Yükleniyor...
Türk’üm coşkuluyum. Türk olduğum için yüreğimde bir coşku var. İçim gururla dolu. Çünkü tarihimde Motun Yabgu var, İstemi Kağan, Köl Tigin, Alpaslan, Fatih Sultan Mehmet var. 20. yüzyılın büyük ve yakışıklı kahramanı Mustafa Kemal Atatürk var.
Türk’üm coşkuluyum. İçim gururla dolu. Çünkü destanlarımda Oğuz Kağan var, altı oku birleştirmesi, okların kırılamaması var. Destanlarımda Ergenekon var. Dişi bir kamın kurt donuna girerek beni dağlardan aşırması var. Yemyeşil ve sulak bir vadide beslenişim, çoğalışım var. Yetmiş yere yetmiş körük kurarak demir dağı eritişim var. Körükleri çalıştırırken yüreğimden sökülüp çıkan emek sesleri, “hay hay!” sesleri hâlâ kulağımda çınlıyor. Pazularımın şişkinliği, alnımdan dökülen ter hâlâ gözlerimin önünde.
Türk’üm coşkuluyum. “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” diyen şairim var. “Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam” deyip deveran eden Nesîmî gibi bir ozanım var. Sadece geçmişin sisleri arasından seslenmiyor ozanlarım. Yirminci yüzyılın şafağından, gün ortasından seslenenler de var. Mehtabı sularda sürükleyen, yamaçları durgun suda dinlendiren Yahya Kemal var; yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında, mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmekte olan Tanpınar var. Mağcan Cumabayoğlu var, Çolpan var, Şehriyar var; Çalıkuşu, Sinekli Bakkal, Yalnızız romanlarım var. Cengizlerim var. Anar Muallim var, Aybek var, Kemal Abdulla var.
Türk’üm coşkuluyum. Orhun’da yükselen bengü taşlarım, barklarım, balballarım var. Ahlat’ta göğü delen mezar taşlarım var. Süleymaniye’m, Selimiye’m, Sultan Ahmed’im var. Registan’ım, Tac Mahal’im var. Anıtkabir’im, Astana’da Bayterek’im var.
Zamane denilen zillet dünyasını bir yana koydum. Zillet çukurunda debelenen kötücül ruhların esfel-i sâfilîn’e yuvarlanması gerilerde kaldı. Ufukta parlayıp duran aydınlık yarınlara baktım. Coşkum arttı, heyecanım katlandı. Türk’ün geleceğini gördüm.
Edirne’de, Bursa’da, Antep’te, Erzurum’da yükselen anıtlara baktım. Parklara, bahçelere baktım. Bahçelerde oynaşan ak yüzlü, pak giysili balalara baktım. Çiçekler üstünde vızıldaşan bal arılarına baktım. Elbruz’un, Pamir’in, Tanrı Dağları’nın karlarına baktım. Issık Göl’de, Hazar’da, Akdeniz’de yıkanan kadınlı erkekli Türk gençlerine baktım. Aşulaları, aydımları, mahnıları dinledim. Türkmen güzelinin ayağındaki halhala, yüzündeki altın hızmaya vuruldum.
Türk’üm coşkuluyum. Üzeyir Hacıbeyli’nin Köroğlu’suna, Arazbarı’na, bahşıların Alpamış’ına, manasçıların Manas’ına, hayçıların haylarına, Lena boyunda söylenen olonholara kulak verdim. Kara jorga ile dört nal koştum. Kartal dansı ile kanat çırptım. Kaytarma ile süzüldüm. Şeyh Şamil oyununa, zeybeğe baktım içim kıpırdadı, ellerim kollarım oynadı, ayaklarım oynadı, kendimi pistin ortasında buluverdim. Ne büyüksün ey Türk, bu yaşta beni coşturuyor, gençlerin arasına katıveriyorsun.
Yarının musikisini dinliyorum. Kuraylardan, âşık sazlarından, dutarlardan, komuzlardan, dombralardan, kıl kopuzlardan, ağız kopuzlardan, tamburlardan, meydan sazlarından, davul zurnadan, nağaralardan, surnaylardan, kernaylardan yükselen ahenge kulak veriyorum. Opera sahnesinde demir dağı eriten körüklere, körükleri işleten emekçi Türklere bakıyorum. Horayda oynayan, yallı oynayan, çayda çıra oynayan baletlere, balerinlere bakıyorum.
Balkanlardan mı geliyor o büyüleyici, coşkun ses: Mayadağ’dan kalkan kazlar / Al topuklu beyaz kızlar // Vardar ovası Vardar ovası…