Türkiye Cumhuriyeti’nin taşıyıcı sütunu: laiklik!

Türkiye’nin geldiği yerde büyük bir siyasî hezimet var. Bu başarısızlığın üstü İslam Dini ve Türk Milletinin dinine olan sevgisiyle örtülmeye çalışılıyor.


Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçerken “Türkiye uçacak” diye propaganda yapılmıştı. Doğru, uçtuk ama uçurumdan aşağı serbest düşüşe geçmiş gibiyiz. Yeni haftaya da (13 Aralık 2021 Pazartesi) bir kur kasırgasıyla girdik. Türk lirasının değer kaybı beklenen büyük depremler gibi. Ülke gemi azıya almış bir yarış atı gibi iflasa doğru koşuyor.

Günlük hayat büyük bir pahalılık baskısına girdi. İnsanların beslenmesinde -hem de salgın bütün hızıyla devam ederken- güçlük yaşanmaya başladı. Tarım tamamen başı boş bırakılmış durumda. Bir yandan salgın, bir yandan kuraklık, diğer yandan da yönetilemediği için savrulan bir ülkede yaşıyoruz.

Sadece bugünü değil yarınları da ipotek altına sokan bu krizlere tedbir alması gerekenler hâlâ kendi ideolojik yaklaşımlarının derdindeler. Yaptıkları yanlışları dinle ilişkilendirerek insanları susturmaya çalışıyorlar. AKP Grup Toplantısındaki (Faiz için) Bu konuda nas ortada. Nas ortadayken sana, bana ne oluyor?” cümlesi eski Maliye Bakanı’na bakılarak söylenmişti. Bakan değişti. Ama para ve piyasa nassı da dinlemedi Cumhurbaşkanını da. Kendi bildiğini yaptı.

Bu sefer de Bakara Suresinden “Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de ‘Muhakkak ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele” diyen 155’inci ayetine can simidi diye sarıldılar ama bu da ters tepti. Çünkü kendileri ve etraflarında olanlar sabretmesi gerekenlerin içinde değiller. Onların sabretmek için sebepleri yok. İtibarları da çok yüksek (!), ondan tasarruf da edemezler. Dolayısıyla sabretmelerini gerektirecek bir kayıp zaten yaşamıyorlar.

Hukuktaki tehlikeli çözülme

Yaşananların geçim problemini ağırlaştırması kadar devletimizin mimarisini ilgilendiren boyutu da var.

Hafızalarımızı biraz yoklayacak olursak AKP için açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesi laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu kararını vermişti. Bugün yaşadıklarımız da laiklikle doğrudan ilişkili.

Laiklik üzerine tartışma çok yapıldı ve hâlâ da yapılmakta. En kısa tarifi özellikle dinin referans alınarak düzenleme yapılmamasıdır. Hayrettin Karaman da “Nas var” başlıklı yazısında “Bir ülkenin rejimi laik ise, anayasası ‘yasama, yürütme, yargı ve denetimde dinin işe karıştırılmasını, referans olmasını yasaklıyorsa…’” (12 Aralık 2021 Pazar, Yeni Şafak Gazetesi) diyerek aynı tanımı yapıyor. Yani, toplum hayatının özellikle nassa dayandırılarak düzenlenmesi yapılması laikliğe yani Anayasa’ya aykırıdır.

Türkiye’nin nasıl bir devlet olduğu da Anayasanın 2’nci maddesinde açıkça yazılıdır. Türkiye, “…başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Başlangıç bölümündeki ilkeler birisi Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu  diğeri “Topluca Türk vatandaşlarının … millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde … ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, … içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu hükümleridir.

Anayasa’nın değiştirilemeyeceği hükme bağlanmış Başlangıç bölümündeki bu ilkelere göre, özellikle yöneticiler, toplumun huzurunu kaçıracak tartışmalara da girmemeliler.

Yöneticiler, değişene kadar kurallara uymak ve yasaları uygulamakla görevlidirler.

Toplum mühendisliği yapmak

Geçmişte, günlük yazılarda sadece gelen sorulara cevap vereceğini belirten Karaman zaman zaman yönetime can simidi atmaya çalışıyor. Nas var yazısı da böyle. Ama yazının içinde ciddi yönlendirmeler de görünüyor.

“Fertlerin hayatında laik rejimlerde de Müslümanca yaşama alanı, devlet yönetiminde olana nispetle daha geniştir. Mesela devlet içkiyi, zinayı, faizi, açık-saçıklığı… serbest bırakıyor, ama Müslümanı bunları yapmaya mecbur etmiyor; Müslüman bunları yaparsa elbette dinî bakımdan sorumlu olacaktır.” diyor. Bir sonraki paragraf da “Müslümanların kendisine, partisine destek olmasını, oy vermesini isteyen bir siyaset adamı…” diye başlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne içkiyi, zinayı, faizi, açık-saçıklığı serbest bırakıyor demek tam anlamıyla bühtandır, yazarın okuyucusunu yönlendirmedir. Ayrıca devlet değil Müslüman olanını, hiçbir vatandaşını birbirinden ayırmaz. Seksen dört milyon insan her bakımdan eşittir.

Devlet kurallarını, yönettiği milletin hiçbir ferdini diğerinden ayırmadan çıkarır. İçki yasak değildir. Zina fiili suç olmaktan çıkarılmıştır. Faiz paranın icadından beri vardır. Bunların hiçbirisi serbest bırakılma anlamına gelmez. Açık-saçıklık da serbest bırakılmamıştır. Devlet sokaktaki hiç kimsenin kılık kıyafetine de karışmamaktadır. Geçmişte yaşanan türban tartışmaları kamu alanındaki kılık kıyafet meselesidir. Açık-saçıklık serbest bırakılmıştır ifadesi de bu tartışmalara bir gönderme olarak görünüyor. Seksen yaşını aşmış ve insanların sorduğu sorulara cevap verme vebalini taşıyan birisinin bu vebale uygun davranması beklenir. Çünkü böyle yazıların millete de ümmete (!) de faydası olmadığı gibi zarar da verir.

Türkiye’de siyasî partiler “…din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak … Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar… (Siyasî Partiler Kanunu M 78)”

Geçmişte, AKP kapatma davasında Anayasa Mahkemesinin 2008 yılındaki, AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna dair verdiği karar arşivde durmaktadır.

Senin dinin sana, benim dinim bana”

Ayrıca bu ülkede yaşayan insanların hangi dine ve nasıl inandıkları önemli de değildir. Kim neye ve nasıl inanmak istiyorsa öyle inanırlar. Hâl böyleyken büyük çoğunluğu da Müslüman olduğunu söylemektedir. Ancak hepsinin aynı şekilde ve aynı seviyede inandığını ve yaşadığını söylemek mümkün değildir. Böyle bir söz yaratılışa da aykırıdır. Dolayısıyla toplumun sadece kendisi gibi düşünenlerini Müslümanlar diye bir tasnife tâbi tutmak yanlıştır. Bu hem tasnife tâbi tutulanların hem de onları Yaratan’ın hoşuna gitmez.

Türkiye’nin geldiği yerde büyük bir siyasî hezimet var. Bu başarısızlığın üstü İslam Dini ve Türk Milletinin dinine olan sevgisiyle örtülmeye çalışılıyor. Bu, insanların -özellikle gençlerin- dinden, devletten veya ülkeden uzaklaşmasına sebep olmakta. Devletin ve Türk Milletinin geleceği daha şimdiden karartılmaktadır.

Buradan çıkışın tek yolu Anayasa’ya, yasalara yani hukuka uymaktan ve yönetimde akıl ve bilimin dediklerini yapmaktan geçer. Hiçbir ideolojik düşünce Türk Milletini yıkacak kadar güçlü değildir. Ancak zararının da büyük olacağı kesindir. Altında da sorumluları kalırlar.

 

 

 

Yazar

Hakan Paksoy

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar