28.09.2021

Kıyamadım ilenmeye, hançeremiz bilenmeye!

Galiz söz öbekleriyle aynı lisan katında ikamet eden bedduanın, bin türlüsünün dilimizin ucuna kadar sayısız kez gelip “ya sabır!” çekerek gerisin geri ve fakat omzunun üstünden bakmaktan da kendisini alamayarak geri dönüp gittiği bir devirdeyiz.


Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz, ülkemizin alanında önder ve örnek bilim insanlarından, Doğan Cüceloğlu merhumun o meşhur değerler testinden ne kadar umut devşirilse azdır. Hani şu bir seminerinde kendisinin yere ekmek koyup “aranızda bu ekmeğe basabilecek birisi var mı?” diye sorduğunda, söz konusu etkinliğin katılımcılarının artan maddi ödüllere rağmen böyle bir şeye asla ve kat’a değil yeltenmek, yanaşmadığı anekdottan söz ediyorum. Hatta ekmeğe basmaktan bahsedilen bu satırları yazarken benim bile içten içe irkilmem ve eminim ki sizlerin de ekmek, emek, nimet ve daha pek çok değerin öfke anında tepemize hücum eden kan gibi bir anda derununuzda kabarmasıyla olumlu bir rahatsızlığı duyumsamanız.

Bizi biz yapan, bu isimsizleşecek kadar derin köklerin varlığını olanca gizli ama güçlü hâliyle bir anda anımsatıveren, işbu değerlerin her birisi bizim güç yüzüğünden bin kat daha değerli, paha biçilmez “kıymetlimiz” konumunda. Onlar sayesindedir ki komedinin trajediye doğru yaşadığı umarsız evrimi lazımmış gibi nihayet tamamlayıp hepten bir çadır tiyatrosu vodvilinin ağlanası yanlışlıklara güldüren, pırıl pırıl kafasını yakaladığı şu tuhaf günlerde bile geleceğe, inattan ziyade inançtan damıttığımız bir umutla bakabiliyoruz.

Buncasına kıymetli değerlerimizden bir diğeri de herhalde beddua etmek – ya da bir başka ifadeyle “belâ okumak”- konusundaki çekimser tavrımız olsa gerek. Tarkan’ın “Karma” albümünden asırlar öncesine dayanan bu anlayışımızı o vadinin üslubuyla şöyle özetlemek mümkün:

Evrene ne gönderilirse aynen o, sahibine er geç iadeli taahhütlü olarak geri döner. Rüzgâr eken meltem biçmez. İnsanın incittiği yer, zamanı gelince ameliyatlı yerine denk gelmişçesine bir acıyı iliklerine dek hissederek incineceği yerin koordinatlarını belirler. Dolayısıyla rahmetli haminnemin dediği gibi;

“Andığımız yerden ırak olsun, aman diyeyim asla beddua etmemeli. Yoksa okunan belâ Fizan’a dolanıp gitse Babadağ’ı aşıp geri gelir de okuyanı bulur.”

Ama gelin görün ki, eski yazının iki harfiyle şifrelenen galiz söz öbekleriyle aynı lisan katında ikamet eden bedduanın, bin türlüsünün dilimizin ucuna kadar sayısız kez gelip “ya sabır!” çekerek gerisin geri ve fakat omzunun üstünden bakmaktan da kendisini alamayarak geri dönüp gittiği bir devirdeyiz. Bunu göz önünde bulundurarak ben de istiyorum ki bu sohbetimizde “tamamı yapılamayandan tümden de vazgeçilmez” diyerek buna, şeker yanında glikoz kıvamında da olsa mütevazı bir çare bulalım ki ruhumuz kendisini rahatlatan, sözel bir yelpazeden de yekten mahrum kalmasın.

İşte bu bağlamda “bak üçe kadar sayacağım, gelip sofraya oturmazsan fena olur” deyip de ikiden sonra bizlere kıyamayıp “iki buçuk, iki yetmiş beş…” diye devam ederek geri sayımı uzatan annelerimizin, merhametli naifliğiyle aynı dalga boyutunun sakini sözlerden bir demet sunuyorum. Hem böylelikle – Allah korusun! – ilenmekten kaçınıp nahak yere hançeremizi bilememiş de oluruz.

“Ay aman sesim de müsait değil ama…” dedikten birkaç salise sonra uzatılan mikrofonu hunharca kaptığı gibi mini konser vermeden bırakmayan assolist eskisi üslubuyla ifade etmek gerekirse “kabul buyurunuz efendim”:

  • Misafir gittiğin evde ıslak tuvalet terliğine merserize çorapla basasın!
  • “Yırttıktan” yıllar sonra karşısında tirad atmak için kapısına dayandığın zengin kızın fabrikatör babasının diyafonlu zili, çakma Çin malı olsun. Sen tuşa basılı tutup “hatırlar mısınız; yıllar önce fakir ama onurlu bir delikanlı vardı…” diye lafa girmeye çalıştıkça hattın öbür ucundaki kalantorla bağlantın kesilip dursun da tek duyduğun “alo, anlamadım, Selahattin sen misin oğlum? Ben bildiğin demleme çay söyledim evladım, Fakir’in kahve makinesini ne karıştırıyorsun şimdi anlamadım!” türü masum herzeler olsun da ayar ol!
  • Bilgisayarına önemli bir dosya indirirken tabiatın çağrısı vukuu bulsun da sen ayakyolunda ve indirme de yüzde doksan ikideyken fırsatı ganimet bilen valide sultan odanı kolaçan etmeye girsin. Üstüne bir de “aman boşuna yanmasın, hem sevaptır, sonuçta milli servet” diye bilgisayarının fişini çeksin.
  • Yanlışlıkla renklilerle beraber yıkadığın beyaz futbol forman koyu pembeyle açık siklamen arası bir tona bürünsün de mahallenin maçolarının haftalık olağan kongresi görünümlü halı saha maçına bambaşka tellerden çalan rengârenk kıyafetlerle iştirak edip ortama her anlamda neşe kat!
  • Nişanlının aile büyüklerine seni daha iyi tanıtmak için adeta iki devlet arasındaki ilk kordiplomatik resmî temasmışçasına, ciddiyetle bir akşam yemeği düzenlensin. Bembeyaz masa örtülü ve değişik çap ve ebatta çatal bıçaklı sofraya adab-ı muaşerete uygun bir performans sergilemek için dua ede ede otur da menü de şunların olduğunu gör: Kaşarı sürekli kaşıktan sarkan domates çorbası, bir türlü çatala sığmayan spagetti, yöresel atıf niyetine sofraya konmuş her hamlede Brezilya dizisinden beter uzayan kuymak, dolambaç misali enginar dolması ve tatlı olarak da buzdolabından çıkarmakla ilgili yaşanan küçük bir zamanlama hatası nedeniyle gözlerinin önünde erimeye devam eden salep kıvamında dondurma! Bonus olarak da her lokmadan sonra ağzını sildiğin peçetenin kaliteli kâğıttan değil de çok kaliteli kumaştan yapılmış ve çeyize dâhil el işlemeli pratik kız sanat okulu mamulü olduğunun farkına birkaç saatlik bir gecikmeyle var! (Ya işte böyle dostum; kızcağız o yüzden sana öldürecekmiş gibi bakıyordu. Arzu edersen ucuz tarafından güllü ve janjanlı aranjman yapan çiçekçi bir abimizin numarasını, çıkışta paylaşabilirim. Tabi tek parça halinde çıkabilirsen!)
  • Söz yemekten açılmışken; patatesli yumurtanın tam pişmemiş sert, bir gün önceden suda bekletilmemiş kuru fasulyenin cart, zeytinyağlı bamyanın kart tarafı ısrarla hep sana denk gelsin. Mekânımız kışla ise “kara şimşeğinden” Jüpiter’in uydusu boyutunda taş çıksın ve bunu ön dişlerinde uzay gemisi çarpmışçasına hissedesin!
  • Vizeye hazırlanmakla uykusuz geçirdiğin gecenin sabahında, yarı baygın bindiğin otobüste artık yaşadığın şehre göre; Akbil’in bitik, bozuk paraların denkleşmez, Hede-Hödö-Ulaşım Kartı’n okunmaz, öğrenci pason kayıp olsun. Üzerine de sabahın körüne aldırmadan bohçaya sarılmış mercimek köftesi ve su böreği tepsileriyle altın gününe giden ön koltuklarda sıra sıra dizilmiş orta yaşlı teyzeler yolculuk boyunca sana bakıp bakıp sanki ihaleye fesat, ortama haset, siyasete kaset karıştırmışsın gibi yüksek perdeden “cık cık cık, gençlik çok bozuldu!” diye söylenip dursunlar.
  • Okeyde taş çalarken hiç kaçırmadığın “Eğitimde Etik” dersinin notlarını verdiğin arkadaşına yakalan.
  • Ders notu demişken; finallerden önceki bir hafta boyunca uyku dünek hak getire, hatim ettiğin notlar, aslında bu yılki sıfırcı zatın değil de geçen seneki notu bol hocanınkiler olsun. (“Yerine imza attırıp kirişi kırmanın bile bir adabı vardır, bazen kim olduğunu ben bile zor çıkarıyorum, el insaf hemşerim!” dedirtmemeli insan ama değil mi?)
  • TV’deki bilgi yarışmasına katılma başvurun yazı işlerinde yaşanan bir talihsizlik sonucu karışsın da ömrünün asla geri gelmeyecek birkaç saatini “Bige Şanlı ile Kat Kat Dert” programında, altı aydır kayıp olan kolpacı Arda Marı’nın programa telefona bağlanan müflis ortağı Yüksel Tici’nin serzenişlerine maruz kalarak geçir!
  • Bu utancın izlerini silmek için yaptığın ikinci başvuru da epik düzeyde bir kozmik şaka gibi yine karışsın! Bu kez aynı programın bir alt kanaldaki klonunda kendini “Sıkılhan Bey’in üçüncü eşinin eski sevgilisi” ile “Zillican Hanım’ın evden kaçmadan önce borç taktığı büyük görümcesi” arasında oturup kameralara şaşkın bakışlar atıp hayatı sorgularken bul!
  • Kibariye’nin annesi her gece rüyalarına girip seni “şoför, şoför!” diye diye, aküsü varmışçasına tükenmez bir enerjiyle ve elinde baklava oklavasıyla dere tepe kovalasın!
  • Dalgasına mırıldanmaya başladığın Ajdar Anık’ın bütün şaheserleri yumuşatıcı reklamlarındaki kahve lekesinden beter diline dolansın da Türk Sanat Müziği Kulübü Yıl Sonu Konseri’nin mikrofon ses kontrolünü yaparken üç bin kişinin önünde istemsizce “Alo deneme deneme, pul biber, nane şekeri bahane, şahaneyim şahane, çikita muz kalbine kon!” diye çığırmış bulun!

Efendim işbu örnekler uzayıp gitmeye çok müsait olsa da en başta da dediğimiz gibi şükürler olsun ki günün sonunda ilenmeye kıyamayıp dilini pek de bilemek istemeyenlerdeniz. O halde iyisi mi bu kadarı yetişir deyip düğümü burada bağlayalım.

Hem belli mi olur, eşya zıddıyla kaim olduğundan, belki de bir sonraki durağımız tam aksine iyi dileklerden bir demet olur.

Sonuçta hayat her şeye rağmen iyilik dilemeye, güzellik ummaya, dilini kötü sözden uzak tutmaya değer.

Bu bizimkisi dostlar arasında hoşça bir yarenlik olarak kalsın öyleyse.

Buckinghamshire’dan selamlar ve sevgiler herkese efendim.

Yazar

Liath McGorman

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.