Ortak Türk ordusu ve savunma-1

Bugün savaş sanayi ve teknoloji o kadar ileri olmasına, hedef ülkenin stratejik bölgeleri ve şehirleri uzaktan tarumar edilmesine rağmen sonuç alabilmek için bir kara harekâtı zorunlu görülmektedir.


Paylaşın:

Ben ne siyasetçi ne stratejist ne de bir askerî uzmanım. Sadece okuduklarımdan bazı sonuçlar çıkararak sizlerle paylaşıyorum.

Günümüzde yapılan savaşların teknikleri ve taktikleri çok değişmiştir. Artık iki ordunun karşı karşıya gelerek yaptıkları meydan savaşları yoktur; kale savunmaları veya kalelerin fethedilmesi de yoktur. Şimdi şehirler ve önemli stratejik noktalar, güdümlü füzelerle uzaktan tahrip edilmektedir. Ülkelerin savunmaları da teknolojik güçlerine göre değişmektedir.

Buna rağmen bazı benzerlikler de vardır. Eskiden derlerdi ki “Piyadenin ayak basmadığı toprak fethedilmiş yer ya da vatan sayılmaz.” Gerçekten de savaşın nihaî hedefini kara ordusu tamamlamaktadır. Bugün savaş sanayi ve teknoloji o kadar ileri olmasına, hedef ülkenin stratejik bölgeleri ve şehirleri uzaktan tarumar edilmesine rağmen sonuç alabilmek için bir kara harekâtı zorunlu görülmektedir. ABD/İsrail ile İran arasındaki savaşta bunu rahatlıkla görebiliyoruz. ABD, kara harekâtı yapmayı düşünse de şu ana kadar gerçekleştirememiştir.

Tabii ki yazımın konusu ABD/İsrail-İran arasındaki savaş değildir. Esas konumuz Türk Birliği çerçevesinde ortak ordu kurulması ve savunma alanında iş birliği oluşturulması hususudur. Ancak, önce geçmişe bakmamız gerekiyor.

Baran YALÇIN, “Soğuk Savaş: Çift kutuplu dünyanın gerginliği” başlıklı araştırma yazısında (9/9/2024, Yeniçağ); “Soğuk Savaş terimi ilk kez 1947 yılında Amerikalı gazeteci Walter Lippmann tarafından kullanılmıştır. Lippmann, bu terimi ABD ile SSCB arasındaki gerginliğin, sıcak bir savaş olmaksızın sürdürülmesi için kullanmıştır. Aslında kavramın kökleri daha eskiye dayanır. İngiliz yazar George Orwell, II.Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra 1945 yılında yazdığı bir makalede, gelecekteki dünya düzeninde ülkeler arasındaki savaşın nükleer tehdit nedeniyle sıcak çatışmalara dönüşmeyeceğini, ancak sürekli bir ‘soğuk savaş’ halinde süreceğini öngörmüştü.

Bilimsel literatürde Soğuk Savaş, ideolojik çatışmanın öne çıktığı bir dönem olarak değerlendirilir. Bu dönemin iki ana ideolojisi, ABD’nin temsil ettiği kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisi ile Sovyetler Birliği’nin savunduğu sosyalizm ve merkezi planlamaya dayalı komünizm idi. Bu ideolojik rekabet, her iki tarafın da kendi sistemlerinin üstün olduğunu dünyaya kanıtlama çabalarıyla şekillenmiştir. Aynı zamanda bilimsel ve teknolojik rekabet, özellikle uzay yarışı ve nükleer silahlanma, Soğuk Savaş’ın önemli bir boyutunu oluşturmuştur.

İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’a göre, Soğuk Savaş, dünya tarihinin en kritik dönemlerinden biridir. Hobsbawm, bu dönemi ‘kapitalist dünya ile sosyalist dünya arasındaki karşılıklı silahlı tehdit ve ideolojik mücadele’ olarak tanımlar ve bu sürecin, dünya üzerindeki devletlerin bağımsız karar alma yetilerini önemli ölçüde etkilediğini vurgular.

Uluslararası İlişkiler uzmanı John Lewis Gaddis ise Soğuk Savaş’ı ‘güç dengesi teorisi ve uluslararası ilişkilerde caydırıcılık politikasının en belirgin uygulaması’ olarak tanımlar. Gaddis, bu dönemde nükleer silahların varlığının, büyük bir savaşı önlediğini ancak aynı zamanda sürekli bir tehdit yarattığını savunur.

Soğuk Savaş terimi, sadece ABD ve SSCB arasındaki bu büyük güç mücadelesini ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda bu dönemdeki vekalet savaşlarını, casusluk faaliyetlerini, psikolojik savaş ve propaganda yöntemlerini de kapsar. Kore Savaşı (1950-1953) ve Vietnam Savaşı (1955-1975) gibi sıcak çatışmalar, Soğuk Savaş’ın dolaylı olarak sürdürüldüğü alanlar olarak kabul edilir. Aynı şekilde Berlin Krizi (1948-1949) ve Küba Füze Krizi (1962) gibi olaylar, bu dönemde dünyayı sıcak savaşa çok yaklaştıran ancak son anda önlenebilen büyük krizlerdir.

Soğuk Savaş aynı zamanda iki bloğun uzay yarışını ve bilimsel rekabetini de ateşlemiştir. 1957 yılında Sovyetler Birliği’nin Sputnik uydusunu uzaya göndermesi, ABD’yi büyük bir şaşkınlığa uğratmış ve uzay yarışını başlatmıştır. Bu yarış, 1969’da ABD’nin Apollo 11 göreviyle Ay’a insan indirmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.

Soğuk Savaş’ın etkileri tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de derin izler bırakmıştır. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle bu iki büyük güç arasında stratejik bir noktada yer alıyordu. SSCB’nin sınır komşusu olan Türkiye, Batı bloğunun Sovyetler’e karşı en önemli müttefiklerinden biri haline geldi. Bu durum, Türkiye’nin iç ve dış politikasını büyük ölçüde etkiledi.

Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Türkiye, Batı bloğuna yöneldi. Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üyeliği, ülkenin dış politikasını belirleyen en önemli adımlardan biri oldu. NATO’ya katılım, Türkiye’yi Sovyet tehdidine karşı koruma altına alırken, Batı’nın savunma sistemine entegre olmasını sağladı. Bu üyelik, Türkiye’yi aynı zamanda ABD’nin askeri ve ekonomik yardımlarından da faydalandırdı.

Türkiye’nin Batı bloğuna kayması, Truman Doktrini ve Marshall Planı ile pekiştirildi. 1947’de ilan edilen Truman Doktrini, ABD’nin komünizm tehdidine karşı Yunanistan ve Türkiye’ye askeri ve ekonomik yardım yapmasını öngörüyordu. Bu yardımlar, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına önemli katkılar sağladı. Özellikle Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye yapılan ekonomik yardımlar, tarım ve sanayi altyapısının gelişmesine destek oldu.

Soğuk Savaş, Türkiye’nin iç politikasını da büyük ölçüde şekillendirdi. Batı yanlısı bir dış politika benimseyen Türkiye, SSCB tehdidini gerekçe göstererek daha otoriter ve baskıcı yönetimlere kayma eğiliminde oldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi, Soğuk Savaş döneminin zirvesinde gerçekleşen önemli bir iç siyasi olaydır…

Soğuk Savaş boyunca Türkiye, Batı’dan aldığı ekonomik ve askeri yardımlarla büyük bir değişim yaşadı. ABD’nin Türkiye’ye yaptığı askeri yardımlar, Türk ordusunun modernizasyonuna katkı sağladı. Türkiye, aynı zamanda ABD ve NATO’nun nükleer silah depoladığı ülkelerden biri haline geldi ve bu, ülkenin Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde önemli bir gerilim noktası oldu.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin en önemli dış politika sorunlarından biri Kıbrıs’tı. 1960’lı yılların ortasında Kıbrıs’ta artan Türk ve Rum gerilimleri, Türkiye’yi zor bir duruma soktu. ABD’nin Kıbrıs krizinde Türkiye’nin askeri müdahalesine karşı tutumu, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin zaman zaman gerilmesine neden oldu. Bu kriz, Türkiye’nin Batı bloğuyla ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine yol açtı.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Batı ile ilişkileri sadece askeri alanda değil, ekonomik ve kültürel alanlarda da gelişti. Türkiye, Avrupa ile entegrasyon süreçlerine dahil oldu ve 1963’te Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile ortaklık anlaşması imzaladı. Bu anlaşma, Türkiye’nin Batı dünyası ile ekonomik entegrasyonunu güçlendirdi ve Soğuk Savaş süresince Türkiye’nin Batı ile olan bağlarını derinleştirdi.

Soğuk Savaş, dünya tarihine damga vuran ve ülkelerin siyaset, ekonomi ve toplum yapısını derinden etkileyen bir dönem olarak kabul edilir. Türkiye de bu süreçten hem iç hem de dış politikasında önemli değişimlerle çıkmıştır. Batı ile kurulan sıkı ilişkiler, Türkiye’nin uluslararası konumunu güçlendirirken, aynı zamanda bu dönemin getirdiği askeri ve siyasi risklerle de yüzleşmek zorunda kalmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Türkiye, yeniden bir denge arayışına girmiş ve dünya sahnesinde farklı dinamiklerle yoluna devam etmiştir.” demektedir.

Bu bilgileri paylaştıktan sonra gelelim Ahmet YABULOĞLU’nun “Sadece askerî güçle güçlü ülke olunmaz” başlıklı yazısına (3/8/2024, Yeniçağ); “Hava Kuvvetleri eski komutanlarından E.Orgeneral Abidin Ünal’ın ‘Güç Mücadelesinde Türkiye’ adlı kitabından bahsederek ‘Bölgesel Güç veya Büyük Güç olmak demek sadece askerî güçle ölçülmemelidir. Bölgesel Güç veya Büyük Güç olmak demek; bir ülkenin sahip olduğu maddi güç unsurları (ekonomik, askerî, diplomatik, ideolojik, jeopolitik, bilimsel ve teknolojik güç) ile yumuşak güç unsurları (kültür, politik değerler ve dış politika) bileşenlerinin bölgesel ve düzen kurucu stratejik bir tercihe yönlendirilmesi demektir.

Uluslararası ilişkiler bağlamında güç, teori ve pratiklerini konu eden ve çoğu yabancı kökenli çok zengin kaynaklar bulunmaktadır. Bu çalışmada güç teorileri üzerinde durmaktan ziyade, ölçülebilir parametrelere dayalı olarak maddi güç bileşenleriyle ilgili değerlendirme yapmaya öncelik verdim.

Türkiye, özellikle Soğuk Savaş sonrası değişen dünya koşullarının da etkisiyle 21’inci yüzyıla, bölgesinde etkin ve güçlü olma iddiasıyla girdi. Özellikle millî menfaatlerin uzandığı alanlarda bölgesel güç olma yolunu seçti. Bu noktada doğal olarak ülkenin sahip olduğu güç bileşenlerinin bölgesel güç olmak için yeterli olup olmadığı hayati bir soru olarak ortaya çıkmaktadır. Zamanında büyük güç hatta küresel bir güç olan Osmanlı İmparatorluğu’nun güçten düşmesiyle birlikte bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarından itibaren bölgesinde barışı ve istikrarı hem teşvik etmiş hem de garantisi olmuştur.

Saygınlığını tarihinden aldığı kadar, Birinci Dünya Savaşı yılları ve sonrasında emperyalist güçlere karşı verdiği mücadele ile de kazanmış olan Türkiye; yurtta sulh, cihanda sulh ilkesiyle bölgesinde istikrar sağlayan, denge oluşturan ve dünya barışına da katkı sağlayan bir misyonu da adeta bir miras olarak üstlenmektedir.”

Devam edeceğiz…

 

Yazar

Yaşar Yeniçerioğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar