07.08.2022

İslamiyet’te ve Müslüman toplumlarda kadın algısı

Toplumdan soyutlanmış mekanlarda ortaya çıkan ‘kadına şiddet’ ve ‘çocuk tecavüzleri’, yalnızca Kur’an öğretilerine ve Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâmiyet’e inanan insanlar için değil, bütün insanlık adına çok utanç verici olaylardır. Çare; akla, bilime, töremize ve laikliğe yeniden dönüştedir!


İnsanların, kadın bedeninde hayat bulmasından olsa gerek, kadınlar bütün toplumların kültürel düzeylerinin belirlenmesinde de diğer etkenlere göre başat rol oynamaktadır.  Yaratılışa daha uygun ve eşitlikçi kültürlerde kadınlar, çok etkili ve önemli bir ‘özne’ olarak toplumsal hayatın merkezinde yer alırlar. Sözgelimi, anaerkil ve eşitlikçi niteliklere sahip olduğu bilinen Eski Türklerdeki gibi. Yaratılış amacının dışına kaymış ve aşırı eşitsizliklerle sakatlanmış olan kültür sistemlerinde ise kadınlar, çoğunlukla erkek cinsiyetinin egemenliğinde ve onların hayatını kolaylaştıran birer ‘nesne’ olarak konumlandırılırlar. Sözgelimi, Ortadoğu toplumlarındaki erkek egemenliğine dayanan eril kültürlerdeki gibi.

“Kadınlarınız sizin için kültürdür”

Kur’an’da, “Nisâuküm harsun leküm fe/tû harseküm ennâ şi/tüm-Kadınlarınız sizin için kültürdür, kültürünüzü nasıl isterseniz öyle özümseyiniz!” (Bakara, 223), denilmek suretiyle -vahyin kullandığı metafor üzerinden- kadınların kültür düzeylerinin, toplumsal yükselmede ya da alçalmadaki belirleyicilik rolüne dikkat çekilmektedir. Bugünün dünyasında, toplumların yaşam şartlarında ve uygarlık düzeylerinde, kadınları yüksek kültürlü olan toplumlar ile kadınları çoğunlukla engellenmiş toplumlar arasındaki uygarlık farklılığı son derece açıktır. Âyet, kadınların yüksek kültürlü olmalarının, toplumun düzeyini de yükselteceğine; kadınların nispeten düşük kültürlü olmalarının toplumların düzeyinin de düşük kalacağına işaret etmektedir (Allah daha iyisini bilir.). Bu bağlamda, erkek egemen toplumlarda, nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan kadınların bedensel, zihinsel ve duygusal emeklerinin yaratacağı kültür öğelerinden yoksun kalınmasından dolayı, eşitlikçi toplumlara göre daha düşük bir kültür düzeyine mahkûm olunmaktadır.

Asırlardır Arap kültürü ve bu zihniyetten beslenen din adamları ve dini kurumlar, âyette geçen “hars” sözcüğüne, ‘ekin’ (aynı zamanda kültür) anlamına gelmesine rağmen, içinde yetiştikleri kültürün kolektif bilinçaltının etkisiyle doğrudan “tarla” anlamını yüklemişlerdir. Sonra da “Kadınlarınız sizin için tarladır, tarlanıza nasıl isterseniz öyle yaklaşın.” yargısını bir motto haline getirmişlerdir. Buradan, ulema, din öğreticileri ve yayıcıları, erkek egemen kültür kalıplarının etkisiyle kadınlar üzerinde cinsel içerikli birçok yorumlar üretmişlerdir. Ayrıca, başta Arap kültürü olmak üzere hemen bütün Ortadoğu kültürlerindeki kadınlar hakkındaki kolektif bilinçaltı istek ve arzuların etkisiyle, özellikle peygamberimizin vefatının hemen sonrasında, çok sayıda uydurma hadisler yoluyla kadınların birer ‘cinsel nesne’ ve malzeme olarak görülmesi olgusu, giderek meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. “Dünyada, bana kadınlar ve güzel koku sevdirildi.” türünden uydurma rivayetlerle akla ve Kur’an’ın ruhuna uymayan anlayışlar üzerinden, “İslâmiyet’e uymak yerine, İslâmiyet’in kendilerine uydurulduğu” paralel ve kültürel bir inanç dünyası inşa edilmiştir.

Aslında, kadın-erkek ilişkileri bakımından muhafazakâr ve tutucu ilâhiyatçı çevrelerce, Kur’an’ın özünde ve temelinde eşitlikçi mesajların olduğu gerçekliği sürekli göz ardı edilmiştir. Sözgelimi, Kur’an’da Nisâ Suresi 1. Ve Araf 189. âyetlerde, geçen “… (Allah) sizi bir tek canlan yarattı…” mesajı, günümüzün bilimsel bilgileriyle yeniden yorumlanmaya tabi tutulmalıydı. Kur’an, Nuh Suresi 14’de, “O, sizi aşama aşama yaratmıştır”. 17. ve 18. âyetlerde, “Allah, sizi yerden bir bitki gibi bitirdi. Sonra, sizi yeniden oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.” mesajlarıyla kadın- erkek ayrımı yapılmadan bütün insanlığı toprak metaforuyla eşitlemiştir. Başı ve sonu toprak olan, topraktan biten ve toprağa döndürülen bir süreç içerisinde toprağı, topraktan gelen kadın ve erkeğin (birinden birine hiçbir üstünlük vermeden) eşit bir yaşam alanı ve kültür alanı olarak sunmuştur. Tanrı’nın iradesinde ve yaratılışın özünde, denge ve düzen olmasına rağmen, yeryüzü kültürleri sürekli olarak ‘erkek merkezli’ anlayışları, ısrarla sürdürmektedir. Kur’an’ın, birçok konuda olduğu gibi kadın-erkek eşitliğinde de ‘tedrici yöntemi’ kullanmasıyla, ilk muhatapları olan Araplar üzerinden kadın-erkek ilişkileri bakımından pratikte eşitlikçi olmayan uygulamalarını, kendi iradeleriyle -aşama aşama- düzeltmeleri yönündeki eşitleme mesajı; Ortadoğu, Grek ve Roma kültürlerinin, Müslüman toplumlar üzerindeki baskın etkisi yüzünden adeta gözden kaçırılmıştır.

Bastırılmış kadın algısının yeniden dönüşü

Kur’an’ın ortaya koyduğu ‘kadın’ algısının çok ötesinde, paralel ve popüler bir kadın algısının üretilmesinde, Arap toplumunun cahiliye dönemindeki kadının konumuyla ilgili kültürel alışkanlıklarının, Peygamberimizin vefatı sonrasında çok hızlı bir biçimde geri dönmesinin büyük etkisi olmuştur. Kur’an’da, “her dinsel metin gibi, ilk muhataplarına, onların genel dünya görüşleriyle hitap edilmiştir”. Kur’an’ın ilk muhatapları olan Araplara duyurduğu tebliğde, onların daha önceden aşina oldukları epeyce düşünceler yer almıştır (Merdin, 2020, 333-336). Kur’an, tebliğini ulaştırma konusunda sadece yetenek ve kültür düzeyi yüksek, doğru yönde değişmeye hazır muhataplara hitap etmez; aynı zamanda önceden öğrendikleri yanlışlık ve kötülükleri birer davranış katılığı içinde sürdürme eğiliminde olan sıradan kişilere de onların zihin düzeylerine uygun bir hitap dili kullanır. Bu bağlamda, cahiliye döneminin bazı ahlak dışı tarihsel ve olgusal gerçeklikleri, yumuşak bir geçiş evresiyle çözülmeye ve giderilmeye bırakılmıştır.

Cahiliye döneminde Arap toplumunda, sermaye-yönetim ve din adamlığı ittifakını oluşturan Mekkeli güçlü kabilelerin hayatında, en çok dikkat çeken özelliklerin başında, ‘çok eşli” ve ‘çok köleli’ bir yaşam tarzına sahip olmaları gerçeği gelmekteydi. Kur’an, toplumsal yanlışları ve kötülükleri, tepeden inmeci bir yaklaşımla sonlandırmak yerine, uygunsuz olan bu kültürel alışkanlıklardan kademe kademe vazgeçilmesini sağlayıcı bir yol izlemiştir. Burada, Kur’an’ın izlediği yöntem, ‘doğru’ ve ‘yanlışı’, ‘iyi ve kötüyü’ belirledikten sonra kişilerin, akıl ve ahlak ilkelerinin desteğiyle, ‘doğruluğu’ ve ‘iyiliği’ kendi iradeleriyle seçmelerine bırakmaktır. Kur’an verilerine göre, özellikle öğrenme ve davranış değiştirme yetenekleri sınırlı olanlar için ‘yanlıştan doğruya, kötülükten iyiliğe’ geçişe yönlendirme işleminde, çekici manevi ödüller (cennet) ya da caydırıcı manevi cezalar(cehennem) öngörülmüştür.

Kur’an hem ilk muhataplarındaki hem de daha sonraki zamanlardaki soyut düşünme aşamasına gelememiş olan inananlar için İslâmiyet’in kabulü noktasında, ahiret âlemindeki ‘Cennet hayatı’ ile ilgili olarak, “huri” (gelenekçi Kur’an çeviricileri ve yorumcularına göre genç ve güzel hanımlar) ve “gılman” (genç erkek çocukları) gibi güçlü metaforlar ve motivasyon araçları kullanmıştır. Sömürücü yönetici sınıflar ile cahil kitleler arasında güçlü bir aracılık rolü oynayan popülist din adamları, ahiret hayatındaki mahiyet ve işlevlerinin tam olarak bilinme imkânı olmasa bile, asırlardır ‘Cennet hayatı’ ile ilgili -Kur’an’da olmayan- çok abartılı bir anlatıma yönelmişlerdir. Böylece, bu dünyada adeta ‘cenneti’ yaşayan yöneticilerin gösterişli hayat tarzlarına karşı doğabilecek yoksulların tepkileri, ahirete ertelenmiş bir ‘cennet özlemi’ ile dengelenmeye çalışılmıştır. Kuşkusuz, Kur’an, sadece entelektüel ve soyut düşünceye sahip insanlara değil, ortalama ya da nispeten düşük zekalı olup somut düşünce eşiğini aşamamış kişilere de hitap etmektedir. Kur’an’ın verdiği evrensel mesajlardan kimin ne kadar anladığı tamamen onların akıl, bilim ve ahlak ilkeleriyle ilgili donanımlarına bağlıdır. Söz gelimi, Türk Yunus Emre, ‘cennet hayatını’ şöyle anlıyor:

“Cennet Cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri,

İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni.”

Oysa, Kur’an’ın ‘cennet hayatı’ ile ilgili evrensel ve soyut düşünce bağlamındaki metaforlarına, kendi zihin dünyalarının bastırılmış bilinçaltı heves ve arzuları doğrultusunda anlamlar yükleyen kişiler, bu konudaki anlatılardan kendilerine ‘cinsellik’ yüklü birçok imge çıkarmışlardır.

Türkler Ortadoğululaşınca….

Enver Paşa’nın, 1914’te Hindistan üzerinden Türkistan’a gönderdiği Adil Hikmet Bey’in, yol boyunca gördükleri ve yaşadıkları önemli hatıralarını yazdığı çalışmada, Türk-İslâm âleminin içinde bulunduğu kültürel bozulmanın ne denli fazla olduğu açıkça ortaya konmaktadır. Bu kitapta, yazar, Müslüman bölgelerdeki kapalı topluluklarda, ekonomik ve siyasi düzen bozukluğu yanında, özellikle cinsellik üzerinden medreselerde çok abartılı olarak anlatılan cennetteki “huri ve gılman” edebiyatının, gayri meşru cinsellik davranışlarını ve tecavüzleri büyük ölçüde artırdığı tespitinde bulunuyor. “Hodbin, şehvet düşkünü ve cahil ulema, mütemadiyen huri ve gılman nağmeleri terennnüm ediyorlar ve fuhşu teşvik ediyorlardı” (Adil Hikmet Bey, 2015, 342-343). Kur’an’da, “huri ve gılman” kavramları, doğrudan bu dünyadaki biyolojik temelli birer cinsiyet algısı olarak geçmez. Ayrıca, öteki dünya, her şeyin ölümcül olduğu karbon kimyasına dayanan bu dünyanın doğrusal bir uzantısı da değildir. Yeniden kurgulanacak ve yapılandırılacak ahiret âleminin, yaşlanmanın, eskimenin ve ölümün olmayacağı yeni atomlar ve elementlere dayalı bir âlem olması beklenir (Merdin,2012,217), (Allah daha iyisini bilir).

Bilindiği gibi, canlıların ‘cinsellik” özelliğinin yaratılıştaki amacı, kıyamete kadar yaşayacak olan türlerin üreme sürekliliğini güvence altına almak içindir. Belki de öteki dünyanın yaratılışında üremeye ve çoğalmaya ihtiyaç olmayacağı için öteki dünyada hiç ‘cinsellik’ bile olmayabilir (Allah daha iyisini bilir).  Psikanaliz kuramında, belirsiz durumlarda ortaya çıkan anlam boşluklarının, insan zihninin karanlık kısımlarında saklı bulunan ve bastırılmış olan bilinçaltı duygu ve arzularıyla doldurulduğu varsayılır. Buna göre, sadece varlığına inanılan ve hiç kimsenin bilemeyeceği öteki dünya ile ilgili kozmik belirsizliğin, bu dünyada çok arzulanıp da yeterince ulaşılamayan cinsellik tutkularının yaşanacağı bir yer gibi düşlenmesi, olsa olsa kültürel çevrenin şehvet düşkünlüğünün bir dışa vurumu sayılmalıdır.

Türklüğe – Hakiki İslâm’a – Laikliğe yeniden dönüş

Müslüman kültür coğrafyasında, kadının dişilik rolünün abartılı ve yersiz bir biçimde dinsel tutumla pekiştirilmesi ile liberal kapitalist sistemin kadını bir ‘tüketim nesnesi’ haline dönüştürme etkinlikleri birleşince, günümüzde biyolojik kökenli cinsellik ve şehvet duygusu da giderek körüklenmiş oluyor. Bu bağlamda, özellikle akıl ve bilim yönünden güçlü bir zihinsel üst yapı oluşturamayan zayıf karakterli kişiler, normal şartlarda soyut kültürel değerler aracılığıyla bastırılan erkek cinselliğinin bastırılması da giderek zorlaşıyor. Müslüman kültür coğrafyasında, çoğunlukla kapalı alt kültür alanları ile toplumdan soyutlanmış mekanlarda ortaya çıkan ‘kadına şiddet’ ve ‘çocuk tecavüzleri’, yalnızca Kur’an öğretilerine ve Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâmiyet’e inanan insanlar için değil, bütün insanlık adına çok utanç verici olaylardır.

Çare; akla, bilime, töremize ve laikliğe yeniden dönüştedir!

 

Adil Hikmet Bey (2015): Asya’da Beş Türk, 4. Basım (Osmanlı Alfabesinden Aktaran, Yusuf Gedikli), Ötüken Neşriyat: 389, İstanbul

Saadettin Merdin (2012): Ahiretin İmkanı ve İsbatı Başlangıçtan Sonsuza, Ozan Yayıncılık, İstanbul

Saadettin Merdin (2020): Cinler Bağlamında Teolojinin Mitolojiden Arındırılması, Ankara Okulu Yayınları: 341, Ankara

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar