları okumak gerekir.
“Sinop Mebusu Dr. Rıza Nur Bey ile 78 arkadaşının, Osmanlı İmparatorluğunun münkariz olduğuna ve yeni Türkiye Hükümetinin onun vârisi bulunduğuna, Makam-ı Hilâfetin esaretten kurtulacağına dair takriri” vardır.
Teklif sahipleri adına konuşan Rıza Nur:
“Altı yüz senelik bir hukuku saltanattan bahsediyorlar. Hayır efendiler, öyle değil. Tarihi iyi tetkik ediniz. Altı yüz senelik bir hukuku saltanat yok. Dokuz yüz senelik bir hukuku millet vardır ve dokuz yüz seneden ziyade burada bir Türkiye Devleti vardı. Anadolu’da bir Türk Milleti vazıh bir surette mevcuttur. O Hükümet inmiştir; iptida Selçuk Hükümdarıyla başlamıştır. O hanedanı saltanat münkariz olmuştur. Onun yerine Osmanlı Hanedanı saltanatı kaim olmuştur. Bugün o da münkariz olmuştur. Millet kendi Hükümetini kurmuştur. Resmen Türkiye Devleti bu demektir, başka bir şey yoktur; bu takrir bunu tavzihten ibarettir.”.
Bu gerçekten dolayıdır ki 1921 Anayasası’yla birlikte Meclis, Büyük Millet Meclisi iken TBMM olmuş; cumhuriyet ilan edilirken “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti, cumhuriyettir.” denmiştir.
Hiç kimse 1924 öncesine dönelim, 1921 ruhu ile hareket edelim diye ne kendini kandırsın ne de Türk Milletini aldatmaya kalkışsın. Egemenlikle oynamak çelik çomak oynamaya benzemez. Zira bu durumda kurucu ve ebedi Devlet Başkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü devreye girer: “Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.” Türk Milleti de bu konuda tarihin en kadim milletidir.