Yılmaz Erdoğan’ın kaleme aldığı Aydınlıkevler oyunu, 1970’lerin Ankara’sını yalnızca bir dönem hikâyesi olarak değil, toplumun eşitsizliklerin ve gündelik hayat mücadelesinin iç içe geçtiği bir dünya olarak ele alıyor.
Serdar Biliş’in yönetmenliği ise bu hikâyeye gerçekçilikle masalsı anlatım arasında bir sahne dili kazandırıyor. Döner sahne, ışık, müzik ve görsel anlatım, dönemin atmosferini kurarken mahalleyi de yaşayan bir dünyanın parçası hâline getiriyor.
Oyunun merkezinde, torunu Ayhan’ın okuyup geleceğini kurabilmesi için çabalayan Zühre babaanne var. Elektrik kesintileri, temel ihtiyaçlara ulaşmanın zorluğu ve geçim sıkıntısı mahallelinin gündelik hayatını zaten zorlaştırırken, mahallenin yakınındaki alanın Amerikalılar tarafından duvarla çevrilmesi yeni bir çatışma yaratıyor. Duvarın arkasından gelen golf topları evlerin camlarını kırmaya başlayınca, mahallelinin derdi yalnızca maddi bir zarar olmaktan çıkıyor, yaşadıkları yerde kendilerini ne kadar güvende ve değerli hissedebildikleri meselesine dönüşüyor.
Zühre’nin Amerika’ya karşı çıkışı da bu noktada başlıyor. İlk bakışta komik görünen bu olay, aslında oyunun temel sorusunu ortaya koyuyor: Güçlü olanın rahatlığı için başkalarının hayatı ne kadar görmezden gelinebilir?
Oyunu yalnızca geçmişte kalmış bir mahalle hikâyesi olarak izlemek mümkün değil. Çünkü değişen şehir, teknoloji ve yaşam biçimlerine rağmen geçim kaygısı, eşitsizlik ve adalet arayışı bugün de tanıdık geliyor.
Duvarın anlamı: 1970’lerden bugüne eşitsizlik
Oyundaki duvar, mahalleyle Amerikalıların bulunduğu alanı ayıran fizikî bir sınır olmanın ötesinde, sınıfsal eşitsizliği de görünür kılıyor. Bir tarafta evinin camı kırıldığında bunun masrafını nasıl karşılayacağını düşünen insanlar, diğer tarafta çevresindeki hayatın sonuçlarını hesaba katmadan hareket edebilen ayrıcalıklı bir güç var. Aynı olayın iki taraf için farklı anlam taşıması, kimin konforunun korunduğu ve kimin zararının önemsiz sayıldığı sorusunu doğuruyor.
Bu karşıtlık günümüzde de başka biçimlerde karşımıza çıkıyor. Bugün duvarlar her zaman betonla örülmüyor, bazen güvenlikli sitelerle çevresindeki mahalleler, bazen gelir düzeyi nedeniyle ayrışan semtler, bazen de insanların eğitim ve sağlık gibi temel imkânlara erişimindeki farklar bu sınırı oluşturuyor. Şehir aynı şehir olsa da herkes aynı olanaklara sahip değil. Bir kesim için sıradan olan bir harcama, başka biri için ay sonunu nasıl getireceğini belirleyen bir mesele olabiliyor.
Bu açıdan oyundaki duvar, yalnızca 1970’lerin Ankara’sına ait değil, bugünün şehir hayatında da kimin görünür, kimin duyulur ve kimin korunmaya değer sayıldığına dair bir soru olarak karşımızda duruyor.
Amerika meselesi ve gündelik hayatın siyaseti
Oyunda Amerika’nın varlığı, tek tek karakterlerden daha büyük bir güç odağını temsil ediyor. Ambargo ve dönemin ekonomik sıkıntıları, uzakta yaşanan siyasî gelişmeler olarak kalmıyor, elektrik kesintileri, karşılanmakta büyük güçlük çekilen ihtiyaçlar ve kırılan camlar üzerinden insanların gündelik hayatına giriyor. Böylece siyaset, yalnızca devletlerin ya da büyük güçlerin konusu olmaktan çıkıp sıradan insanların evine kadar ulaşıyor.
Günümüzde de ekonomik kararların, uluslararası ilişkilerin ve piyasalardaki değişimlerin etkisi çoğu zaman en doğrudan biçimde gündelik yaşamda hissediliyor: market alışverişinde, kirada, faturada ve gençlerin gelecek planlarında. Elbette oyundaki tarihî koşullarla bugünü birebir aynı saymak doğru olmaz. Ancak büyük kararların sonuçlarını çoğu zaman o kararları alma gücü olmayan insanların üstlenmesi, iki dönem arasında anlamlı bir bağ kuruyor.
Zühre’nin itirazı da bu yüzden yalnızca Amerika’ya karşı bir çıkış değil, kendi hayatını etkileyen bir haksızlık karşısında söz sahibi olma talebi. Oyunun güçlü yanı, siyasî bir meseleyi gündelik hayatın somut ayrıntıları üzerinden anlatması. Buna karşılık, dönemin politik atmosferi daha ayrıntılı işlenebilseydi tarihî arka plan daha da derinleşebilirdi.
Zühre: Görünmeyen emeğin ve itirazın sesi
Zühre’yi yalnızca torununu büyüten fedakâr bir babaanne olarak görmek, karakterin asıl gücünü eksik bırakır. Ayhan’ın eğitimi ve geleceği için çabalaması, evin içindeki bakım emeğini görünür kılıyor. Üstelik bu sorumluluğu yokluk içinde üstleniyor. Zühre, evin ve ailenin yükünü taşımasına rağmen kendisini yalnızca özel alanla sınırlamıyor, mahallelinin yaşadığı haksızlığa karşı da öne çıkıyor. Bu yönüyle karakter, geçmişte de bugün de çoğu zaman aileyi ayakta tutan ama emeği yeterince görünmeyen kadınları hatırlatıyor. Günümüzde kadınların hem çalışma hayatında hem ev içinde sorumluluk üstlenmesi, bakım yükünün çoğu zaman eşit paylaşılmaması hâlâ tartışılan konular. Zühre’nin gücü, resmî bir makamdan ya da maddi imkândan değil, hayat tecrübesinden, inatçılığından ve haksızlık karşısında geri adım atmamasından geliyor. Zühre’yi canlandıran Demet Akbağ’ın performansı da karakterin sertliğiyle mizahını bir arada taşıyor. Zühre’nin direnişi büyük sloganlardan önce küçük bir yerden, evini ve torununu koruma isteğinden doğuyor, sonra ortak bir adalet arayışına dönüşüyor.
Ayhan ve bugünün gençleri: Gelecek kurabilmek
Burak Dakak, Ayhan karakteriyle geleceğini kurmaya çalışan bir gencin umutlarını, çekingenliklerini ve kaygılarını sahneye taşıyor. Ayhan’ın eğitim hayatı, oyunun kuşaklar arası boyutunu belirginleştiriyor. Zühre’nin mücadelesi yalnızca bugünü atlatmak için değil, torununun önünde daha iyi bir gelecek ihtimali açabilmek için veriliyor. Eğitim burada toplumun hareketlilik umudunu temsil ediyor, fakat bu umut maddi koşullardan bağımsız değil. Ailenin imkânları, gencin önündeki seçenekleri doğrudan etkiliyor. Bu mesele bugün de güncelliğini koruyor. Gençler eğitim almanın yanı sıra barınma, geçim, iş bulma ve kendi hayatlarını kurabilme kaygılarıyla karşı karşıya. Ailelerin çocukları için daha iyi bir gelecek istemesi de kuşaklar arasında benzer bir ortaklık yaratıyor. 1970’lerdeki koşullarla bugünün koşulları elbette aynı değil, ancak gençlerin geleceğe dair umutlarının ekonomik gerçeklerle sınanması tanıdık bir durum. Ayhan üzerinden oyun, bir gencin geleceğinin yalnızca kişisel çabasına değil, içinde bulunduğu toplumun koşullarına da bağlı olduğunu hatırlatıyor.
Süreyya, aşk ve hayal kurma ihtiyacı
Mahallenin bir ressamı var, Süreyya. Onun Sülün’e duyduğu aşk, oyuna daha kişisel ve duygusal bir alan açıyor.
Salih Bademci’nin canlandırdığı Süreyya, mahallenin gündelik sıkıntıları arasında kendi hayallerini ve duygularını korumaya çalışan bir karakter. Bu hikâye ana çatışmayla her zaman bütünüyle birleşmese de önemli bir şeyi hatırlatıyor: İnsanlar yalnızca geçinmek ve sorunlarını çözmek için yaşamıyor; sevilmek, anlaşılmak ve hayal kurmak da istiyor.
Günümüzde ekonomik kaygıların insanların kararlarını, ilişkilerini ve gelecek planlarını etkilemesi bu temayı daha da anlamlı kılıyor. İnsan kendisini sürekli geçim hesabı yaparken bulduğunda, kişisel isteklerine ve hayallerine ayırabildiği alan da daralabiliyor. Süreyya’nın hikâyesi bu açıdan, hayatın maddi tarafıyla duygusal ihtiyaçları arasındaki gerilimi gösteriyor.
Mizah ve nostalji: Geçmiş bugüne ne söylüyor?
Aydınlıkevler, yoksulluk ve eşitsizlik gibi ağır meseleleri sürekli ciddi bir dille anlatmak yerine mahalle ilişkileri, karakterlerin konuşmaları ve gündelik olaylar üzerinden mizah kuruyor. Bu tercih seyirciyi hikâyeye yaklaştırıyor. Gülerken bir yandan da bu insanların neden mücadele etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Mizah, zorluklar karşısında birbirine tutunmanın ve çaresizlik hissine teslim olmamanın bir yolu hâline geliyor. Oyunun nostaljik atmosferi de geçmişle duygusal bir bağ kurmamızı sağlıyor, fakat geçmişi yalnızca güzel mahalle ilişkileri ve sıcak komşuluk üzerinden hatırlamak yeterli olmaz. O dönemin yokluğu ve eşitsizliği de hikâyenin parçası.
Bugün mahalle kültürünün değişmesi, komşuluk ilişkilerinin zayıfladığına dair tartışmalar ve şehir hayatındaki yalnızlık hissi düşünüldüğünde, oyunun dayanışma vurgusu ayrıca anlam kazanıyor. Yine de geçmişin dayanışmasını bugünün bütün sorunlarına çözüm gibi sunmak doğru olmaz. Oyunun asıl katkısı, insanların farklılıklarına rağmen ortak bir haksızlık karşısında yan yana gelebilmesinin önemini hatırlatması.
Sonuç: Duvarlar değişiyor, sorular kalıyor
Aydınlıkevler’in sonunda duvarın yıkılması, güçlü bir sembol olarak öne çıkıyor. Ancak bunu bütün sorunların çözüldüğü bir sonuçtan çok, mahallelinin birlikte hareket edebildiğini fark etmesi olarak okumak daha anlamlı. Gerçek hayatta eşitsizlikler tek bir duvarın yıkılmasıyla ortadan kalkmıyor, dayanışma da ekonomik ve siyasî sorunları sihirli biçimde çözmüyor. Fakat insanlar haksızlık karşısında yalnız olmadıklarını gördüklerinde itiraz etmek için güç bulabiliyor. 1970’lerin Ankara’sından bugüne uzanan bağ da burada kuruluyor. O dönemde mahallelinin karşısına çıkan duvarla bugün insanların önündeki engeller aynı değil, ama adalet, güvenli bir yaşam, geçim ve gelecek kurabilme ihtiyacı hâlâ önemli.
Oyunun asıl meselesi, yalnızca Amerika’ya karşı kazanılan bir mücadele değil, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak isteyen insanların hikâyesi. Başlıktaki aydınlık da sorunların hiç olmadığı kusursuz bir yerde değil, yokluğun ve haksızlığın ortasında birbirini yalnız bırakmayan insanların arasında beliriyor. Bu yüzden Aydınlıkevler geçmişi anlatırken bugüne de soru yöneltiyor: Çevremizdeki haksızlıkları yalnızca kendi başımıza gelince mi fark ediyoruz, yoksa başkasının yaşadığı sorunu da ortak bir mesele olarak görebiliyor muyuz?