Akdamar’dan Sümela’ya Tarih-Mekân İlişkisi ve Türk Kimliği – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

Akdamar’dan Sümela’ya Tarih-Mekân İlişkisi ve Türk Kimliği

27.09.2010   Tarihî olayların Türk milletinin yaşamında ne ölçüde belirleyici olduğu daha doğrusu belirleyici olmaktan uzak olduğu bir vak’adır. Geçmiş olayların temel belirleyici olduğu bazı gelişmelerle bu teyit edildi. Sümela Manastırı ve Akdamar adasındaki Ermeni kilisesindeki ayinler ile Diyarbakır hapishanesinin geleceği konusunda yapılan tartışmalar… Bu konuların basında yer alış biçimleri, aydınlar arasındaki algısı ve kamuoyuna yansıtıldığı […]

25 Mayıs 2011
İkbal Vurucu

27.09.2010 
 
Tarihî olayların Türk milletinin yaşamında ne ölçüde belirleyici olduğu daha doğrusu belirleyici olmaktan uzak olduğu bir vak’adır. Geçmiş olayların temel belirleyici olduğu bazı gelişmelerle bu teyit edildi. Sümela Manastırı ve Akdamar adasındaki Ermeni kilisesindeki ayinler ile Diyarbakır hapishanesinin geleceği konusunda yapılan tartışmalar… Bu konuların basında yer alış biçimleri, aydınlar arasındaki algısı ve kamuoyuna yansıtıldığı boyutları önemliydi. Kiliselerde ayinlerin Türklerdeki ve Ermeniler ile Rumlardaki algılanışı ve doğurduğu beklentiler tarihin işlevsel kullanılışı yönünden incelenmelidir.

 

  Öncelikle belirtilmeli ki, ne Akdamar Surp Haç Kilisesi ayini ne de Sümela Manastırının ayine açılışı basit, sıradan bir dini özgürlükler bağlamında değerlendirilebilecek olaylardır. İşte bu iki olay başlı başına bir kimliğin inşasında “tarih”in kullanımı açısından Türk, Ermeni, Rum kimliklerinin kıyaslanmasına vesile teşkil etmektedir.

 

İnsanın algısı ile nesne arasındaki ilişkinin pek çok oluşturucu etkenleri olmakla birlikte tarih ve tarihin yarattığı kültür ana yaratıcı dinamiktir. Modernleşme ülkemize geç gelmiştir. Bunun bir sonucu olarak milletleşme olgusu tam olarak ortaya çıkamamıştır. Bu eksiklik günlük yaşamımızda olduğu gibi sosyo-politik uygulamalarda da tezahür etmektedir. Modern toplumların başat özelliklerinden biri tarih bilgisinin bireyin ve toplumun yaşamında ki yönlendirici ve belirleyici karakterde işlevselleştirilmesidir. Bu olgu Türk ve diğer toplumlar arasında çok farklı boyutlarda işlemektedir.

 

Akdamar Ermenilerde, Sümela Rumlarda sadece bir mekânsal tasavvur değil algıyı biçimlendiren çok güçlü bir simgesel unsurdur. Bu mekânların kutsallık özelliğini içermesi zamanın belirli dönemlerinde sergilenen ritüeller vasıtasıyla da insanının kendi kimliklerinden uzaklaşmasının önünde de güçlü bir engel teşkil etmektedir. Böylece tarih yani geçmişin anlamlar örüntüsünün yoğunlaştığı mekân, şimdiki zamanda bir topluluğa aidiyetin sağlandığı işlevsel bir konumda yer alıyor. Mekân ve zamanın Ermeni ve Rum toplumlarının milli kimliklerinin yaratılması, korunması, geliştirilmesinde oynadığı rol Türk toplumunda milli kimliğin yaratılmasında oynamamaktadır. Çünkü Akdamar adası gibi Türklerin hafızasında “tecavüz adası” olarak ifade edilen özelliği Türklerin mekân algısı ve tarih bilincinde işlevsel bir özellik unsuru taşımamaktadır.

 

Tarihsel mekânların, kimliğin inşası, varlığın korunması, meşruiyeti gibi alanlardaki işlevi “şimdi”nin “geçmiş”le olan bağı açısından da önemlidir. Tarihin tecessüm ettiği mekânlar bireyin varoluşunda bir süreklilik sağlar. Mekânın yok olması veya yaratılamaması tarihin yaşamın dışına atılması, önemsizleşmesi gibi bir gerçeği de gösterir.

 

Diyarbakır hapishanesi, Sümela manastırı, Akdamar Surp Haç Kilisesi ekseninde gelişen olaylar ve tartışmalar bu süreçte irdelenmesi gereken olaylardır. Çünkü bu üç unsur bireylerin bilinçlerinde mensup oldukları toplulukların kin ve nefret gibi duyguların kaynağı hükmündedir. Onların bu işlevi Ermeni, Rum ve Kürtlerin yepyeni bir bilinç, kimlikte inşa, tarihsel temelli bir yayılma, sahiplenme, bilinç oluşturma mekanizmasının birer parçasıdır. Diyarbakır hapishanesi temelindeki tartışmalarla Kürtler üzerinde yaratılmaya çalışılan “bilincin” bir başka özelliği ise Türk kimliğinden farklılaştırıcı ve yeni bir Kürt kimliğinin “tarihsel hafızası” olarak inşa edilmeye çalışılmasıdır.

 

Bu olaylar iki açıdan tarih olgusunun Türk kimliğinin inşasında ciddi bir zaafiyet unsuru olarak değerlendirilebilir. Birincisi, tarihin Türk kimliği açısından işlevsiz bir konumda yer alıyor olmasıdır. İkincisi de, gerek Türklerin ve gerekse Ermeni ve Rumların “tarih”i kullanım biçimlerindeki kayda değer farklılıktır.

 

Tarih milli kimliğinin yaratılmasında kültürün bütüncül bir biçimde kavranmasında olduğu gibi kendinin ötekinden farklılığını da ortaya koyar. Yani tarih, hem içsel bütünlüğün sağlanmasında hem de dışsal kimliğin sınırlarının belirlenmesinde temeldir.

 

Anadolu’daki kiliselere trilyonlarca lira para harcayarak önce tarihi eser gerekçesiyle restore edip sonrada ibadete açan hükümet bu yaptığı çalışmaları belki naif “iyi niyetlerle” açmakta fakat bu tarihi kiliselerin Ermeni ve Rumlarca taşıdığı anlamdan bihaber görünmektedir. Her ne kadar yoğun baskılar nedeniyle bir günlüğüne ve yılın belirli günleri açılması için izin verse de basına yansıdığı kadarıyla karşı tarafta bu büyük bir “tarihsel hesaplaşma” olarak algılanmaktadır. Örneğin 15 Ağustos’ta Sümela Manastırı’nda 1 günlüğüne ayine izin vermişti. Ama Sümela Manastırı’nda ayin yapılacak günün tarihi Türk tarihi açısından da büyük bir öneme sahipti. Fakat bunun ilgililerce hatırlanması iki toplumun tarih karşısındaki takındıkları tavır açısından bizim için önem taşımaktadır. Sümela Manastırında ayinin yapıldığı 15 Ağustos 1461 Trabzon’un fethinin tarihi. Yani, Rum Pontus devletinin tarih sahnesinden silindiği gün. Ayin, sürekli Ekümenlik iddiaları ve “gizli amaçlarıyla” gündeme gelen Rum Patriği Bartholomeos tarafından yönetildi. 15 Ağustos’ta, Sümela’ya gelen pek çok kişinin üzerinde İngilizce “Ben Pontuslu’yum” ve Yunanca “Pontus” yazılmış ve Pontus Haritası olan tişörtler giymişlerdi. Yunan basınında bu ayin “Tarihi rövanş alındı” başlıklarıyla verilmiştir.

 

Biz Türklerin ve yöneticilerinin belki basit bir ibadet özgürlüğü olarak gördüğü bu olayların değerlendirilişinde “ötekiler” açısında da taşıdığı “anlam” göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Akdamar’daki kiliseye Surp Haç isminin yazılması ve Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II’nin armağan ettiği haçın konulmasına büyük önem verdiğini söyleyelim. Fakat bu istek teknik sebeplerle gerçekleştirilemedi. Ama vali, kendisine ısrarla “niye konulmadığı” sorusuna “kendilerine talimatın geç geldiği için yetiştiremediklerini” ve büyük bir hassasiyetle “art niyet yok” diye cevapladı. Haç gelmediği için Ermenistan Başpatrikliği başta olmak üzere diğer kiliseler Türkiye’yi boykot ederek ayine katılmadılar. Tek başına bir nesnenin (haçın) taşıdığı simgesel anlam ve de bu simgenin eylemleri belirleme gücü ortadadır. Çünkü olayı kınadılar. Fakat hemen belirtelim ki, “Tarih bilinci”nden yoksun bizler, “Akdamar Kilisesi haçının yerine takılması taleplerinde, gerçek haçın Alman arşiv belgelerinde yer aldığı üzere 1907 yılında Ermenistan tarafından gelen Michellian ve çetesinin, kiliseyi yağmaladıktan sonra haçını da çıkarıp eşine hediye olarak götürdüğünü” söyleyemedik.[1]

 

Bu ayine büyük ölçüde Türkiye Ermenileri ilgi gösterdi. Bir haçın gelmemesini bile önemseyerek protesto eden Ermenilerin bu davranışı karşısında yöre halkının Van’a gelen Ermenilere olan davranışı “büyük takdir”! topladı. Oysa bu ada binlerce yüzyıllarca önce değil daha bir asır bile olmayan bir geçmişte yüzlerce Müslüman Türk’ün götürülerek namuslarının kirletildiği, katledildiği bir mekândır. Fakat bütün bunlar “unutulmuş” tu. Tarih bilmeyen Türklere tarih bilen Ermenilerce “Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı, sürdüğü, mallarına el konduğu” öğretilmişti. Ve şimdi bu halkta Ermenilerden özür diliyordu! Üstelik “azimli çalışması ve geniş vizyonuyla” Van valisi, “Van Kalesi’nin hemen arkasındaki bölgede yer alan eski Van şehrinin canlandırılması projesi. Eski Van kenti 1915’te Ermeniler göçürülürken tamamen yakılmış yıkılmış, kalıntılarından da anlıyorsunuz bunu. Şimdi bu bölgede arkeolojik çalışma yapılıyor. Yakında tüm mahalle sergilenebilir hale getirilecekmiş.”[2] Selçuklulardan kalma Ahlat mezarlarının nasıl tahrip olduğu, yok edildiği, bakımsız ve korumasız bırakıldığı ortadayken yani “Türk olmasının” cezasını çekerken devlet idarecilerinden bu haberleri ve çalışmaları görmek bizi şaşırtmıyor.

 

Her iki olayın dışında Türk kimliği açısından daha büyük bir önem arz eden olay ise, Başbakanın Diyarbakır ziyaretinde 12 Eylül ihtilalinde büyük zulümlerin, işkencelerin yapıldığı Diyarbakır Hapishanesinin yıkılacağını belirtmesiydi. Bölgedeki PKK-BDP bunların sempatizanı STÖ tarafından şiddetle karşı çıkıldı. Gerekçe ise, “Diyarbakır Cezaevi bir insanlık müzesi olmalı. Eğer Türkiye’de ortak bir yaşamdan, gelecekten bahsediyorsak, eşit yurttaşlık hakkından bahsediyorsak, yeni bir düzen istiyorsak, bunun sembolleşeceği yer Amed zindanının insanlık müzesi olmasıdır. Orayı müzeye çevirirsek Kürt halkına karşı dayatılan inkarı ve imhayı boşa çıkarabiliriz. Bu kadar önemlidir ve bu kadar semboliktir. Herkesi Amed zindanını müzeye dönüştürülmesi için kenetlenmeye çağırıyoruz. Orası Türkiye’nin aydınlık geleceği, yarınları barış ve kardeşliğin müzesi olacak.”[3] Ayrıca buranın yıkılarak “Ne Mutlu Türk’üm diyene”nin öğretildiği, Türkçenin öğretilerek asimilasyonun gerçekleştirileceği okul yapılmasına da şiddetle karşı çıkılıyordu. Görüldüğü gibi bir mekân bir kimliğin yaratılmasında başat rol oynuyordu.

 

Sonuç olarak belirtelim ki, güçlü bir ülke iç ve dış politikada kendini göstermek isterse öncelikle yumuşak karnı olarak adlandırılan sorunlardan sıyrılmalıdır. Bunun birinci şartı da güçlü ve işlevsel bir milli kimlik inşasının gerçekleştirilmesidir. Milli kimliğin güçlenmesi demek farklılıkların yaratılarak Türk kimliğinin işlevsizleştirilmesi değil, tedricen bütünleşme dinamiklerinin tahkim edilmesi ile mümkündür. İçerde sağlanacak bütünlük dışarıda milli bir güç unsuru olarak tezahür edecektir. Milli kimlik ise şüphesiz millet fertlerinin her birinin tarih bilincinin sağlanması ile mümkündür. Ahlat’ı yok olmak üzere kaderine terk edenlerin kiliseleri ve yer altındaki “geçmişi” canlandırmaları üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

 

——————————————————————————–

[1] Yusuf Halaçoğlu, “Kimliklerine Hırıstiyan Yazdıranlarla İlgili Bir Değerlendirme”, http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Yorumlar&pa=showpage&pid=611

[2] Markar Esayan, “AhTamar ah!”, Taraf, 20.09.2010.

[3] Mitingte konuşan BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak, http://www.haberler.com/duygusal-kopus-fiziki-kopus-da-olur-2243764-haberi/
 
 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları