20.06.2021

Aşkın Tek Adı Memlekettir – ATAM

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı Yarışmamızda ödül alan eserlerden İbrahim Şaşma’nın yazısını sunuyoruz…


19 Mayıs Atatürk’ü Anma

Gençlik ve Spor Bayramı

Yarışmamızda

ödül alan eserlerden

İbrahim Şaşma’nın

yazısını sunuyoruz.

 

Ben artık yas tutmuyorum biliyor musun? Ben artık kasımlarda ağlamıyorum. Mevsim ağlama zamanı değil, mevsim yas tutma zamanı hiç değil. Mevsim seni öldü saymak değil. Tam aksine daha da diriliyor ve daha da dinç gözüküyorsun. Kasımlarda öldürmeye değil, kasımlarda yaşatmaya sevdalıyım seni Atam. O yüzden ağlamıyorum kasımlarda. Bir dağ köyünün yolunu tutup küçük bir kız çocuğunun saçlarına dokunarak görüyorum seni. Kalem götürerek karanlık gecelere ve yazarak, yazdırarak seviyorum seni Atam. Ben artık kasımlarda sancılanmıyorum.

Kasım geldiğinde daha bir açıyorsun gözlerini hanemde. Işığım oluyorsun. Mavi bir ışık huzmesi doluyor iki göz hanemin içine. Ve dünyanın tüm renkleri dize geliyor bu huzmenin karşısında. Emrine uyduğumu hissediyorum. Zira sen de istemezdin bunu. Sen de dilemezdin. “Beni öldürmeyin” dediğini duyuyorum. “Beni ağlayarak öldürmeyin” dediğini duyuyorum. “Beni anlayarak yaşatın, beni emanetlerime sahip çıkarak yaşatın” dediğini duyuyorum. O yüzden sırtımda yük vardır Atam. Yaşadığım demde, seni yaşamak ve yaşatmaktır bu sorumluluk. Bu minvalde çok yazdım o kutlu yüreğine bilirsin. Kimi zaman bir zafer coşkusuyla ve hürriyetin kıvancını yüreğimizde daha bir duyduğumuzun muştusuyla… Kimi zaman uçuramadığım uçurtmalarımı yazmıştım sana. Rüzgâr istemiştim senden. Kimi zaman bayrağımın kızıl güzelliğini… Kimi zaman şehitlerden haber getirmiştim sana. Kimi zaman çocuk düşlerimden… En çok da hayallerimden…

En çok da düşlerimden yazmıştım sana. Bazen dudaklarımı büzerek, bazen ağlayarak yazmıştım. Çocuk yüreğimi sen anlarsın ancak diyerek. Sen dinlersin. Sen hissedersin bunu. Sen duyarsın diyerek. Buna düğümü sen atar, son noktayı sen koyarsın Atam.

Okula gönderilmeyen çocuklarımızı gördükçe yüreğim orta yerinden çatlıyor sanki. Pamuk tarlasındalar. Fındık sezonu gelmiş, Karadeniz’deler. Mevsimlik işçileri taşıyan kamyonların kasasında gördükçe çocuklarımızı, üşüyorum temmuz içinde. O son çocuğu da çekip alana dek bu kısır döngünün peşinde olacağım. Onlar üzülmesin diye, onlar da gülebilsin, onlar da görebilsin diye seni götürüyorum dağ köylerine. Ellerinden tutup götürüyorum en uzak dağ köylerine. Sınır boylarındaki mezralara. Kalem götürüyorum kirli saçlı çocuklara. Kitaplar indiriyorum cemre niyetine başlarına. Kulaklarına fısıldıyorum seni getirdiğimi ve seninle geldiğimi. Kalem tutmayı öğrendikleri zaman alfabeyi söktükleri an senin gülümseyeceğini söylüyorum onlara.

Bize ağlamayı değil anlamayı öğrettin. Seni severek öğrendim güneşin sarısını, denizin mavisini. Ve senden öğrendim gökyüzünü. O yüzden sevdalıyım gökyüzüne. Kuşları o yüzden seviyorum. Penceremin pervazına o yüzden bırakıyorum ekmek kırıntılarımı. Seninle barışı sevdim Atam. Seninle yaşamayı sevdim. Seninle özgürlüğü sevdim. Kimi vakit çocuk yüreğimle bulutlara bakıyorum. Hangisinin ardında saklısın diyerek. Dalıp gidiyorum belli belirsiz uzaklara. Söyle Sakarya’ya mı bakıyorsun? Bakma boz bulanık aktığına. Takvimlerden o yaprak düştüğünde kızıl akar o nehir. Çanakkale’ye düşer mi gözlerin? Şehitleriyle o kadar kutlu kılındı ki o şehir.

Ben otuz sene evvel ilk şirini Atam diyerek okuyan çocuğum. İlk yürek çarpıntımdın sen. Dört mısralık bir şiiri kasaba meydanında bacakları titreyerek okuyan, 23 Nisan’ı düğünü derneği sayan, yüzü güneş yanığı o çocuk bendim. Bendim evet. O şiiri defalarca okumuştum hem de. Ders kitabımın kapağında resmin vardı Gözlerine bakarak okuyordum her defasında. Beni dinlediğini, duyduğunu ve sevdiğini çok iyi biliyordum. O yüzden seni sana okurken yüreğime sığmıyordun Kemal’im. Yüreğime sığdıramıyordum seni.

Kasım çiçekleri açtığı zaman bil ki gidişine delaletti bu. Ve her defasında o acı siren sesini TRT radyolarından her duyurduklarında bize, küçük yüreğim kanar, adeta yerinden çıkardı. Dayanamazdım işte ne bileyim. Seni her yıl kasımlarda öldürmek zoruma gidiyordu inan. Her yıl aynı yangında yanmak ve aynı sağanaklarda kalmak ozan yüreğim için ağır geliyordu. Sonra anladım ki ölmemişsin. Anladım ki nefes alıyordun ve bizimleydin. Aramızdaydın. Gölgende büyüdüm. Gölgende kaldım. Gölgene sığındım. Öğretmenimin ilk öğretisi oldun. Babamın işaret parmağı ile gösterdiği kahraman olarak kaldın. Ve sen, küçük yüreğimdeki sevdadan çok büyük bir pay aldın.

Ben Diyarbakır’da, ben Hakkâri’de kara kışa inat, gökyüzümü örten kara inat, başını gökyüzüne çıkaran kardelen çiçeğiyim. Ben yarınların Sabiha Gökçen’i, ben yarınların doktoru, hemşiresiyim. Ben Anadolu’nun bereketli topraklarında kendi toprağını eken, elleri nasırlı ve milletin efendisi dediğin çiftçiyim. Alın terimle suluyorum toprağımı. Özgürce yeşeriyor buğday başakları. Ben annemin ellerini semaya kaldırıp ettiği duadayım. Ben Karadeniz’de horon tepmekte, Aydın’da efelerin arasında sekmekteyim. Ben Türkiye’yim. Ben Cudi’de, Gabar’da boyuma yakın kar kütlesi ile bekleyen Mehmet’im Atam. Ben üşümek nedir bilmeyenim. Ardımda sevdalar bırakarak geldim. Ciğeri kansere yenik bir babayı bıraktım da geldim. Ellerime kına yakan anamın yüreğini hasret ile yaktım da geldim. Nişanlım Asiye’ye son bir defa baktım da geldim buralara. Zerre kadar korkum yok ölümden. Zerre kadar ürktüğüm yok. Sinemde bu sevda oldukça kar dokunmaz, boran üşütmez, tipi yıldırmaz beni. Ben beklediğim için doğuyor güneş. Ben sevdiğim için yıldızlar düşüyor ufkuma. Ben Ağrı’da, Mardin’de nöbet tutan Mehmet’im. Ben Sarıkamış’ta dudakları soğuktan çatlayan ama yüreğinde volkanlar patlayan Mehmet’im. Güneş hep bizden sonra uyanır. Ateş hep sönük kalır sevdamızın yanında. Ben böyle bir sevdanın baş tutanıyım.

Ve ben seni çaldım biliyor musun? Seni gerçekten çaldım. Sevdam bunu emrediyordu. Varlığın bunu gerektiriyordu. Sınıf kütüphanesinde seni anlatan ve seni yazan, sayfalarında nefesinin olduğu bir kitap vardı. Bu kitap düşlerime düşüyordu adeta. Bu kitap gözlerinin rengini olduğu gibi ele veriyordu. Bu kitapta çarpan bir yüreğin vardı. Kaynak kitap statüsünde olduğu için evlere götürmemize izin vermemişti öğretmenim. Dedim ya sevdam bunu gerektiriyordu. Ellerim titriyordu o kitabı çantama acele acele yerleştirirken. Şimdi öğretmenim beni görecek ve hak ettiğim cezamı verecekti. O kitapla dost olmuştum Kemalim. O kitabın her sayfasını, her noktasını zihnime yazarken beni kaybetmiştim ben. Benden çıkmıştım, sen olagelmiştim. Öğretmenim umutsuzca ararken kaybolan kitabı ben seni daha bir bulmuş ve seni daha bir sevmiştim. Sonra ilk pişmanlığım ve ilk mahcubiyetim. İlk itirafımdın ve ilk dürüstlüğüm. Seni sevdiğim için cezayla değil yanağıma bir öpücük kondurarak gelmişti öğretmenim yanıma. Ben o çocuğum işte. Seni sevdiğim için beni anne sıcaklığında öpen Dursune Hanımın öğrencisiyim. Onunla daha bir sevdik seni. Onunla daha bir özümsedik ve kimliğimize yazdık adını. Benliğimize nakşettik.

Ben sana kasım çiçekleri getiren yüzü güneş yanığı bozkır çocuğuyum. Ben 23 Nisan’a gebe gecelerde başucuna şehirden yeni getirilmiş siyah iskarpinlerini koyan, bayrağını bir gün evvelinden hazır eden o coşkulu çocuğum. Ben şakaklarıma kar yağsa da 19 Mayıslarda on dokuz yaşında, 23 Nisan’da on yaşında olan çocuğum. Seninle başladığım bu yolda, bitmedi, bitmeyecek yolculuğum.

Sen şimdi bulutların üzerinden seyreylemeye devam et bizleri. Ve müsterih ol. Bizde bu sevda, bizde bu aşk oldukça karanlık çökmeyecek üzerimize. Simli bohçalarda saklarcasına emanetlerini benliğimizde, kimliğimizde, aklımızda, ruhumuzda, fikrimizde saklıyoruz. Emanetlerinle yol aldık. Emanetlerinle yol alıyoruz. Gözlerinin rengini denizlerimizde ve istikbalimizi gösterdiğin göklerimizde göstermeye devam et Atam. Güneşin sarısından saçlarını eksik etme. Selam salmaya devam et dalga dalga bayrağımla.

Gölgende ve sevdanda büyüyen ben o çocuğum. Ellerinden öpüyorum.

Yazar

MİSAK Editörü

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.