23 Nisan 1920: Savaş yıllarında hukukun üstünlüğü

Atatürk en zor şartlarda dahi hukuktan, istişareden ve milletle birlikte hareket etmekten bir an bile vaz geçmedi.


Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlamaları

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlamaları

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

Millî Mücadele ve Türk devrimi ile ilgili yazı serimize devam ediyoruz. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisinin açılması Millî Mücadelede önemli bir dönüm noktasıdır. Ayrıca hâkimiyet temsilinin bir kişiden milletin kendisine geçmesinde de bir aşamadır.

Yaşasın Türk Cumhuriyeti yazımızda hâkimiyet temsilinin modern dönemde aileden halka geçişinin aşamalarından ayrıntılı olarak bahsettik. Kısaca hatırlamak gerekirse 1789 Fransız İhtilali ile birlikte egemenliğin temsilinin bizatihi milletin kendisinde olduğu fikri güç kazandı. Fakat Fransa’nın kendisi dahi yaklaşık yüz yıl boyunca halk egemenliğini uygulayamadı. Monarşi taraftarları ciddi bir karşı güç oluşturuyordu. Bu yetmiyormuş gibi bir de Napolyon, yeni rejimden kendisine tek adamlık ve yeni monarşi çıkardı. Fransa yüz yıl boyunca monarşi taraftarları, Napolyon hanedanı taraftarları ve halk egemenliği taraftarları arasında yıkıcı çekişmelere sahne oldu. Bütün bu kanlı ve uzun geçiş sürecinden sonra anayasa ve meclis gibi kavramlar oturmaya başladı.

Ülkemizdeki gelişmelere baktığımızda, ilk defa 1876’da Meşrutiyet ilan edilmiş ve bir meclis oluşturulmuştu. Fakat bu meclisin kaderi padişahın elindeydi. Nitekim birkaç ay görev yaptıktan sonra kapatıldı. Bundan sonra anayasa taraftarları meclisin yeniden açılması için faaliyet göstermeye başladı. Bu faaliyetler de dönemin padişahı tarafından, kendi iktidarına karşı girişimler olarak algılandı. 2. Abdülhamit yoğun bir istihbarat ağı kurarak bu tip isteklerde bulunanları takip altına aldı. Anayasa ve meclis taraftarlarının bir kısmı yurt içinde gizli faaliyet gösterirken bir kısmı da yurt dışına çıktı. Diğer yandan 2. Abdülhamit’in daha iyi devlet kadroları yetişmesi için kurduğu okullarda ister istemez anayasa ve meclis fikri yayılıyordu. Her ne kadar okullarda sıkı bir denetimle bu fikirlerin yayılması engellenmeye çalışılsa da başarılı olamıyordu. Bu dönemde okul çağında olan Atatürk’ün hayat hikayesinden bu gelişimi takip etmek mümkündür.

Coşkuyla başlayan zor yıllar

Nihayet 1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet, büyük bir coşkuyla karşılandı. Otuz yıl içerisinde memleketin kötü gidişine dur demenin bir yolu olarak anayasa ve meclis sisteminin uygulanması gerektiği fikri büyük ölçüde yaygınlaşmıştı. Böylece yeniden meclis denemesi başladı. Fakat Osmanlı, bu ikinci dönemde bitmek bilmeyen bir savaşlar dizisi içerisine düştü. Birinci Dünya Savaşının sonunda ise Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar on yıl geçmişti. Bir meclis kurulmuş ve iyi-kötü birçok olaylar olmuştu ama meclisli bir yönetim fikri artık yerleşmişti. Padişahın yanında bir bakanlar kurulu ve meclis vardı. Yasama ve yürütme anlayışları oluşmuştu. Fakat 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra galip devletler İstanbul’da komiserler bulundurmaya başladı. Yönetim bu yabancı unsurlara geçti. Görünürde padişahın atadığı sadrazam ve hükümet yürütmeyi oluşturuyor ve ülkeyi idare ediyordu. Fakat gerçekte işgal komiserleri beğenmedikleri her karar sonrasında hükümet üzerinde baskı kuruyorlardı. Böyle bir ortamda bir meclisin bulunması işgal kuvvetleri açısından pek de istenen bir şey değildi. Çünkü meclis, hükümetin hesap verme yeriydi. Halbuki işgal komiserleri baskıyla, padişaha ve hükümete istediklerini yaptırıyorlardı. Halkın temsilcileri önünde hesap verme zorunluluğu hükümette, işgal komiserlerinin isteklerine karşı bir direnç oluşmasına zemin hazırlayabilirdi. Bu sebeple işgal kuvvetleri padişaha uyguladıkları baskıyla 21 Aralık 1918’de meclisi feshettirdiler.

21 Aralık 1918’de meclisin feshedilmesi, bir anlamda halkın iradesinin yok sayılmasıydı. Başkent işgal altındaydı ve işgal güçleri elbette ki halk iradesini istemezlerdi. Onların niyeti tek adam olan padişah üzerine baskı kurmak yoluyla olayları istedikleri gibi yönlendirmekti. Padişahın onlarla uyumlu çalışacak bir sadrazam ataması ve onun da yine uyumlu kişilerden bir hükümet kurması yeterliydi. Zaten bu sebeple işgal döneminde en fazla başbakanlık yapabilen kişi, işgalcilerle en uyumlu çalışan Damat Ferit oldu.

“Memleketin manzarayı umûmiyyesi”

Mustafa Kemal 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığı zaman Meclis feshedilmiş durumdaydı. Padişah ve hükümet, işgalcilerin isteklerini gerçekleştirmek zorunda olan halktan kopuk yöneticiler idi. Mustafa Kemal ise hem işgale karşı direnmek hem de hukuku korumak gerektiğini biliyordu. Bu sebeple Samsun’a çıktıktan bir ay sonra Amasya Genelgesini yayımladı. Genelgede bir yandan vatanın bütünlüğü ve milletin istiklâline yönelik tehlikeye işaret ediliyor, bir yandan da hükümetin sorumluluğunu yerine getiremediği vurgulanarak, milletin kendi kaderini eline alması gerektiği çağrısı yapılıyordu.

Amasya Genelgesinden bir ay sonra Erzurum Kongresi toplandı. Burada alınan kararlarda Meclisin bir an önce toplanması için çalışılacağı söyleniyordu. Yine bir ay geçtikten sonra toplanan Sivas Kongresi kararlarında bu sefer İstanbul hükümetine Meclisi toplaması için açık çağrı yapılıyordu.

Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde art arda gelen meclisin toplanması çağrıları ve Anadolu’daki şahlanış nihayet İstanbul hükümetine harekete geçmek gerektiğini hissettirdi. Böylece İstanbul hükümeti temsilcileri ile Mustafa Kemal’in başkanlığındaki Temsil Heyeti Amasya’da görüştüler. Bu görüşmeler sonucunda Meclis’in açılması gerektiğini nihayet İstanbul hükümeti de kabul etti. Burada üstünde anlaşılamayan nokta meclisin toplanma yeriydi. Mustafa Kemal, Anadolu’da bir yerde toplanmasını savunurken devrin hükümeti İstanbul’da toplanmasını istedi. Mustafa Kemal, İstanbul’da işgal komiserlerinin bulunduğunu, bu sebeple Meclis’in rahat bir şekilde çalışamayacağını düşünüyordu.

Dağıtılan meclis, esir edilen vekiller

Padişah ve İstanbul hükümeti Anadolu’daki hareket karşısında Meclis’in toplanmasına rıza göstermek zorunda kaldılar. İşgalci kuvvetlerin de Anadolu’daki bu hareketlenme üzerine işgali zamana yaymak niyetinde oldukları anlaşılıyor. Böylece 12 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan toplandı ve çalışmalarına başladı. Bu meclis, tarihimize Son Mebusan Meclisi diye geçmiştir. Bilindiği gibi bu Meclis, Millî Misak’ı kabul ederek tarihî bir görevi de yerine getirdi. Fakat Meclis, tıpkı Mustafa Kemal’in öngördüğü gibi işgal güçlerinin şiddetli tazyiki altındaydı. İşgal komiserleri, Meclis çalışmalarına dayanamıyorlar, sürekli Padişah ve hükümete baskı uyguluyorlardı.

İşi görünmeden ve arka planda halletmeye çalışan işgalciler bunu başaramayınca kaba kuvvet kullanmak gerektiğini düşündüler ve 16 Mart 1920’de karaya asker çıkararak başkentin birçok bölgesinde baskınlara giriştiler. Meclis-i Mebusan da basıldı ve işgalciler, bulabildikleri mebusları tutsak ederek Malta’ya sürdüler.

İngilizlerin bu hareketiyle halkın meşru temsil makamı zorbalıkla ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün bunu öngördüğü, Meclis toplanma yerinin İstanbul olmasını istememesinden anlaşılıyor. Gelişmeler üzerine, Atatürk hemen 19 Mart’ta bir genelge yayımladı. Genelgede İstanbul’daki elim olaydan bahisle Ankara’da yeni bir meclis toplanacağı ilan ediliyor ve bu meclis için yapılacak seçimlerin esasları açıklanıyordu. Genelgenin girişinde Atatürk, Ankara’daki Meclis’in hem vilayetlerden seçilecek yeni vekillerle hem de İstanbul’dan gelebilecek Meclis-i Mebusan üyeleriyle birlikte toplanacağını belirtiyordu. Bu durum, Atatürk’ün savaş zamanında dahi bütün adımlarını hukuka uygun attığını gösteriyor. O kadar ki İstanbul’un işgali sırasında Malta’ya sürülen mebuslar dahi, daha sonra çeşitli vesilelerle Ankara’ya ulaşınca mebus kabul edildiler.

Türk milleti duruma vaziyet etti

Yaklaşık bir aylık süreden sonra, 21 Nisan’da, bütün yurda bir genelge daha yayımlanarak iki gün sonra meclisin açılacağı bildirildi. Böylece 23 Nisan 1920’de milletin temsilcileri, Ankara’da toplanarak Millî Mücadele’nin ana itici gücünü oluşturdular.

Bir yıl sonra, 1921’de, 112 numaralı kanunla 23 Nisan, millî bayram ilan edildi. 23 Nisan’ın ilk kutlamalarından itibaren çocukların ön plana çıktığı görülür ve birkaç yıl sonra aynı zamanda çocuk bayramı olarak kutlanmaya başlanır.[1]

Sonuç olarak, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması Türk Milletinin bağımsızlığa olan güçlü isteğini gösteriyordu. Meclisin açılış macerası da Mustafa Kemal Atatürk’ün her işinde hukuku ön planda tuttuğunu gösterir. Anadolu’ya çıktığından beri milletin meşru temsilcilerinin kurumu olan Meclis’in toplanması çağrısı yapmıştır. Israrlı çağrıları sonucu İstanbul’da da olsa milletin meşru temsilcilerinin toplanmasını sağlamıştır. İşgalciler bu hukuki kurumu basınca, hemen milletin temsilcilerinin bir araya gelebileceği yeni bir kurum oluşturmuştur. Bu yeni kurumu oluştururken İstanbul’daki Meclisi işgalciler tarafından dağıtıldı diye yok saymamış, Mebuslar Meclisi üyelerini Büyük Millet Meclisinin tabii üyesi ilan etmiştir. Bütün bu hareket tarzı, Atatürk’ün en zor şartlarda dahi hukukla, istişareyle ve milletle birlikte hareket etmekten bir an bile vaz geçmediğini gösterir.

 

 

[1] Bayramın çocuklara hasredilmesi konusunda ayrıntılı bilgi için bk. Veysi Akın, 23 Nisan Millî Hakimiyet ve Çocuk Bayramı’nın Tarihçesi, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 3/3 (1997), 91-96; Mücahit Özçelik, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Ortaya Çıkışı ve 1922-1929 Yılları Arasında 23 Nisan Kutlamaları, Gazi Akademik Bakış, 5/9 (Kış 2011), 265-284; Bengül Salman Bolat, Millî Bayram Olgusu ve Türkiye’de Yapılan Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2012.

 

Yazar

Konuralp Ercilasun

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.