Allahaısmarladık

Kimilerine göre sıradan basit cümleler. Benim için ise ölümün üzerine yürüyen bir Türk gencinin bazen korkusu, bazen hayali, bazen de sevdasını not düştüğü bu günlükten Allah’a emanet edilen son satırlar.


Paylaşın:

Bir İstanbul baharında kıymetli arkadaşım Selim Babaoğlu ile birlikte Millî Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi adına bir ziyarette bulunduk. Ziyaretine gittiğimiz kişi, Türkiye’nin tek resmî Çanakkale Savaşı dönemi koleksiyoneri Seyit Ahmet Sılay’dı.

Ben bunun basit bir nezaket ziyareti olacağını düşünürken Çanakkale Cephesi’nin âdeta her noktasına birkaç saat içerisinde dokunarak, koklayarak, yaşayarak temas edeceğimden elbette habersizdim.

Hani kutsal mekânları ziyaret edersiniz de adını koyamadığınız o ilahi duygu ile Tanrı’yı tüm benliğinizde hissedersiniz ya, ben de o can pazarı, kan ve kemik deryası olan Çanakkale Cephesinin tüm manevî ve insanî duygusunu, onlarca insanın hayat hikâyesinden kalan 30 bine yaklaşan objelerde iliklerime kadar hissettim. Hattâ öyle bir an geldi ki, bu satırları yazmama vesile olan Çanakkale Şehidimiz Teğmen İbrahim Naci’nin günlüğüne, Ahmet Sılay’ın özel bir anı olsun diye bastığı bir mühür, neredeyse kalbimi durduracaktı. Ahmet Sılay’ın beni nefessiz bırakan o mührün altına yazdığı nottaki gibi, bugün aldığımız her nefes; o gün orada verilmiş son nefesin bedeliydi.

Evet bu Çanakkale Cephesi’ndeki görevinin 29. gününde, Türkiye’mizin sıcak ve en uzun gündüzünde şehit olan teğmenimizin, Allah’a ve satırlarına emanet bıraktığı selâmının yıl dönümü.

Kendi el yazısıyla “Bu defter kimin eline geçerse bir şehit hürmetine yukarıdaki adrese göndersin…” yazacak kadar öleceğinden emin, 21 yaşındaki bir Türk gencinin hikâyesi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak onca badireye, savaşa, isyana, kalkışmaya, darbeye rağmen hâlâ başımız dik, kimliğimiz Türk ve sıfatımız özgür ise; bunun bedelini şehitlerimiz kanıyla ödemiş ve hâlâ da ödüyor olmaları sayesindedir.

9 Ocak 1916’ya kadar devam eden muharebelerde binlerce Türk askeri şehit, binlercesi de yaralanarak veya esir düşerek savaşamayacak duruma gelmiştir. Gelenler, hedeflerine ulaşmak için dönemin bütün teknolojik imkânlarını kullanmaktan da çekinmemişlerdir. Yapılan onlarca taarruzu, zafere inanmış Mehmetler karşılamıştır. Bu Mehmetlerden biri de günlüğünden 2012 yılında haberdar olan Seyit Ahmet Sılay’ın yayıma hazırladığı Şehit Teğmen İbrahim Naci’dir.

Allahaısmarladık!..

Çanakkale Deniz Muharebelerinde kazandığımız haklı zaferi kutlarken, cephedeki Mehmetçiklerimizin hayatlarını ortaya koydukları başarısını yok sayarcasına ortalığa saçılan hurafeler, hakikati perdelemeye başladı. İşte bu hurafelerin ve yanlış bilgilerin gerçeğini hem Ahmet Sılay’ın koleksiyonunda hem de Ohrili Şehit Teğmen İbrahim Naci’nin 29 gün tutabildiği günlüğünde görüyoruz.  (Ohri deyince bugüne döndüm. Ohri bahsini kısaca açmak gerekir ise; memlekette öyle bir hâl oldu ki, tüm zaferler Anadolu, Irak ve Suriye coğrafyasından gelen neferlerle kazanıldı. Sanki Balkanlar hiç Türk yurdu olmamış, hiç Türk yaşamamış sanki Balkanlarda bir vatan kaybetmemişiz, sanki Balkan Türklüğü Anadolu için canını hiç vermemiş gibi. İbrahim Naci’nin de şehadet kütüğüne Ordu Perşembe yazılmış. Bu bir kasıt değil, Osmanlı Türkçesinin Latin alfabesine aktarımı sırasında bir transkripsiyon hatası yapılmış ve Ohri, Ordu olarak kayda geçmiştir. Bu vesileyle kaybettiğimiz vatan Balkanlardaki aziz şehitlerimizi de rahmetle bir kez daha yâd ediyorum.)

Peki neden Allahaısmarladık!.. İşte bunun cevabını da Sılay şöyle veriyor: İbrahim Naci’nin günlüğe son olarak yazdığı; “Muharebeye girdik. Milyonlarla top ve tüfek patlıyor… Şimdi birinci onbaşım yaralandı. Allahaısmarladık” cümlesinin son kelimesi olan “Allahaısmarladık” ifadesini koymayı uygun buldum. Böylece İbrahim Naci, neşrini hazırladığım günlüğünün ismini de kendisi koymuş oldu.

İstanbul’dan Çanakkale’de şehadete yürüyüş

Beşiktaş’ta ikâmet eden genç Teğmen İbrahim Naci de, canını feda ederek memleket kurtarmaya giderken günlüğüne ahvâle dair kısa kısa notlar düşmeyi de ihmal etmez. Düşman denizaltılarının başarılı bir şekilde Marmara’ya geçmesinin İstanbul’da paniğe neden olmasından, halkın arasında şehre Rusların geldiği korkusunun yayılmasına, Boğaz’da vapurların çalışamayışına, bazı gemilerin ise yalnızca sevkiyat ve sağlık hizmeti için hareket edebildiğine kadar pek çok detay yer alır günlüğünde. Bazen de bir ressam edasıyla sözcükleriyle resmeder koca Cihan İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu acziyete varan durumunu. Onun bu emanetine saygıdan yazının bundan sonraki kısmı İbrahim Naci’nin günlüğünden pasajlar hâlinde olacak.

“Zavallı memleket ne kadar acizdi. İstanbul’un 6-7 saat mesafesindeki bir şehre günlük gazete gönderemiyorduk. Kendi denizlerimizde bile hâkim değildik. O mavi büyüleyici Boğaz suları ise hiçbir şefkat göstermiyordu. O yine devamlı bir seyir ile sahile koşuyor, koşuyordu.

(…)

Burada  (Çanakkale) karşıya geçmek için bize Şirket-i Hayriye’nin 70 Numaralı vapuru tahsis edilmişti. Dünya ne garip! [İstanbul’da] ruhumuzu dinletmek, biraz hava almak için bindiğimiz bu vapur bizi şimdi nereye götürecekti? Oh! Kim bilir belki de bir daha geri dönmemek üzere beni, garip illerin kimsesizlikleri içine atacaktı.”

Yine Çanakkale’nin bugün en büyük handikabımız hâline gelen beslenme konusunu ise İbrahim Naci’nin günlüğünden öğreniyoruz ki, ordu neredeyse nizami bir şekilde beslenmiş. İbrahim Naci bu hususu; “İâşe ise pek mükemmeldi. Asker bazen günde üç defa yemek yiyordu” diyerek belirtmektedir.

Bazen kavurucu sıcak, bazen dondurucu soğukta Çanakkale’ye giderken yolda gördüğü manzaraları da kendi duygu dünyası ile şöyle nakşeder tarihe miras kalan satırlarında. “Oh!… Çünkü o gün mutlu olma isteği ve arzusu içinde idim. Bugün, bugün ise ayrılık elemlerinin, harp facialarının vücuda getirdiği öyle karanlık ve derin felaket girdabının önündeyim ki, bunun nihayetsiz neticesine gözlerimi diktiğim zaman başımın bir kasırga süratiyle döndüğünü hissediyorum.”

(…)

“İlerledim baktım. Bunların çoğunun üzerinde hiçbir işaret yoktu. Bazılarında birer ağaç dalı, iki üç tanesinde de kırık tahtalar vardı. Okudum. Bunlarda muharebede şehit düşen fedakâr subayların isimleri yazılıydı. Ve şimdi doğrusu kalben pek sarsılmış bir hâldeyim. Kendisi kim bilir nasıl bir nâz-u niyâz içinde büyümüş, ne azim bir anne-babanın şefkat ve merhameti ile beslenmiş bu vücutlar şimdi nerede yatıyorlar.

Şimdi düşünüyorum. Şehit olursam ben de mi böyle solgun yapraklı birkaç kel ağacın dibine gömülüp terk edileceğim. Fakat bu ne kadar merhametsiz ve ne kadar feciydi. Bu bakalım bana da aynı akıbeti mi göstereceksin? Yoksa sevdiklerime kavuşmaya müsaade edecek misin? Bu yakın olacak mı ya Rabbi?”

İbrahim Naci’ Corrierae Della Sera’da yayımlanan bir yazıya da şöyle atıf yapar. “İşkodra dağlarında istihkâmât vardır zannetmeyiniz. Belki, bütün istihkâmât, siperler, Türk neferinin zayıf ve ince vücududur. Oh! Zavallı neferler! Siz benzeri olmayan mukavemet gösterirsiniz, bu uğurda şehit olursunuz da sonra kimse sizi hatırına getirmez, unutulur kalırsınız” demişti.

Çünkü vazife memleket mevzusuydu. Benim muhafazasını taahhüt ettiğim, geride ne kadar sevdiklerim vardı. Onlar benim namusuma, cesaretime emniyet etmişler. Beni bu mühim mıntıkaya koymuşlardı. Hiç burada hayat düşünülür müydü?”

Burada vazife karşısında ateş ve kan karşısında ben büsbütün başka şeyler düşünüyorum. Fakat ne yapayım, yapamıyorum. Kalbimi yakan, yaktıkça tutuşturan bu ateş içimden boğazıma çıkan ve beni boğmaya çalışan bu ukde…

Ah, bu Rumeli, iki seneden beri ne facialar görmüş, hâlâ da neler görüyordu. Acaba bu zavallı İslâm topraklarının kabahati ne idi? Fakat yazık ki, bu taarruz binlerce kadını yavrusuz, binlerce zavallıyı aç ve bî-ilaç bırakmıştı. İşte koca Fransız, İngiliz medeniyeti…

Rüzgâr durdu. Hava latif bir sıcaklık içinde. Hafif bir serinlik de var. Önümde uzaklaştıkça genişleyen bir Boğaz var. Her iki tarafında gölgelik olan zeytin ve badem ağaçları, sonra bir ayna gibi parlayan Boğaz… Şimdi öyle sakin ve hoş ki… İnsan, bu saf ve berrak sulara baktıkça 18 Mart muharebe-i faciasının buralarda olduğuna, bu deniz yüzeyinin bütün insan kanıyla kaplandığına, sonra o doymak bilmez derinliklerine binlerce insanı aldığına mümkün değil inanmaz. Ah! Şu fani dünya ne kadar acayip.

Ey millet sen daha ne zamana kadar şehit verecek, şehitlerine ağlayan gözler göstereceksin?..

 

Ve tarih 19 Haziran, şehadete son 48 saat…

Ahiret… İyi, neticede herkesin müracaat edeceği bir kapı idi. Fakat bizim için pek erken değil mi?..”

Fakat bilmem bu satırları ailem okuyabilecek mi?.. Defterim oraya kadar gidecek mi?..”

Şehadet

Yirmi Dokuzuncu Gün, 21 Haziran 1915 / Pazartesi[s. 129]

 Saat 7.00.Geceden beri düşman taarruz ediyor. Şimdi gidiyoruz. Allah hayreylesin…Saat 11.00. Muharebeye girdik. Milyonlarla top ve tüfek patlıyor… Şimdi birinci onbaşım yaralandı. Allah’a ısmarladık. [Saat] 11.15… İ. Naci

Kimilerine göre sıradan basit cümleler. Benim için ise ölümün üzerine yürüyen bir Türk gencinin bazen korkusu, bazen hayali, bazen de sevdasını not düştüğü bu günlükten Allah’a emanet edilen son satırlar.

Unutmanın, hiç yaşamamış sayılmanın, sevdasına kavuşamamanın, memleketi kurtaramamanın kaygısıyla kısacık ömrünün birkaç bin kelimelik özetini Allah’a emanet etmek. Aziz ruhunuz şad olsun Ohrili Teğmen İbrahim Naci ve sizin nezdinizdeki tüm aziz şehitlerimizin.

Allah’a edilen emanet, İbrahim Naci’nin şehadet gününde  bu kitap ve Seyit Ahmet Sılay sayesinde bana ulaştı, size de ulaştı mı?

 

 

 

Yazar

Gülcan Havva Eraslan

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar