19.01.2026

Türk-İslam sentezi ve Türk milliyetçiliği üzerine

"Kadının değersizleştirilmesi kesinlikle İslam dininin değil, Araplaşmanın etkisidir."


Mustafa Levent Yener, 1976 yılında İzmir’de doğdu. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 2001 yılında mezun olmuştur. Akademik kariyerine Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinde Doçent olarak devam eden Yener, Türk Dili ve Edebiyatı alanında çalışmalar yapmaktadır. Çeşitli yönetim görevlerinde bulunmuştur. Kendisi aynı zamanda Millî Düşünce Merkezi gibi platformlarda yazılar kaleme almaktadır. Yayımlanmış Sözcük Bilimi – Türkiye Türkçesinden Örneklerle isimli kitabı yanında pek çok çeviri kitabı ve Türk dili ve edebiyatı üzerine makaleleri vardır.

 

VURUCU: Söyleşimize bir altyapı oluşturması açısından din-toplum ilişkisini genel olarak değerlendirir misiniz? Bu noktada din ve milliyet arasında tarihsel süreci de göz önünde bulundurursak, etki-etkileşim ekseninde nasıl bir ilişki vardır?

YENER: Din, toplumu oluşturan kültür öğelerinden biridir. Dil, yazı, din, bilim, giyim-kuşam, sanat, yerleşme gibi somut veya soyut her kültür öğesi, toplumu şekillendiren ve bir diğerinden ayıran özellikler taşır. Bunların her biri, toplumun ortak ürünü olarak değerlendirilir.

Toplum ve kültürler birbirlerinden yalıtılmış ortamlarda oluşmaz ve yaşamaz. Savaş, ticaret, göç gibi birçok etken, kültürlerin birbirleriyle etkileşime girmesine neden olur. Dilden yola çıkacak olursak, Türkçe gibi çok geniş coğrafyalarda çok farklı kültürlerle karşılaşmış bir dilde, diğer dillerden alınmış sözcükler olduğu gibi, bu dillere aktarılmış sözcükler de bulunur. Bu, bir kavramlar alışverişidir.

Kültürel etkileşim her ne kadar toplumsal bir olaymış gibi görünse de aslında tek tek bireylerde başlar ve topluma yayılır. Dil değişimleri için böyle bir durumdan bahsedebiliriz. Gerek bir gereklilik gerekse bir özenti sonucunda olsun, birey başka bir toplumun dilinden etkilenir; bu etkileniş çevresindeki bireylere yayılır ve sonuçta topluma ulaşır. Burada etkileyenin siyasi, ekonomik ve askerî üstünlüğünden söz edilmelidir. Etkilenen ise tam tersi durumdadır.

Dil için geçerli olan bu durumun din için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Örneğin Göktürk Hakanı Mukan, Çin’den gelen Konfüçyanizm, Taoizm ve Zerdüşt dinlerinin etkilerinden ve batıdan gelen Hristiyanlık etkilerinden korunmak için Budizm’i kabul eder. Bu güçlü etkilerden korunmak için Mukan Kağan’ın bireysel ve siyasi tercihi topluma yayılır. Bir başka örnekse Bögü Kağan’ın Maniheizm tercihinde görülebilir. Çin baskısından kaçan Maniheist Soğdlar Bögü Kağan’ı etkiler. Bögü Kağan, Maniheizm’i öğrenerek kabul eder. Maniheizm resmî din olarak kabul edilerek topluma yayılır.

Burada ilginç olan, her iki dinin de siyasi nedenlerle seçilmiş olmasıdır. Mukan Kağan, Türkleri Bizans ve Çin kültürünün etkisinden korumak için Budizm’i seçer. İkincisinde ise Çin zulmünden korunmak için Maniheistlerin Bögü Kağan’ı etkileyişi görülür. Bu kez azınlık, çoğunluğu etkilemiştir. Her ikisinde de görülen ortak nokta, seçimin vicdani değil siyasi ve askerî oluşudur. Bir başka ortaklık da, toplumsal olmayan ancak bireysel olan bir etkileniş ve seçimdir.

Bu din değiştirmelerin sonuçları açısından bakılacak olursa birçok etkisi de bulunur: Orhun Yazıtları’nda gördüğümüz evreni yaratan ve verdiği ‘kut’la kağana, kağan olma görevini veren Tanrı anlayışı mevcuttur. Buna rağmen kağan; veli ya da peygamber olarak yönetmez, sıradan bir insandır. Maniheizm’in kabulüyle, kağan dini yayma ve bütün dindaşlarını koruma görevini üstlenmiştir.

Devlet yönetimi anlayışına dinî motifler girmeye başlıyor. Millî anlayışların dinî anlayışlar tarafından değiştirilmesi açıkça ortaya çıkar. Budizm etkisiyle şehirlerin kurulması, Türk inanç sisteminde yaratılanların hepsinin iyi olması düşüncesinin iyi-kötü veya insan, şeytan ve tanrı olarak değişmesi dinin etkisini gösteren örnekler olabilir. Din; bireyin bireyle, bireyin toplumla ilişkilerini düzenleyen bir yapı olduğu için ister istemez onu kabul eden toplumda değişikliklere neden olacaktır.

 

VURUCU: Türk-İslam Sentezi sizce nedir? Siyasi-ideolojik bir düşünce midir yoksa milliyetçi-muhafazakâr tarih felsefesi/yaklaşımı mıdır? Bu soru bağlamında Türk-İslam Ülküsü/Düşüncesi/Tarihi/Medeniyeti/Kültürü gibi ikili kavramlaştırmalar Türk-İslam Sentezi’nin bir ifadesi midir?

YENER: Türk-İslam sentezi açıkçası benim için hiçbir siyasi, ideolojik veya felsefi bir bakışı, yaklaşımı ifade etmiyor. Sentez, bir birleşim, bir tez-antitez sürecinin sonucu olarak karşımıza çıkar. Türk ve İslam arasında tez-antitez sürecinin işletileceği bir kavram ilişkisi göremiyorum çünkü. Türklük, İslamlığın antitezi midir ya da İslamlığın hangi tezi Türklüğün antitezini oluşturur? Bana göre ‘örtüşmeyen müfredatlar’ gibi geliyor.

Türklük binlerce yıllık bir birikimin ifadesi; siyasi, sosyal olay ve olguların oluşturduğu bir bütün; ilahî bir kaynağı yok; tamamen yaşamın, şartların ve yüzyılların ortaya çıkardığı bir sonuçtur.

Din, daha özel anlamda İslam, insanın Tanrı tasavvurunun bir yorumu olarak ortaya atılmış, ilahî bir kaynağı olduğu varsayılan ritüel ve uygulamaların tamamıdır. Önce bireylerin, daha sonra bireylerden yayılarak toplumun kabulüne dayalı bir yaşam tarzı öneren kurallar bütünü denebilir. Çıkar ve durumlara göre reddedilip değiştirilebilecek bir bakış açısı veya uygulamalar bütünü değildir. Dinde herhangi bir emir ya da yasağı çıkarımız doğrultusunda esnetmek ya da çiğnemek gibi bir özgürlük bulunmaz.

Bu durumda birbirlerinden farklı şekillerde, amaç ve hedeflerde gelişen, kısaca aslında birbirleriyle örtüşmeyen iki şeyin sentezi olabilir mi? Biri biyolojik varoluşun sonucu iken diğeri düşünsel bir varoluşun sonucudur.

Ben çoğunlukla şunu düşünürüm: Müslüman olmaya birkaç dakika içinde son verip örneğin Hristiyan olabilirim ama kilise ve bütün toplumun gözünde Türk oluşuma ve bir Türk olarak değerlendirilişime son veremem. Bu durumda bu iki varoluş biçiminin sentezlenmesi mümkün görünmüyor. Dahası, Türklüğün herhangi bir öğesini terk etmek mümkün. Örneğin yönetim biçimini ve anlayışını değiştirebilirsin, alfabeni, kılık kıyafetini değiştirebilirsin. Bu, sizi Türklükten aforoz ettirmez. Dinde herhangi bir hükmü, herhangi bir anlayışı değil reddetmek, eleştirmek bile mümkün değildir. Bu durumda bu iki şeyin, en azından İslam’ın unsurlarından bazılarının alınıp bazılarının terk edileceği bir sentezin bulunması mümkün müdür?

Bu durumda Türk-İslam sentezini ideolojik bir görüş olarak görmediğimi söylemem gerek. İdeolojiler bu dünyayı ilgilendiren hedeflerle ve sonuçlarla ilgiliyken, dinler metafizik bir dünyanın hedefleri ve sonuçlarıyla ilgilidir. Bu bakımdan Türk-İslam sentezi terimini daha çok İslamlaşma sonrası Türk kültür ve yaşamını etiketleyen bir terim olarak kabul ediyorum. Türk olmaya alışkın olmayan, kimliğini İslam üzerinden tanımlamaya alışmış, Osmanlı İmparatorluğu-Türkiye Cumhuriyeti arasında bir geçiş kuşağı olan aydınımızın hissettiği kaostan çıkış yolu olarak görüyorum.

VURUCU: Bugün Türk milliyetçileri için İslam zemininde ister sentez ister ülkü ister düşünce veya Türk Müslümanlığı olsun, ister seküler değerlendirmeler olsun, milliyetçilerin pozisyonu ne olmalıdır? Bu zeminde milliyetçilerin genel kabul görecek bir fikrî kabul ve değerlendirmelerle bir ortaklık sağlayabilmeleri mümkün müdür?

YENER: Batılılaşma karşıtı İslamcılığa ve Türk kültür ve tarihini yok sayan bir Batılılaşma anlayışına karşı bir tavır olarak ortaya atılan Türk-İslam sentezi düşüncesi, kökeni Türk olmayan Ahmet Arvasi gibi Türk milliyetçilerinin Türklükle bir ortaklık kurma çabası olarak da yorumlanabilir. Türkçülük fikrinin ırkçılık suçlamasına karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak da görülebilir. Her iki durumda da İslam’a yapılan vurgunun Türklüğe yapılan vurgudan daha fazla olduğu görülür. Arvasi’nin “Ben, İslam iman ve ahlakını yaşamaya ve yaşatmaya, Türk-İslam kültür ve medeniyetini yeniden ihya etmeye inanmış Müslüman Türk’üm.” deyişindeki sözcük sıklığına bakalım: Türk sözcüğü 2 kez, İslam ve Müslüman sözcükleri 3 kez geçiyor. Metnin tamamını incelesek bu durumun pek de değişeceğini sanmıyorum.

Sürekli bir din vurgusunun yapılması, tezi Türkçülük ya da Türk milliyetçiliği tezi yapmaktan çok bir ümmetçilik tezi hâline getiriyor. Bu da milliyetçiliğin antitezi olduğu söylenebilecek ümmetçilik fikrine yaklaşmasına hatta o düşünce içinde erimesine neden oluyor. İşte MHP içinden ayrılmak zorunda kalan BBP-Nizam-ı Âlem çizgisinde bu durum açıkça gözlemlenmekte. Türk-İslam sentezinden beslenen şu dizeler ilginç değil mi? “İslam’dır, elbette en yüce ülkü, / Neyleyim, Allahuekber demeyen Türkü, / Ne Mutlu Türküm diyene türküsüdür türkü,/ Yoktur Müslümanın Arabı, Kürdü, Türkü.” Bu dizeler bir Türkçülük ve Türklük imajı mı yaratıyor yoksa kozmopolit bir ümmetçilik imajı mı?

Türk-İslam sentezinin iki açıdan sakat olduğunu düşünüyorum: İlki: ‘Neyleyim Allahuekber demeyen Türkü’, ‘Ne Mutlu Türküm diyene türküsüdür türkü,’ ‘Yoktur Müslümanın Arabı, Kürdü, Türkü’ sözleriyle formülleştirilen ve milliyetçiler arasında yayılan bu düşünce; Türklük, Türk birliği, Türkçülük kodlarından çok, millet ya da ulus olma bilincinden uzak, kozmopolit bir ümmetçilik kodlarını taşır. Haklı olarak bu kafaya sorulacak soru şudur: ‘Hristiyan Gagavuz Türkleri ne olacak?’, ‘Musevi Karay Türkleri ne olacak?’, ‘Altaylarda yaşayan Şamanist/Tengrici Türkleri nereye koyacağız?’; ‘Peki Kreşin Tatarları ya da kendilerine Tengrici diyen Hristiyan görünümlü bir dinî yapıları olan Çuvaşları ülkünün içinde nereye yerleştireceğiz?” Türk-İslam sentezi ya da ülküsü içinde, Turan hayalinde Müslüman olduğu sürece herkes var ama Gagavuz, Çuvaş, Altay, Karay Türkleri yok.

İkincisi: sentez anlayışı, Türklerin İslam öncesi tarihinin reddine yol açıyor. Bu terim ve içerikle İslam öncesi bir Türk varlığı ve tarihine vurgu yapılamıyor. İslam öncesinde var olan uzun ve önemli bir tarihî birikimin reddi anlamına geliyor bu. Toplumlar içine girdikleri kültürlerden etkilendikleri kadar onları etkilerler de. Örneğin Türk hakanının dinî ve dindaşlarını koruma görevi Maniheizm’le birlikte Türk yönetim anlayışına girer. İslam’da pek de yeri olmayan, Türk inanç sisteminde Yer-Su ve Atalar kültü inancının uygulaması olan ağaçlara veya kutsal sayılan yerlere çul çaput bağlama geleneği Müslüman Türklerde de devam eder. Zaten kültür bir topluluğa özgü bir sentezdir. Çağlar boyu getirilen uygulamalar, anlayışlar kültüre yeni katılan öğelerle birlikte sentezlenir ve yeni bir biçim alır. Bu bakımdan Türk-İslam sentezi adlandırması pek de anlamlı değil.

Sonuçta Türk-İslam sentezi/ülküsü bir ideoloji, felsefe veya tarih anlayışı olarak bütünleştiren değil, parçalayan bir yapıya sahip. Tarihte ve bugün Türk olan fakat Müslüman olmayan öğeleri ayrıştırdığını, onları millet anlayışının dışında bıraktığını; Türk milliyetçiliğinin ve Türk milliyetçiliğinin eylemci, ilerlemeci, gelişmeci potansiyelini kozmopolit ümmetçiliğin eline verdiğini düşünüyorum bu anlayışın.

Bu yolla aslında temelleri ta II. Mahmut zamanında atılmış ve 1923’te uygulamaya geçirilebilmiş birçok yeniliğe Batılılaşmaya ‘gavurlaşma’ diye bakan İslamcıyla Türkçülüğün eşitlenmesine yol açılmıştır. Türkçü bu görünümüyle bütün yenilikçilik görevlerini, kendini devrimci sayan ve köklerini kozmopolit bir yapıyı savunan -bu bakımdan İslamcıdan farkı yoktur- Marksizm’den alan ‘sol’ düşünceye devretmiş görünmektedir. Bu, onun boş ve anlamsız bir muhafazakârlık alanına çekilmesine yol açmıştır. Hâlbuki ta Osmanlı’dan beri yenileşmenin, gelişmenin ve ilerlemenin motor gücünü Türkçüler oluşturmuştur.

Bana göre Türkçü -ülkücü, milliyetçi her nasıl adlandırılırsa adlandırılsın- kesimin Türk-İslam sentezi modelini tekrar düşünmesi gerekiyor. Gerekirse terk edilip yeni bir felsefî, tarihî ve ideolojik okuma ve anlamlandırma modeli kurulmalıdır. Hükümetler dini kullanarak kitleleri yönlendirse de insanlar artık dünyayı dinler, inançlar ve dogmalar üzerinden değil, bilgi, bilişim ve bilim üzerinden okuyor.

Müslüman olup olmamak, bunun gereklerini yerine getirip getirmemek bireyin kendi tercihidir. Ulus devletlerin yapısı içinde, laik ya da seküler bir toplumda büyümüş bireyler kimliklerini din ile değil, mensubu oldukları toplum ya da toplulukla belirlerler. Modern toplumda, artık kimlik anayasa ile belirlenmiş vatandaşlık tanımıyla ve kişinin kendini ait hissettiği milletle belirlenir.

Sentezci anlayıştaki kişi, ‘Ne mutlu Türküm diyene türküsüdür türkü.’ diyerek aslında bu ortak kimlik tanımının dibine dinamit koyuyor. ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ sözü dinden, ırktan ve diğer bütün ayrıştırıcı öğelerden arınmış saf bir milliyetçilik anlayışı sunuyor.

Milliyetçiler; insanları önce Türkiye’ye, daha sonra Türk dünyasına, daha sonra da insanlığa yapacakları katkıları açısından değerlendirecek, dinlerin hepsini siyasetin alanından çıkaracak, bilim ve bilgiye dayanan bir sistem geliştirmeli. Bu, birilerinin milliyetçileri gericilik, yobazlık, ırkçılık gibi şeylerle suçlayabilecekleri ortamı da ortadan kaldırır.

Aslında Mustafa Kemal Atatürk ve onun fikir sistemini hazırlayan Yusuf Akçura, Ziya Gökalp gibi birçok düşünüre geri dönmek ve tekrar yorumlamakta fayda var. Her ne kadar ‘Atatürk milliyetçiliği’ tabirini sevmesem de Türk milliyetçiliği düşünce sisteminin Atatürk’ün laiklik üzerine kurduğu temeller üzerinden amasız fakatsız örülmeye devam edilmesinin Türkçülük düşüncesinin daha fazla taraftar bulmasını sağlayacağına ve Türklüğü daha iyi yarınlara taşıyacağına inanıyorum.

 

VURUCU: Modernliğin önemli boyutlarından biri olan milliyetçilikle birlikte dinin güç kaybetmeye başladığı iddiası, kendisine modern Avrupa düşüncesinde yer bulmaktadır. Yani, milliyetçilik dinden boşalan yeri ikame ediyor. Fakat bir başka görüş de Yunan, Bulgar, Rus, İngiliz milliyetçiliği gibi örnekler üzerinden din ve milliyetçiliğin birbirini beslediği görüşüdür. Sizce Türk Milliyetçiliğinin din ile ilişkisini bu noktada nasıl konumlandırabiliriz?

YENER: Modernlikle birlikte milliyetçilik yükselirken dinin gücünü yitirdiği konusuna kısmen katılıyorum diyebilirim. Kısmen dememin sebebi şu aslında: Modernitenin, kilisenin önce devleti yönetenler, daha sonra da yönetilenler üzerindeki siyasî etkisini azalttığını söyleyebilirim. Din adamı; artık dünya işlerinin düzenlendiği, kimi zaman dinin hükümlerine karşı gelinmesine ve dolayısıyla dinden çıkmaya neden olacak kararların alındığı devlet yönetiminden çekilmek zorunda kaldı.

Bilimin, bilginin ve aklın öncelendiği süreç boyunca dünya ve evren üzerine elde edilen veriler, varılan sonuçlar bu geri çekilmede önemli rol oynadı. Örneğin, dünyanın yuvarlak olduğu, döndüğü gibi gerçekler İncil ve Tevrat’ın gerçekleriyle örtüşmüyordu. Bir dönem filminde genç bir rahibe çocuklara dinozorları anlatırken içeri giren yaşlı rahibe genci uyarıyordu: “Çocukların kafasını karıştırma, İncil dinozorların varlığından söz etmiyor!” Ancak antropologlar dinozor fosilleri buluyordu. İronik. Kilisede ayın peynirden yapıldığı iddia edilirken teleskoplar geliştiren, gözlemler yapan, akıl yürüten hiç kimse buna inanmayacaktı. En iyisi dinin kendi alanına, bilimin ve dolayısıyla dünya işlerinin alanı olan yönetimin kendi alanına geçmesiydi. Örtüşmeyen konular olarak birbirlerine, birbirlerinin işlerine müdahale etmemek her iki taraf için de en iyisiydi.

Rum, Yunan, İngiliz milliyetçiliğinin dinle beraber hareket etmesi gayet doğal. Türklük, Türkistan’dan başlayarak Macar ovasına kadar uzanan Avrasya coğrafyasında yayılmış, aralarında farklı dinî inançlara mensup olanların da bulunduğu, çeşitli siyasî, coğrafî nedenlerle parçalanmış tek bir dilin farklı varyantlarını konuşan topluluklardan oluşmuş bir yapıya sahiptir. Tarih içinde bakıldığında bir birlikten parçalanmışlığa doğru bir gidiş görülür.

Öte yandan Avrupa’daki uluslar, özellikle 15. yüzyıla kadar birbiriyle iç içe geçmiş, kilise egemenliğinde toplanmış daha bütünlüklü yapılar olarak kendini göstermiştir. Coğrafî ve siyasî parçalanmışlık Türk milletine göre daha azdır. Bizans’ın yıkılışı, kilisenin krallar üzerindeki etkisinin kırılması, Rönesans, Reform, Fransız Devrimi, feodalitenin yıkılışı ciddi bir derlenme toparlanma olarak kendini göstermiştir. Feodallerin parçaladığı yapının birleşerek uluslaşmaları siyasî birliği sağlar. Kilise ve devlet yönetimi arasındaki ilişkinin düzenlenmesi ve iki kesimin kendi alanına çekilmesine yol açmıştır. Bu durum, halkın yönetici ve dinî sınıf arasında sıkışıp kalmasını engellemiş, din ve devlet ile daha samimî, akla ve karşılıklı çıkarlara dayalı bir iş birliğini doğurmuştur. Kısacası Rönesans’tan itibaren uluslaşmaya çalışan toplumlar din ve onun otoritesi karşısında savaşmış ve bir galibiyet kazanmayı bilmişlerdir. Bu durumda din kurumu ya tamamen yok olmayı kabul edecek ya da kendi alanına çekilip ulus/millet denen olguyu destekleyerek var olmaya devam edecekti. Kilise uzlaşmayı ve milletle ortak çıkarları doğrultusunda çalışmayı öğrendi. Zaten bunu yaptığı sürece var olmaya devam edebilecekti.

Ama Türkler ve en azından Osmanlı döneminde ve daha sonrasında din kurumu ve devlet kurumu arasında Avrupa’daki benzer bir çatışma yaşanmamıştır. Neden yaşanmadığı konusunda pek çok şey söylenebilir ancak sonuç açısından bakıldığında devlet ve din kurumlarının kendi alanlarına çekilmediği görülür. Milletin ya da ulusun azim ve kararlılığı ile ayrışmayan bu iki kurum bugün birbirlerinin destekçisi olmak yerine birbirlerinin rakibi şeklinde varlığını sürdürmekte. Bunu da belki de İslam’ın tüm inananları; ırksız, sınıfsız bir toplum olarak ifade edebileceğim bir toplum olan ‘ümmet’ yaratma ve Emevilerden itibaren kopup gelen Arap ve Müslümanların idaresinde ve tahakkümünde bir İslam devleti kurma ideali yatar. Hristiyanlık özellikle Batı’da daha liberal, yerleştiği toplumla daha uzlaşmacı bir görünüm sergilerken İslam, tıpkı Museviliğin düştüğü tuzağa düşerek, millî bir Arap dini gibi var olmayı seçmiş bana göre. Belki de çok basit bir düşünce olacak ancak sanırım onu Musevilik gibi millî bir din olmaktan alıkoyan Türklerin çabasıydı.

Ümmet anlayışı, Arapların sürdürdüğü İslam devleti ideali, Arap olmayan Müslümanlara ‘mevâlî’ açıkça ‘köle’ adlandırmasıyla yaklaşılması, Batı’daki milliyetçi din sınıfı anlayışının bizde oluşmasını engellediğini düşünüyorum.

Yıllarca tüm imtiyazları elinde bulunduran ulema, toplum üzerinde kurulan dinî ve mistik baskı, Türk varlığının yok sayılması, millî kimlik yerine dinî bir kimliğin tanımlayıcı olarak kullanılması, Avrupa’da halkın ve devletin din kurumu ve baskılarına karşı verdiği mücadelenin bizde verilmemiş olması, din sınıfının milletle ve milliyetçilik anlayışıyla barışmasını engelliyor.

Bu durumda Türk milliyetçiliğinin, bireylerin inançlarını değil; kültüre, ekonomiye, siyasete, varlık ve birliğine ettikleri hizmetleri göz önünde tutan bir anlayışı geliştirmeleri gerekir. Bir insanın ne kadar dindar olduğundan daha çok, Türk milletinin sorunlarına ve çözümlerine ne kadar katkıda bulunduğunu takdir eden bir anlayış daha kapsayıcı, daha ilerlemeci bir tutum olacaktır. Bir kişinin inancı, Tanrı ile kurduğu bağ onun bireysel seçimi ve ruhsal gelişimi ile ilgilidir. Bu durumda bir görevi yerine getirmesi ya da getirememesi onun ne kadar dindar olduğu veya olmadığı ile ilgili değildir. Beş vakit namaz kıldığı ya da kılmadığı için çok iyi/kötü yönetici, öğretmen, başkan olmaz. Tecvitli Kur’an okuması kişinin çok ahlaklı ve vatansever olduğunu göstermez. Son tahlilde bunlar topluma doğrudan faydası ya da zararı olan şeyler olarak değerlendirilemez.

Türk milliyetçiliğinin ölçütü, Türk milletine ve içinde bulunduğu toplumun yapısına kişinin yaptığı katkılar veya zararlar üzerinden bir değerlendirme yapmak ve laik/seküler bir anlayışı geliştirmektir.

 

VURUCU: Türk-İslam Sentezi ile Türk Müslümanlığı aynı anlam ve işlevleri mi temsil ediyor, yoksa farklı değerlendirmeler midir? Bu eksen üstünde Türk Müslümanlığı tanımlaması için ne düşünüyorsunuz? Aynı dine mensup farklı milletlerin din yorumlarının/anlayışlarının aynı olması mümkün müdür?

YENER: Türk-İslam Sentezi ve Türk Müslümanlığı terimi belki ilk bakışta aynı şeymiş gibi görünse de aynı şeyleri ifade ettiğini söylemek pek mümkün değil. Türk-İslam sentezi, önceleri tarih gibi alanlarda Türklerin Müslüman olduktan sonra oluşturdukları kültür çerçevesini çizerken, özellikle 1960’lı yıllardan sonra ideolojik bir sistemin belirticisi olarak kullanılmaya başlamış, bağlam değişikliğine uğramış bir kavramdır. Bana göre daha çok İslami bir siyaset anlayışıyla Türk milliyetçiliğinin -ki uzlaşmaz çelişkiler olduğunu düşünüyorum- beraberliğini ifade ediyor.

Türk Müslümanlığı ise ilk soruda sözünü ettiğimiz gibi gerçek bir sentezin ifadesidir. Her ne kadar yeni bir din olsa da kültürel kodlarla gelen bazı inanış veya pratiklerin İslami etkiler altında sürmesi Türk Müslümanlığını oluşturuyor bence. Örneğin İslam öncesi inanışlardaki iyi ve kötü ruhlara adak adama, atalar kültü törenleri kendini ağaçlara çul çaput bağlama, evliya kabirlerine mum yakma gibi birçok törende kendini gösteriyor. İslam öncesinde töreyi ve devleti savunan savaşçı ‘alp’ tipinin, İslam’la birlikte töre ve devletin yanında İslam’ı da savunan savaşçı gazi tipine dönüşmesi bunun başka bir örneği. İslam’ın kaynaklandığı Arap toplumunda, Alevi-Bektaşi Türklerin ibadet biçimleri din dışı sayılabilecekken, kamın kopuz eşliğinde söylediği dörtlükte benzer şekilde dedenin saz eşliğinde söylediği dörtlükler bulunur. Orta Asya’nın çeşitli yerlerindeki dansların Anadolu’daki Alevi-Bektaşi ibadetlerindeki figürlerle inanılmaz benzerliği bulunur.

Kısacası, aslında hiçbir toplum aldığı herhangi bir kültürel unsuru birebir uygulamaz. Kendi anlayış, kavrayış ve biliş dünyasına uydurabilmek üzere yorumlar. Bir sentezden bahsediliyorsa sentez budur. Türk-İslam sentezi kavramı başta bunu ifade ediyorduysa bile artık bu kültürel sentezden çok siyasî bir anlayışın sentezi gibi görünmektedir.

Siyasî anlamda, Osmanlı aydınının kurtuluş için ortaya attığı ama uygulayamadığı için terk ettiği İslamcılık düşüncesiyle, başarıya ulaşmış Türkçülük düşüncesinin kaynaştırılmaya çalışılması gibi geliyor; zira ‘ümmet’ bilinciyle ‘millet’ bilinci zıt iki kutup gibi birbirini itiyor. Milliyetçiliği kabul eden büyük bir kesimin İslam’a saygısı bulunmakla birlikte, millî kimliğinden sırf aynı dinden olduğu için başka bir toplumun lehine vazgeçmek istemediği ortadadır.

Yazar

İkbal Vurucu

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar