Kapitülasyonlardan kurtuluş: Kabotaj Kanunu

Büyük Atatürk, “Zaferi, denizi kontrol altında tutan, ihtiyacı olan şeyi, ihtiyacı olduğu zaman, istediği yere ulaştırabilen ülke kazanır.” diyerek, savaşla ve diplomasiyle kazandığımız bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi Kabotaj Kanunu ile perçinledi.


Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi limanları arasında ticaret seferi yapmak ve yolcu taşımak hakkı sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve bu vatandaşların kurduğu şirketlerindir. Evet, tam 95 yıl önce 1 Temmuz 1926’dan itibaren artık yabancı şirketler Türk limanları arasında ulaşım işini yapamayacaktı.

Genel olarak Kabotaj Kanunu adıyla bildiğimiz kanun, bu hakkı sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verdi. Kabotaj hakkı da ülke içinde deniz nakliyatını gerçekleştirme hakkı olarak açıklanabilir.

Bugün bu kanunun çoğunlukla anlaşılmadığına ve hatta zaman zaman küçümsendiğine şahit oluyoruz. Kabotaj Kanunu, aslında Osmanlı döneminden kalma kapitülasyonların tasfiyesinin son halkasıydı. Bu anlamda denebilir ki kanunun arkasında uzun bir mücadele geçmişi vardı.

Kabotaj kanununu anlamak için kapitülasyonlara bir bakmak lazımdır, hatta kapitülasyonları da anlamak lazımdır. Bilindiği üzere kapitülasyonlar Lozan görüşmelerinde en şiddetli konulardan biriydi. O kadar ki görüşmelerin kesilmesi sebepleri arasında yabancı devletlerin kapitülasyon haklarından vaz geçmek istememesi de vardı.

Nedir bu kapitülasyonlar?

Kapitülasyonlar neydi ki iki taraf da bu konuda bu kadar hassastı? Önce bu konu üzerinde durmak gerekiyor. Kapitülasyonlar ülke toprakları üzerinde başka ülke vatandaşlarına tanınan birtakım ayrıcalıklardı. Önce ticari ayrıcalıklar olarak başlamıştı.

Osmanlı söz konusu olduğunda bu tip ayrıcalıkları ilk olarak Fatih devrinde Venedikliler elde etmişti. Daha sonra da Kanuni devrinde Fransızlar bu ayrıcalıklara mazhar oldular. Osmanlıların bu yükseliş devrindeki bu kapitülasyonları, daha sonrakilerle karıştırmamak gerekir. Her zamanki gibi olayları kendi zamanlarının anlayışıyla değerlendirmek lazımdır. Fatih’ten itibaren Osmanlı, bir dünya hâkimiyeti iddiasını güdüyordu. Yani Osmanlı padişahları, kendilerini dünyanın hâkimi görüyorlardı ve bu o dönem için çok da yanlış bir düşünce değildi.[1]

Bu durumda ülke topraklarına gelen yabancılar da dünya hâkimi padişahın yüksek ihsanlarından faydalanma hakkını elde etmiş oluyordu. Yani o dönemin anlayışında bu haklar o dönemin muhtaç yabancılarına bahşedilen lütuflardı.

Diğer yandan eski zamanların anlayışında anlaşmalarda veya -dönemin bakış açısına uygun bir şekilde söylersek- ihsanlarda süreklilik söz konusu değildi. Her bir ihsan, o ihsanı bahşeden padişahın taht ömrüyle sınırlıydı. Yani başa yeni bir padişah geçtiği zaman bu ihsanın yeniden bahşedilmesi gerekiyordu. Genellikle yeni padişah da tahta çıkış töreni veya yabancı bir elçinin kutlama ziyareti esnasında bu ihsanı yeniliyordu. Buna modern öncesi zamanlar diyebiliriz. Görüldüğü gibi o devrin devletler arası ilişkileri bugünkü gibi değildi.[2]

18’inci yüzyıldan itibaren ise durum değişmeye başlayacak, 19. yüzyılda da kahredici bir hâl alacaktır. Artık coğrafi keşifler sonucu yeni ticaret yolları ortaya çıkmış, Avrupalı devletler arasında yeni keşfedilen toprakları sömürgeleştirme yarışı başlamıştı. Diğer yandan Fransız İhtilali ile de hâkimiyetin temsili ailelerden halklara geçiyordu. Bunlardan birinci gelişme Avrupalı devletlerde dünyanın geri kalan topraklarında her türlü kısıtlamadan uzak ticaret hakkı arayışına yöneltti. Daha sonra gelen sanayi devrimi bu sınırsız ticaret ve ayrıcalık hakkını iyice vahşileştirdi. İkinci gelişme ise anlaşma ömürlerini giderek hükümdarların taht ömürlerinin de ötesinde kazanılmış bir hak iddiasını yerleştirmeye başladı.

Kapitülasyonlar Osmanlı’ya nasıl zarar verdi?

Osmanlı açısından baktığımızda, zamanla kapitülasyonların Venedik ve Fransa dışındaki devletlere doğru genişlediği görülür. Esas darbeler ise 19. Yüzyılda gelir. Bu yüzyılda artık, sadece ticari imtiyazlar değil, diğer ekonomik, idari ve adli ayrıcalıklar da yabancı vatandaşlara tanınır. Osmanlı hâlâ kendini büyük görmesine rağmen, bu yüzyılda tanıdığı ayrıcalıklar, artık eskisi gibi muhtaç yabancılara verilen ihsanlar değildi. Bunlar, diplomatik bir baskı sonucu veya kaybedilmiş bir savaş sonucu verilmek zorunda kalınan tavizlerdi. Üstelik artık Avrupalı devletlerce padişahların taht ömürleriyle sınırlı olarak algılanmıyorlardı.

Bütün bu anlatılanlardan daha da fazlası söz konusuydu. Avrupalı şirketler, Osmanlı topraklarında her türlü ekonomik faaliyetlerini yapmak için çoğunlukla kendi vatandaşlarını göndermiyorlardı. Daha avantajlı bir yöntem bulmuşlardı. Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlere temsilcilik vererek işlerini onlar üzerinden yürütüyorlardı. Osmanlı vatandaşı yabancı şirket temsilcilerinin hepsine zamanla o şirketin mensup olduğu ülkenin vatandaşlıkları verildi. Kapitülasyonlarla da yabancı ülke vatandaşlarının adli ayrıcalıkları bulunuyordu ve yabancı mahkemelerde yargılanıyorlardı.

Böylece Osmanlı’nın toprakları üzerinde ülke içinde doğup yetişmiş, ama farklı ülke vatandaşlığına sahip ve bu sayede farklı adli ve ekonomik hakları olan zümreler öbek öbek oluşmaya başladı. Bütün bunlar temelde 19. yüzyılın gelişmeleriydi.

Kapitülasyonlardaki bu gelişmeler ve sanayi devrimi Osmanlı ekonomisine büyük darbe vurdu. Sanayi devrimini ve makineleşmeyi gerçekleştirmiş Avrupa devletleri Osmanlı’nın bir ayda ürettiği ürün miktarını mesela bir haftada üretebiliyorlardı. Bu üretim fazlası onları zaten ekonomik üstünlük sağlıyordu. Fakat kapitülasyonlar bu üstünlüğü katmerli bir hâle getiriyordu. Çünkü bu anlaşmalar sebebiyle Osmanlı artık ithalata ya çok düşük bir vergi uyguluyor ya da hiç vergisiz bu ürünleri kabul ediyordu. Diğer yandan ise yerli bir malın bırakın ihracatını ülke içinde dahi bölge değiştirmesine yönelik vergi uyguluyordu. Yani Osmanlı devrinde bir nevi iç gümrük uygulaması söz konusuydu.

İşte bütün Osmanlı’nın aldığı ve ödeyemediği kredilerle de birleşti ve iflasa yol açtı. Düyun-ı Umumiye idaresi yabancı ülkelerin bu iflas karşısında alacaklarını temin etmek için kurulmuş bir yapıydı. Bu yapıyla artık Osmanlı toprakları üzerinde yabancı devletler adına vergi toplanıyor, bunlar hiç Osmanlı kasasına dahi girmeden doğrudan yabancı ülkeye gidiyordu. Yani mali bağımsızlık Düyun-ı Umumiye ile kaybedilmişti.

Yabancı şirketler

19’uncu yüzyıldaki gelişmelerin bir sonucu da Osmanlı topraklarında artık ülke içi ekonomik faaliyetlerin dahi yabancı şirketler tarafından yapılmasıydı. İşte ülkenin bir limanından diğerine yapılan mal ve yolcu taşımak ve daha birçok faaliyet yabancı şirketlerin eline geçmişti.

Lozan konferansına giden Türk heyeti, böyle bir tarihî hafıza ile o masaya oturdu. Ekonomik bağımsızlığın kaybedilmesinin sonuçta toprak kaybetmeye ve hatta tam istiklali dahi kaybetmeye yol açabileceğini neredeyse bire bir şekilde yaşayıp görmüşlerdi. Bu sebeple birçok konuda kesin kararlı tutumları vardı. İşi zorlaştıran Lozan’da karşı tarafın da kendisi açısından bir tarihî hafızaya sahip olmasıydı. Onlar da yeni parlamaya başlayan Ankara hükümetine karşı da 19. Yüzyılda davrandıkları gibi davranmak istiyorlardı. Tıpkı o zaman olduğu gibi ülke topraklarında sınırsız ticari, adli, ekonomik ve idari ayrıcalıkların devam edeceği hayalini kuruyorlardı. İşte onlar da bu sebeple hassastılar. Nitekim en çetin müzakerelerin kapitülasyonlar üzerinde olduğu biliniyor.

Türk heyeti başında bulunan İsmet (İnönü) Paşa’nın yarım asır sonraki bir konuşması bu müzakerelerin çetinliğini net bir şekilde gözler önüne seriyor:[3]

Lozan konferansında arada (Şubatta) kopma oldu, ayrılma oldu. Meselâ, bahsettim; kapitülasyonların kalkmasını kabul etmiyorlar. Promajo isminde bir Fransız hukukçusu var, Hariciye hukuk müşaviri imiş. Çok anlatır bana. Kapitülasyonlar maddesini söyleriz, ‘Yazın,’ der, kapitülasyonlar maddesi:

‘Kapitülasyonların ıslahı ve kaldırılması için zemine girmek üzere …’ İşte öyle olur, böyle olur…

‘Canım, kaldırılması zeminine girmek falan yok! Kaldırılmıştır! Niye bunu demiyorsunuz?’

‘Canım, hukuk dili bu, olmaz ki böyle şey… Hukuk dili…’

Hulâsa, dokuz ay, hukuk dilini öğrenemedim … ‘Tali komisyon’ da uzun boylu konuştuktan sonra olmadı. Sonra bir gün, kapitülasyonlar maddesini yazmak için Promajo bana geldi:

‘Nasıl istiyorsunuz?’ dedi.

‘Yazın! dedim, kapitülasyonlar kaldırılmıştır! Lağvedilmiştir!’ Daha bilmem ne falan… ‘Bitti, yoktur böyle bir mesele!’ dedim.

‘Peki, böyle yazalım.’ dedi.

‘Ne oldu, hukuk diline uydu mu?’ dedim.

‘Karar verdiler, dedi, kapitülasyonları kaldırmaya karar verdiler.

‘E, demek şimdiye kadar karar vermemiştiniz ?’ dedim.

‘Vermemişlerdi…’

Hukuk dilidir diye ‘kıyamet’i kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bu tarzda kapitülasyonlardan çıktık.

Bu anlatım bize hem yabancı devletlerin kapitülasyonlar hakkında ne kadar ısrarcı olduklarını hem de işi kelime oyunlarına ve zamana yayarak maddeyi kendi lehlerine çevirmek istediklerini gösteriyor.

Nihayetinde Lozan Anlaşması imzalandı ve kapitülasyonlar kaldırıldı. Anlaşmaya ek olarak imzalanan Ticaret Sözleşmesinin dokuzuncu maddesi de Türkiye’nin istediği takdirde kabotaj hakkını kullanabileceğini teminat altına alıyordu.[4]

Kapitülasyonların son kalıntısı kalkıyor

Lozan anlaşması imzalandıktan sonraki birkaç yıl bu anlaşmaya uygun bir şekilde tam bağımsızlığı gerçekleştirecek düzenlemelerle geçti. İşte Kabotaj Kanunu bunlardan biriydi. 19 Nisan 1926’da kabul edilen kanunun 1 Temmuz’da yürürlüğe girmesiyle kapitülasyonların son kalıntısı da temizlenmişti.

Kabotaj Kanunu ne getirdi?

Yedi maddelik bu kanunun birinci maddesinde, Türkiye topraklarındaki limanlar arasında her türlü mal ve yolcu taşıma hakkı sadece Türk vatandaşlarına ve Türk şirketlerine veriliyor.[5] Yani bir Türk limanından diğer bir Türk limanına olan bütün işletme hakları tamamen vatandaşların oluyor. Tek başına bu konu dahi o kadar önemlidir ki uygulamada bazı belirsizliklerle karşılaşınca konu iki yıl sonra tekrar meclise geliyor. Meclise sorulan konu yabancı sermayedarları olan Türk şirketlerinin bu hakkı elde edip etmediği ile ilgilidir. Meclis de hem Kabotaj Kanununa hem de Ticaret-i Bahriye Kanununa dayanarak Türk şirketinden yüzde yüz yerli sermayeli bir şirketin anlaşılması gerektiği kesin bir dille ifade ediliyor.[6] Bunun dışında elbette ki yabancı şirketlerin Türk limanlarıyla yabancı limanlar arası işletmecilik yapma hakları da yine bu maddeyle güvence altına alınıyor.

İkinci maddede birinci madde ile vatandaşlara hasredilen hak, bu sefer deniz araçları sahipliği de belirtilerek kesinleştiriliyor.

Üçüncü madde su yüzeyi ve su altı avcılığıyla ilgilidir. Bu madde ile kara suları dâhilinde her türlü avcılık ve suyla ilgili meslekler yine sadece Türk vatandaşlarına hasrediliyor.

Dördüncü madde gerekli durumda yabancıların sadece kurtarma gemilerinin kara sularında faaliyet yapabileceğini belirliyor. Bu faaliyetin de ayrıca hiçbir hak kazanımına dayanak teşkil edemeyeceği özellikle belirtiliyor.

Bundan sonraki maddeler ceza ile ve yürürlükle ilgili maddelerdir.

Böylece Atatürk önderliğinde kazanılan Millî Mücadele, sadece vatan topraklarını değil, ekonomik bağımsızlığı da sağlamayı hedefliyordu. Lozan’da bu konuda çetin müzakereler olmuş, Türk heyeti Atatürk’ten aldığı direktifle geri adım atmamış ve kapitülasyonları kaldırmıştı. Sonra da bu yeni durumla ilgili hukuki düzenlemelere sıra geldi ki Kabotaj Kanunu onlardan biriydi. Büyük Atatürk, “zaferi, denizi kontrol altında tutan, ihtiyacı olan şeyi, ihtiyacı olduğu zaman, istediği yere ulaştırabilen ülke kazanır” diyerek, savaşla ve diplomasiyle kazandığımız bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi Kabotaj Kanunu ile perçinledi. Görüldüğü gibi dönem şartları ve olayların geçmişi göz önüne alındığında bu mesele alelade bir taşımacılık meselesinin çok ötesindeydi.

[1] Osmanlı hanedanının kendisini yeryüzünde biricik görmesiyle ilgili olarak bk. Konuralp Ercilasun, Türk Tarihinin Çağları, İstanbul: Ötüken Yayınları, 2020, 120.

[2] Bu konuda bk. Konuralp Ercilasun, Geleneksel Dünyada Geleneksel Dış İlişkiler, MİSAK internet sitesi, 6 Ekim 2019.

[3] İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Belleten XXXVIII/149 (Ocak 1974), 26-27.

[4] Düstur – Üçüncü Tertip, 5. Cilt, 195.

[5] Kanunun tam metni: Resmî Gazete, 29 Nisan 1926, Sayı 359.

[6] Resmî Gazete, 29 Şubat 1928, Sayı 827.

Yazar

Konuralp Ercilasun

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.