Açık mektup

Ben bir Türk’üm. Vatanım Türkiye. Uğruna kanlar döktüğüm, canlar feda ettiğim, üç tarafı denizlerle, dört tarafı türlü düşmanlarla çevrilmiş cennet topraklar…


Bu mektup bir hâl beyanıdır.

Lütfen oku ve beni anla!

Benim adım Türk!

Mehmet Emin Yurdakul’un dilinden söyleyeyim:

“Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur.

Sinem, özüm ateş ile doludur.

İnsan olan vatanının kuludur…”

Dinimin, cinsimin ululuğunu ben bilirim de bazı gafiller bilmez, anlamaz bir türlü. Adımdan utanır; bilmeden, görmeden, okumadan. Bazıları dilimden, bazıları özümden… Bunların hepsi uzak olsun gönlümden ve de gözümden. Ben sana kim olduğumu hatırlatıp, dilim döndüğünce hâlimi arz edeceğim bugün.

Ben bir Türk’üm. Vatanım Türkiye. Uğruna kanlar döktüğüm, canlar feda ettiğim, üç tarafı denizlerle, dört tarafı türlü düşmanlarla çevrilmiş cennet topraklar…

Şu günlerde canım epey sıkkın. Hatta uzun zamandır. Bunaldım; önümü göremediğim yollardan, etrafımdaki duvarlardan, gırtlaklara vurulunca çıkan tok seslerden, boş ve delik ceplerden, yer yer kederli, yer yer öfkeli yüzlerden… Omuzları çökmüş, umutları tükenmiş, erken yaşta yaşlanmış gençliğimden… Bendime sığmayan ruhumu; nohut oda, bakla sofa evlere mahkûm eden düzenden… Çığlıklarımı duymayan kulaklardan, tepeden bakan gözlerden, kızarmayan yüzlerden…

Bağrımdan çıkıp, yanlış yollara sapmışların beğenmediği, türlü oyunlarla kandırmaya, uyutmaya, sindirmeye çalıştığı; her fırsatta kutsalları ile oynanan öz be öz Türk’üm ben. Malı, mülkü, parası, pulu değerli neyi varsa parsel parsel satılmış; onuru ayaklar altına alınmış ulu bir milletim. Dalları birilerine peşkeş çekilmek için kıtır kıtır doğranmış, kökleri derinde olduğundan varlığını koruyabilmiş ulu bir çınarım.

Her gün yüzüme fakirlik övülür, altın kaplamalı koltuklardan. Alay eder gibi koca koca sofralarda kaç simitle doyacağım hesaplanır arsız muhasiplerce. Gerekirse simit yiyeceğiz. diyenlerdeki utanmazlığa önce alkış tutar, sonra da şaşarım. “Cebimi gıdıklayıp”, “Kıpır kıpır” ekonomi yönete(meye)nleri ise ağzım açık izlerim.

Ben kimim, ne yaparım?

Yaşım yetmişse hâlâ sokakta ekmek peşinde koşarım. Akranlarım turist olur gelir ülkeme, ben hizmet ederim.  On beşimi aşmışsam avcılar peşimdedir. Okul köşelerinde yollarımı bekler, örümcek ağı gibi etrafımı sararlar. Kadınsam korkarım yalnız yürürken sokakta. “Ya benimsin, ya kara toprağın” cümlesi kulağıma, keskin bir bıçak kalbime saplanır çoğu zaman. Bazen de sadece güçsüz göründüğüm için kurban seçilirim. Çocuksam komşuya emanet edilemem, “zaman kötü” der büyüklerim. Sokakta onlarsız oynayamam. Bazen onlardan bile kötülük görürüm.

Baba isem, evde beni bekleyen çoluk çocuğun yüzüne bakamam. Akşama kadar çalışır; aldığım üç kuruşun birini kiraya, birini ısınmaya, birini de ekmeğe veririm. Şanslıysam ayın sonunu görür, değilsem bin bir çaresizlik ve mahcubiyet içinde intihar ederim.

Anne isem besleyip büyüttüğüm, gözümden sakındığım evladım için çarpar yüreğim. Ben dokunmaya kıyamam, eller canına kıyar. Kahrolurum.

Öğrenci isem barındırmazlar bir yerde. Sesimi çıkarsam vatan haini ile aynı kefeye koyup önce döverler, sonra gururumu kırarlar.

Yüce gönüllüyümdür. Darda kalana arkamı dönmem. Ekmeğimi veririm, evimi isterler. Evimi veririm kimliğime göz dikerler. Bunlar da yetmez; çoluğuma, çocuğuma, eşime yan gözle bakar, gencecik fertlerimin canına kast ederler.  “Yeter yâ hu!” der isyan ederim, ne ırkçılığım ne faşistliğim kalır. Yedi düvel toplaşır başıma beni suçlar.

Yönetenler ferasetime güvendiklerini söylerler hep. Ama onların güvencesi uykuda olmamdır bilirim. Ne kadar az okur, az öğrenir, ne kadar çok uyursam onlar için iyidir. Daha kolay yönetilir, istedikleri gücü onlara verebilirim. Kandırılmam gerektiğinde hiç zorluk çekmezler. Beni aptal yerine koyup, istedikleri nutukları atarlar. Yalnız, ferasetimi zorda kaldığımda kullanırım. Onlar da bunu bilmez.

Hastayım epeydir. Ruhum yorgun. Sinirlerim yıprandı tepemdeki basiretsiz ellerden. Talan oldu bağım bahçem. Ağaçlarım kesildi, yerlerine beton dikildi. Sularım kirlendi hatta satıldı bile üç beş kayınoğlana. Kurumlarımı sorarsan içi boş teneke adamlarla doldu hepsi. Liyakat diye bir kelime kalmış aklımda ama anlamını unuttum.

Benim adım Türk. Hastayım epeydir. Fakat biliyorum artık şifamın nerede olduğunu. Söylemişti en büyük Türk, hatırladım: “damarlarımdaki asil kan”dan güç alacağım. Şifamı yine kendimde bulacağım.

Vatanın bağrına düşman dayamışsa hançerini, ben kurtaracağım yine bahtı kara maderini.

Gidenlerin yolu açık olsun. Ben, “Yurdumun üstünde tüten en son ocak” sönmeden terk etmeyeceğim bu toprakları. Toros Dağlarında öksüz yetim kalsam da çadırımda tütecek o duman.

Benim adım Türk! Yalnızca bil istedim.

En derin saygı ve sevgilerimle…

 

 

Yazar

Şadiye Okur

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar