Türk Milliyetçiliğinin Bugünkü Meseleleri

Türk milliyetçiliği herkesle birlikte olabilmek durumundadır. Bu herkesin içinde “Ne Mutlu Türk’üm diyene” ya da “ben Türk’üm” diyenlerin tamamı vardır. Bu hem geniş anlamda Türklüğün hem de dar anlamda siyasetin bir gerekliliğidir. Ve böyle olduğuna dair insanları ikna edecek söylemleri ve davranışları da geliştirmek zorundadır.


(Bu yazı 12 Eylül 2013’te Millî Düşünce İnternet sitesinde yayınlanmıştı. Türkiye Türkleri 21. yüzyıldaki yakın tehlikeler karşısında değişmeye başlamıştır. Fikir hayatındaki değişim, geleceğin kurulmasında büyük önem arz etmektedir… Türkler tarihte, çağın gereklerini yerine getirebildikleri ölçüde zamanın efendisi olmuşlardır. Bugün de değişmek zamanıdır. Konunun önemine binaen yeniden yayımlamakta fayda görüyoruz.)

 

Bugünün ahval ve şeraiti içinde Türk milliyetçileri:

Ya pergelin sivri ucunu merkeze koyup diğer ayağını mümkün olduğu kadar açarak milletin tamamını içine alacak bir daire çizecek ve böylece ilk planda Türkiye Türklüğünün birliğini gerçekleştirecekler,

Ya da hiçbir şey yapmayıp küresel güçlerin planlarına teslim olacaklardır.

***

12 Eylül 1980 önemli bir tarih eşiğidir. Bu tarihten itibaren Türk milletinin hayat çizgisi önemli değişiklere uğradı.

O dönemde alınan birtakım kararlarla toplumun algısı değişti. Özellikle de insan ilişkilerinde farklılaşma başladı. Özetle ve kısaca; Banker Faciası olarak bilinen faiz çılgınlığı yaşandı, ardından serbest piyasa ekonomisine geçildi. Bu süreç, Türk’ün ve Müslüman’ın hayatla ilişkisini yeniden düzenlemeye zorladı. Dolayısıyla toplumsal yapıda radikal değişiklikler yaşandı.

Bu farklılaşma siyasi ve sosyal hayatta da kendisini gösterdi. Kazanmak için yapılabilecek her şeyin yapılabilmesinin önü açılmıştı. Bu bağlamda en önemlisi, siyasi hayattaki “dindar siyasetçi popülizmi”dir.

İkinci eksen kayması dönemi

İlk farklılaşmadaki sürece benzer bir durum da 2002 sonrasında ortaya çıktı. Bu süreçte “ileri demokrasi” söylemleri her yanlışın, her kötünün, her eksikliğin, karşısına mucize reçete olarak sunuldu.

Yeni süreç de ilki gibi çok hızlı yaşanmaktadır.

Bu sefer milletin kimliği tartışılmakta, millî devletten ortaklık devletine doğru doludizgin gidilmektedir. Bütün bunlar olurken de milletin yaşantısı, algıları ve kabulleri yönetilmektedir. Bir proje dâhilindeki operasyonlar bütün eziciliği ile devam etmektedir.

Türk milletinin rota değişimi ya da daha doğru ifade ile dönüşümü, çok görünür bir hâldedir. Toplum, 80 öncesine ve sonrasına göre çok farklı bir çizgidedir.

Milletin rotasını tekrar eski yönüne döndürmek mümkün müdür? Elbette ki hayır. Her iki dönemin de çok hızlı yaşanmasıyla bünye üzerinde kalıcı etkiler yapmıştır. Hem de insan hayatındaki değişimleri tekrar başa sardırmanın suyu tersine akıtmak gibidir ve mümkün değildir. Ayrıca böyle bir çaba gereksizdir de.

Akılcı olan, yarınların daha emin ve daha güvenilir olması için, “o halde ne yapılmalıdır?” sorusuna cevap aramak olmalıdır.

Yapılması gerekenlerin başında dönüşüm süreçlerinin etkilerinin konuşulması gelmektedir. Hayatın akışı içinde çok da fark edilmeden önemli değişikliklere sebep olan bu hususlar üzerinde düşünülmelidir. Türk milliyetçilerinin tarihinden getirdiği birikim bunu kolay kılar. “Şimdi zamanı mıdır?” evet, tam zamanıdır, hatta zaman geçmektedir bile…

Türk Milliyetçiliğine yakıştırılan sıfatlar…

Bir minvalden olmak üzere bazı kavramlara yeniden bakılmalıdır. Özellikle, Türk milliyetçisinden kendisini tarif etmesi istenildiğinde genellikle; “sağcı, muhafazakâr ve mukaddesatçı” kavramları bazen birer birer bazen hepsi birlikte kullanılmaktadır. Bu kavramlar üzerinde yeniden düşünülmesinin elzem olduğu kanaatini taşıyorum.

Sağcılık

Öncelikle, Türk milliyetçiliğine yakıştırılan sağcılık tanımlaması üzerinde düşünmek gerekir. Böyle bir tarif; Sibirya’nın steplerindeki ya da Avrupa’nın herhangi bir yerinde, ABD veya Afrika’daki yahut kutuplardaki bir Türk’ün tırnağına taş değdiğinde canı acıyacak olanların tarafının çok önemli olmaması gerekirken, Türkiye Türklüğünün bir kısmı için bile dışlayıcı anlam taşımaktadır.

Türk milliyetçiliği herkesle birlikte olabilmek durumundadır. Bu herkesin içinde “Ne Mutlu Türk’üm diyene” ya da “ben Türk’üm” diyenlerin tamamı vardır. Bu hem geniş anlamda Türklüğün hem de dar anlamda siyasetin bir gerekliliğidir. Ve böyle olduğuna dair insanları ikna edecek söylemleri ve davranışları da geliştirmek zorundadır.

12 Eylül öncesinin siyasi ve toplumsal şartları artık değişmiştir. Bu hususta Galip Erdem’in “Suçlamalar 1, Sağcılık-Faşizm” kitabının sadece ismi bile bu düşünceleri destekler mahiyettedir. Sağcılık; o günlerin şartlarındaki tehlikeler karşısında alınan bir tavır içinde, muarızlarının Türk milliyetçilerine yakıştırdığı bir konumdur. Genellikle aşırı sağcı suçlamaları karşısında savunma pozisyonudur. Türk milliyetçilerinin tercihi de değildir.

Muhafazakârlık

Bizim dilimize batıdan geçen bir kavramdır. Sözlük anlamı “tutuculuk” olmakla birlikte bir siyasi ideoloji olarak öne çıkmaktadır. Bu kavramın ideolojik değerlendirmesi Batı medeniyeti içinde kastedilen anlamıyla yerine otursa da, Türk ya da İslam medeniyeti için aynı şeyi söylemek pek mümkün değildir.

Bunu bir örnekle açmak yerinde olacaktır. Muhafazakârlık “… insanın akıl, bilgi ve birikim bakımından sınırlılığına inanan, bir toplumun tarihsel olarak sahip olduğu aile, gelenek ve din gibi değer ve kurumlarını temel alan, radikal değişimleri ifade eden sağ ve sol siyasi projeleri reddederek ılımlı ve tedrici değişimi savunan ve siyaseti, bu değer ve kurumları sarsmayacak bir çerçeve içinde sınırlı bir etkinlik alanı olarak gören bir düşünce stili, bir fikir geleneği ve bir siyasi ideoloji”dir (Berat Özipek, Köprü Dergisi, Sayı 97)Bu tanımdaki anahtar fikirler “aklın ve bilginin sınırlılığı ile dini temel alan siyaset”tir.

Elbette Tanrı’ya nispetle insan aklı ve bilgisi sınırlıdır. Fakat burada üzerinde fikir yürütülen insan ve insan ilişkileridir. Bu açıdan sadece ve tek başına insan ile insanın toplumsal ilişkileri değerlendirildiğinde böyle bir sınırlılık ortadan kalkar. Dolayısıyla muhafazakârlığın ideolojik olarak Türk milletinde karşılık bulması mümkün olmamalıdır. Özellikle, “dini temel alan siyaset” yaklaşımı ve tanımı başlı başına üzerinde durulacak bir husus olarak başka bir yazı konusudur. Ki bu husus aşağıda -çok yüzeysel de olsa- değineceğimiz tehlikeleri içermektedir.

Ancak bu yazının maksadı muhafazakârlığı, Türk milliyetçiliği ve Türk Milleti açısından değerlendirmektir.

Muhafazakârlık ve muhafazakâr denildiğinde, Türk toplumunda genel olarak siyaset-din ilişkisi ve dindar bir insan akla gelmektedir. Bu algı da çoğunlukla “millî ve manevi değerlere önem veren veya muhafaza eden” şeklinde izah edilmeye çalışılır. Millî değerlere önem vermek ya da muhafaza etmek için muhafazakâr olmak değil, Türk olmak ya da daha özel olarak Türk milliyetçisi olmak yeterlidir. Kültür ya da medeniyeti oluşturan her unsur; doğa, çevre ve özellikle insan korunmalı, sakınılmalı ve üzerine titrenmeli değil midir? Hayatın doğal akışı içinde değişmesi gereken(ler) için de Türk milletinin ölçülerini bilmek, bu ölçülere dikkat etmek yeterli olmayacak mıdır? Ve bunlar için niye ayrıca muhafazakâr olmak gerekir?

Manevi değerlerden kasıt -ki genellikle böyledir- yüce Dinimize ait olan değerler ise, öncelikle bunların neler olabileceği üzerinde konuşmak gerekir. Hiç konuşmadan bile “bu değerleri korumak için sadece Müslüman olmak kâfidir” hükmü de doğrudur. Ayrıca muhafazakâr olmak lüzumsuzdur.

Ancak bu koruma bireyler tarafından yapılmadır. Bireyi aştığı anda işin rengi değişecektir.

Eğer muhafazakârlığı siyasette belirleyici ve ayırıcı olarak kullanacaksak bu iki açıdan sakıncalıdır.

Birincisi toplumun belli bir kesimini dışarıda bırakan bir söylem olur ki bu siyasetin doğasına aykırı bir durumdur. İkincisi ve hayati derecede öneme haiz olan husus da siyasetin dinin temel alınarak yapılmasıdır. Eğer gerçekten dinle ilişki kurularak siyaset yapılacak olursa bu yönelim toplum hayatı için çok büyük bir tehlike arz eder. Çünkü bütün insanlar tek bir dine ve aynı şekilde inanmazlar. Özellikle dinî sahadaki en küçük ayrım bile uzun yıllar sürecek çatışmalara dönüşebilecek bir zemindir. Böyle bir zeminde siyasetin doğasındaki rekabet ve insanın doğasındaki ihtiras birleştiğinde neler olabileceğini tahmin etmek çok zor değildir. Aklıselim sahibi hiçbir siyasetçinin bunu arzu edeceği düşünülemez.

Mukaddesatçılık

Mukaddesat, kutsal sayılan inanç ve davranışlar anlamına gelen bir ifadedir. Kutsallık da dinle alakalıdır. Dolayısıyla böyle bir tanımlamada da muhafazakârlıkla ilgili yaklaşımlarla çok benzer bir durum arz etmektedir.

Bu tanımlardan hareketle bir Müslüman’ın “muhafazakâr Müslüman” ya da” “mukaddesatçı Müslüman” olması kadar garip bir durum olamaz.

Bir Türk milliyetçisi için de aynı durum söz konusudur. Muhafazakâr Türk milliyetçisi olunamaz. Türk milliyetçisi hem ilerici hem gelişmeci hem de muasır medeniyeti hedefleyen atılımcıdır.

Son söz

Bir Türk milliyetçisi kendisini tanımlarken; ufkunu ve hitap ettiği kitleyi daraltacak herhangi bir sıfat kullanması hiçbir şekilde doğru değildir. Bu sıfatlardan arındığında hem daha özgür olacak hem de millet kendi içinde tasnife tabi tutulmamış olacaktır.

Her tasnif farklılaşmayı, her farklılaşma her an kutuplaşmayı getirecek bir zemindir. Kutuplaşmalar da kavganın ve dolayısıyla ayrılığın sebebi olabilecek ihtilaflardır ki Türk milliyetçileri ve Türk milletinin geçmişinde bunların acı tecrübeleri mevcuttur.

Yüce Türk Milletinin yaklaşan Kurban Bayramını kutluyorum.

Yazar

Hakan Paksoy

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar