Sığınmacılar meselesinde kaybolan devlet 

Bu yoldan derhal dönülmeli ve şimdiye kadar verilen zararın telafisine bakılmalıdır. Sığınmacıları göndermek gerek diyenlere hakaret ederek bir yere ulaşılamaz. Bu gidiş Türkiye’deki proje sahiplerine de çok zarar verir.


Türkiye, geçtiğimiz hafta siyasi polemiğin dayanılmaz cazibesine kapıldı. Kamuoyunun tamamı İçişleri Bakanlığı önünde ne olacağına kilitlenirken, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a sarf ettiği vahim sözlerin devletin kaybolduğu anlamına geldiğini çok da fark edemedi.

Bakan, anayasa ve yasalara göre kurulmuş bir siyasi parti genel başkanına “Hayvandan aşağı, Soros çocuğudur ve operasyon çocuğudur. İstihbarat elemanı olduğu apaçık bellidir” ifadeleriyle hem hakaret etti hem de suçladı. Sözlerin muhatabı milletvekiliydi de.

Bakan’ın hakaretleri kesinlikle kabul edilemez. Milletvekili olan bir parti genel başkanına bu kadar ağır hakaretleri edilen Türkiye’de herhangi bir vatandaşa neler yapabileceğini varın siz hesap edin.

Sözlerin vahameti, hakaret olmasından çok Türk Milleti açısından çok büyük endişelere kaynak teşkil etmesinde. İçişleri Bakanı bir milletvekiline istihbarat elemanı diyor. Soros çocuğu ile düşünüldüğünde istihbarat elemanı ifadesinin suçlama olduğu çok açık.

Eğer bu gerçekse ve dış güçlerin Türkiye’deki görevlisi ise bakan bundan şikâyet edemez, doğrudan gereğini yapar. Gerekli belgelerle savcılığa suç duyurunda bulunur ve yargı sürecinin başlamasını sağlar. Türk yargısı da üzerine düşeni derhal yapar. İçişleri Bakanı’nın böyle davrandığı bir ülkede devlet yönetiliyor denebilir mi?

Ayrıca şu da bir gerçektir ki Ümit Özdağ Türk Milleti için çalışan gerçek bir Türk aydınıdır.

Bir proje var da sahibi kim?

Süleyman Soylu başka ilginç cümleler de kuruyor. Mesela: “AB Türkiye’nin göçmen deposu olmasını istiyor. Türkiye’yi dışardan getirdikleri ve daha sonra opere edebilecekleri bir sistemin içine düşürmek istiyorlar.” ifadeleri de Süleyman Soylu’ya ait. Konuşmasında AB’nin yanına ABD’yi de koyuyor.

Ancak, “Batı’nın daha fazla bu işe dâhil edilmesine ilişkin Cumhurbaşkanı’mızın bu yöndeki beyanı da yükün tüm dünya tarafından eşit paylaşımını sağlamaya yönelik stratejimizin bir parçası ve yansımasıdır.” sözleri de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun. 15 Eylül 2021’de, 11’inci Göç Kurulu Toplantısında yaptığı konuşmada söylemiş.

“…göçü faydalı hâle getirecek anahtar ise uyum ve entegrasyondur. Bu sebeple bir süredir bu faaliyetlere ağırlık verilmiştir.” cümleleri de Süleyman Soylu’dan. Bunları da 18 Aralık 2020’deki 10’uncu Göç Kurulu Toplantısında sarf etmiş.

Peki, Türk Milleti çok büyük ve ezici bir ekonomik buhran içinde kendine bakamazken, kayıt dışı olanlarla birlikte, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği bilgiye* göre, 9 milyonu aşkın Suriyelinin ve sayısı bilinmeyen başka ülkelerden gelenlerin yükünü nasıl ve neden çekecek? Ya da neden bunlar yaşanıyor? Özellikle geçici koruma altındaki Suriyeliler niçin Türk Milletine entegre edilecekler?

Düşünmek için bilgi gerek

Bu soruların cevapları geçmişte. Yaşananlar geçmişin birer sonucu. Nihai sonuçlar mı? Hayır. Tıpkı ara istasyonlardan geçen bir tren gibi. Tren bazı istasyonlarda konaklıyor, bazılarında kısa süreli duruyor. Daha sonra tekrar yola koyuluyor. Düdük çala çala, bağıra çağıra rotasında devam ediyor.

Sığınmacılar meselesi bir egemenlik meselesi. 2011’de başlayan Suriye iç savaşının öncesinden gelen projenin bir parçası. Yani, Türk Milletinin egemenliğiyle ilgili olan daha büyük bir projenin parçası. 15 Temmuz dahil, Türk Milleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başına örülen çoraplar da bu projenin parçası.

Bu hususlarda çok yazıldı. Gerçi ne kadar yazılsa da eksik kalacaktır. Ancak projenin sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkisi çoğunlukla arka planda kalıyor. Ancak ön plana çıkanları da yok değil elbette.

İnşaat işlerini de pek severiz

Mesela Cumhurbaşkanı’nın eski danışmanı Adnan Tanrıverdi’nin başkanı olduğu ASDER – ASSAM’ın yaptığı İslam Birliği Kongreleri ve hazırladıkları sözde ASRİKA (Asya Afrika İslam Ülkeleri Konfederasyonu) anayasası Türk kamuoyunun yabancısı değildir.

Bu yazı için çalışırken Süleyman Soylu’nun TV programının kaydını seyrettim. Konuşmasının bir yerinde her gün yüzbinlerce ekmek yapıp Suriye’deki güvenli bölgede bağış diye dağıtan STK’lardan bahsediyordu. Biraz araştırınca 1 Mayıs 2005 tarihinde kurulmuş, ilkesi “6 Kıta, 66 Ülke, Tek Millet” olan İslam Dünyası STK’ları Birliği diye bir kuruluş da karşıma çıktı. Onlarca başka dernek ve vakfın ya kamu yararına çalışır ya da vergi muafiyeti statüsü ile çalıştığı bilgisi de vardı. Bir hazırlığın yapıldığına güçlü bir karine olan bu bilgiler, projenin arka planında kalan diğer unsurlara iki küçük örnek.

Devletten örnekler de çok ancak birisi bile yeterli. 3 Kasım 2011’de Dolmabahçe Sarayı’nda dönemin başbakanı Mesut Barzani’yi kabul ettikten sonra Barzani ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu basına açıklama yaparken Davutoğlu’nun: “Kürtler ve Türkler, hangi ülkede olurlarsa olsunlar ezeli ve ebedi kardeştirler. Bölgemizde yaşanan son gelişmelerle bu kardeşliğin daha da geliştirilmesi büyük önem kazanmaktadır. Çünkü bölgemizde bütün yapılar yeniden inşa edilirken Türkler ile Kürtler arasındaki bu kardeşliğin inşa edici bir rolü var. Bölgemizde kalıcı bir etki yapacaktır” sözleri tarihe silinmeyecek bir şekilde kazınmıştır.

Hem Barzani’yle yapılan görüşme sonrasındaki açıklamalardan hem de Süleyman Soylu’nun söylediklerinden projenin, önce başbakan sonra Cumhurbaşkanı olarak AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan tarafından yürütüldüğü de ortadadır.

Müteahhitlik her zaman kazandırmaz

Suriye’de yaşananlar bu yeniden inşanın devamıdır.Yani tren yoluna devam etmektedir. Briket evlerin getirisi geçicidir. Kalıcı proje orada oluşturulan devlet yapılanmasıdır.

Suriye’nin kuzeyindeki bölgede devlet yapılanması kurmak, Fırat Nehri’ni doğusundan Irak sınırına kadar olan bölgede PYD / PKK sözde devletçiğine razı olmak demektir. Teröristlerin kuracağı devlet de Türkiye için nükleer tehditten daha büyüktür.

Astana sürecinde her liderler zirvesinden sonraki açıklamalarda güçlü bir şekilde vurgulanan, Suriye Arap Cumhuriyeti’ni toprak bütünlüğü ve egemenliği ifadesinin gereği yapılmalıdır. Rusya’nın içinde bulunduğu durumdan da faydalanarak Suriye Devleti’yle ilişkiye geçerek ABD’nin coğrafyadan çekilmesi için iş birliği içinde hareket edilmelidir.

Ayrıca, ABD ve Rusya’yla ayrı ayrı imzalanan, Barış Pınarı Harekatı’na son veren ve PYD / PKK sözde devletçiğinin önünü açan mutabakatlardan dönmek için en uygun zaman şimdidir. İdlib’deki büyük tuzaktan kurtulmak için de fırsat kapımıza gelmiştir.

Bu yoldan derhal dönülmeli ve şimdiye kadar verilen zararın telafisine bakılmalıdır. Sığınmacıları göndermek gerek diyenlere hakaret ederek bir yere ulaşılamaz. Bu gidiş Türkiye’deki proje sahiplerine de çok zarar verir.

Yok biz projemize devam edeceğiz demek, Türk Milletinin egemenliğine göz dikmeye devam etmek demektir. Ki Türk Milleti egemenliğine de devletine de çok düşkündür. Türkiye, Türk tarihinin en tehlikeli dönemindedir ancak pabucu da çok pahalıdır.

Ya devlet başa ya kuzgun leşe deyimi böyle tecrübelerin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu böyle biline.

 

 

Yazar

Hakan Paksoy

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar