Bağımsızlığın 30. Yılına Atfedilen Yazı – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 522’nci Bilgi Şöleni: Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar meselesi   • Ahmet Vefik Alp vefat etti

Bağımsızlığın 30. Yılına Atfedilen Yazı

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım-Jomart Tokayev, yeni yılda bağımsızlığın 30. Yılına girilmiş olması vesilesiyle yeni bir makale kaleme aldı. “Bağımsızlık Her Şeyden Kıymetli” başlıklı makalesinde Tokayev, Kazakistan’ın yeni dönemdeki önceliklerine dikkat çekti.

7 Ocak 2021
Milli Düşünce Merkezi
Nur-Sultan
Nur-Sultan

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım-Jomart Tokayev, yeni yılda bağımsızlığın 30. yılına girilmiş olması vesilesiyle yeni bir makale kaleme aldı. “Bağımsızlık Her Şeyden Kıymetli” başlıklı makalesinde Tokayev, Kazakistan’ın yeni dönemdeki önceliklerine dikkat çekti. Kazakistan’ın kurucu Cumhurbaşkanı Nazarbayev daha önce “Ulu Bozkırın Yedi Yönü” adlı bir makale yazmış, orada Kazak tarihinin ve bugünün önemli noktalarına dikkat çekmişti. Tokayev de bu makalesinden önce Abay üzerine bir makale yazarak millî sembole vurgu yapmıştı. Nazarbayev, bağımsızlığın ilk yıllarında yazdığı kitaplar ve daha sonra da yazdığı kitapçık mahiyetindeki metinlerle Kazak liderliğinde bir planlama geleneğinin temelini atmış görünüyor.

Cumhurbaşkanı Tokayev’in “Bağımsızlık Her Şeyden Kıymetli” makalesi de yine bu şekilde Kazak sembollerini ve gelecek planlamasını belirleyen önemli bir makale olarak öne çıkıyor. Son birkaç yılda önce Putin’in sonra da bazı Rus ileri gelenlerinin, Kazak bağımsızlığını zedeleyici söylemleri, her seferinde Kazakistan’da bir tepki yaratıyor. Tokayev’in makalesi de bir yandan içeriye bağımsızlığın kıymetinin bilinmesi gerektiği vurgusuyla diğer yandan da dışarıya Kazakistan’ın tam bağımsızlıktaki kararlılığı vurgusuyla açık bir mesaj niteliği taşıyor.

Ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından yazılan bir yazı olması hasebiyle “Bağımsızlık Her Şeyden Kıymetli” makalesi, Kazakistan devletinin duruşunu, önceliklerini ve gelecek planlamalarını gösteriyor. Bu sebeple ayrıntılı değerlendirmeyi hak eden bir yol haritası niteliğindedir. Üzerinde çok detaylı değerlendirmeler yapılabilecek yazının burada biz sadece en önemli bir kaç kısmına dikkat çekerek tam metnini vereceğiz.

Her şeyden önce metinde bağımsızlığa yapılan vurgu önemlidir. Sovyet dönemini yaşamamış yeni nesillere bağımsızlığın kolay kazanılmadığı hatırlatılıyor. Ayrıca Kazak bağımsızlığının sadece 1991 yılına değil Sakalara kadar dayandığını belirterek bağımsızlığa tarihî bir perspektif kazandırıyor. Alaş ve Jeltoksan vurgularıyla bu uğurda verilen kurbanları hatırlatıyor. Burada mesaj açıktır: Dıştan veya içten gelecek açık veya kapalı saldırılara karşı Kazak halkı bilinçli ve uyanık olmalıdır.

Fakat Tokayev’in çağrısı, bağımsızlık vurgusu, sadece tarihî bağlarla sınırlı kalmıyor. Tokayev’in metninde bağımsız kalabilmenin temel nitelikleri de belirtiliyor. Kazakistan’ın uluslararası alanda ne kadar güçlü olursa olsun, buna halkın refahının eşlik etmesinin şart olduğunun altı çiziliyor.

Tokayev, tam bağımsızlığın vurgusunu toprak sahipliğinde ve toprağa yönelik davranışta da dile getiriyor. Bir yandan toprağı yabancıya karşı savunmanın öneminden bahsederken, diğer yandan da ülke vatandaşının toprağı yerinde kullanması gerektiğini vurguluyor. Ülke içindeki bazı çevre problemlerinden örnek veren Tokayev, çevre bilincinin bizatihi kendisinin yüksek bir vatanseverlik olduğunu dile getiriyor. Bu yaklaşımda bozkırın en eski zamanlarından beri Türklerin tabiatla iç içe hayat tarzının bugüne yansıması açıkça görülüyor.

Tokayev’in yazısından özel olarak alıntılanıp vurgulanacak pek çok cümle var. Fakat bunları burada sıralamaktansa sizi yazının kendisiyle baş başa bırakıyoruz:

(Yazının orijinal metni için: https://egemen.kz/article/260146-tauelsizdik-barinen-qymbat)

 

“Bağımsızlık Her Şeyden Kıymetli” – Kasım-Jomart Tokayev

İstikamet ve Kilometre Taşları

Bu yıl bağımsızlığımızın 30. yıldönümü. Bu, yeniden canlanan Kazak devletinin, ecdadımızın özlemini duyduğu özgürlüğün pekiştiğini gösteren önemli bir kilometre taşıdır. Tarihî açıdan bakıldığında otuz yıl, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir andır. Lakin birçok toplum için bu çağ zorluk ile sevincin, kriz ile atılımın beraber yaşandığı bir çağdır. Biz de buna benzer bir yoldan geçerek ilerlemekteyiz.

Bağımsızlığımızın zirvesinde her aklıselim vatandaşımızın “Otuz yılda biz neler başardık?”, “Gelecek nesle nasıl bir ülke emanet edeceğiz?”, “Devletimizi güçlendirmek için başka ne yapabiliriz?” şeklindeki sorular üzerinde düşünmeleri doğaldır. Bu açıdan bakıldığında şimdi hayallerimizi ve hedeflerimizi yenileyip, geleceğe doğru emin ve güçlü adımlarla ilerlemek için geçmişi bir kez daha gözden geçirerek, kazanımlarımız ile eksikliklerimizi düşünce eleğinden geçirmenin vaktidir.

Otuz yıllık bağımsızlık dönemini onar yıllık üç dönemde değerlendirebiliriz. Bunların her biri misyonu açısından yüzyılın yükünü taşımaktadır.

Ben, bağımsızlığın ilk on yılını yeni Kazakistan’ın temellerinin atıldığı bir dönem olarak tanımlardım. O dönemde Elbaşı Nursultan Nazarbayev öncülüğünde devletimizin sembolleri belirlendi ve yönetim sistemi oluşturuldu. Ulusal para birimimiz dolaşıma girdi. Silahlı Kuvvetlerimiz oluşturuldu. Anayasamız kabul edildi. Yabancı ülkelerle diplomatik ilişkiler kuruldu. Ülkemiz önemli uluslararası kuruluşlara üye oldu.

“Kazakistan 2030” stratejisini ilan ettik. Doğu komşumuzla sınırımızı belirledik. Diğer komşu ülkelerle sınır müzakerelerine başladık. Ülkeyi nükleer silahlardan tamamen temizledik. Başkentimizi Büyük Bozkır’a taşıdık. Piyasa ekonomisine geçtik ve güçlü bir özel sektör kurduk. Yerli üretimin temellerini attık. Gençlerimiz dünyanın önde gelen üniversitelerinde okumaya başladı. Çeşitli krizleri aşmamızı sağlayan Ulusal Fonumuz kuruldu. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Kazakları anavatanına davet ederek, Büyük Göçü başlattık. Sonuç olarak ülke toparlandı ve millî ruhumuz şaha kalktı.

İkinci on yıl, Kazak halkının kalkınma ve gelişme dönemidir. Bu yıllarda devletimizin konumu güçlendi ve ekonomik potansiyelimiz arttı. Tüm kara sınırlarımızı belirledik ve yasal olarak pekiştirdik. “Kültürel Miras” programını hayata geçirdik ve tarihî envanterimizi çıkardık. Kuzey Aral Denizi’ni kurtardık ve kurumakta olan denizi hayata geri döndürdük. Evrensel ve geleneksel dinlerin liderlerinin kongrelerini, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı zirvesini, Asya’da Etkileşim ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı zirvesini düzenledik ve bir dizi önemli uluslararası projeye öncülük ettik. Ülkemize önemli ölçüde yabancı yatırım çektik. Esil (İşim) Nehri kıyılarında yükselen başkentimiz, millî ülkümüze dönüştü. Batı Avrupa-Batı Çin uluslararası koridoru gibi büyük altyapı projelerini ele aldık. Konut inşaatı da benzeri görülmemiş bir hızla gelişti.

Üçüncü on yılda ülkemiz daha da gelişti, zenginleşti ve müreffeh bir devlete dönüştü. Sınır sorunlarını nihai olarak çözdük. “Kazakistan 2050” stratejisini ilan ettik ve ilk otuz gelişmiş ülke arsına girme hedefini belirledik. Her alanda “Aşamalı Endüstriyel – Yenilikçi Kalkınma”, “Nurlu Yol”, “100 Somut Adım” gibi büyük ölçekli programlar gerçekleştirildi. Siyasi ve ekonomik reformların yanı sıra manevi gelişime odaklandık. Tüm bu başarıları Elbaşı Nazarbayev’in vizyoner liderliği ve halkımızın bilgeliği, birlik ve beraberliği, yurttaşlarımızın emeği sayesinde elde ettik. Dolayısıyla Elbaşımızın bağımsızlığımızın ebedi sembolü hâline geldiğini söylemek doğru olacaktır.

Önümüzdeki dördüncü on yılın hedefi güçlü bir ülke ve olgun bir ulus olmaktır. Bu doğrultuda siyasi ve ekonomik reform sürecini ve millî bilincin modernleşmesini sürdürmeliyiz ve çağdaş gereksinimlere uyarlanmış yeni bir ulus kimliği oluşturmalıyız.

Adil bir toplum ve etkili bir devlet inşa etmek istiyoruz. Her işimizde adalet ilkesini rehber edinirsek, kesinlikle bunu başaracağız. Örneğin, eğer insanlarımızın hayat şartlarını iyileştiremezsek, ülkemizin başarıları ve uluslararası kazanımlarıyla övünmek yersiz olur. Ülkemizin ekonomik büyümesi vatandaşlarımıza yansımıyorsa, bunun hiçbir hayrı yoktur. Ben verdiğim her kararı bu tutumla alıyorum. Biz sadece halkın sosyal durumunu iyileştirmekle kalmıyor, aynı zamanda bütün vatandaşların çıkarlarını da eşit derecede koruyoruz. Benim “adil devlet” anlayışım budur.

Tarihe baktığımızda, her neslin belli bir sınavdan geçtiğini görüyoruz. Atalarımız “Aktaban şubırındı, Alkaköl sulama” olarak adlandırılan tarihî felaketi yaşadılar. Sonraki kuşak atalarımız ulusal trajedi boyutundaki açlık, baskı ve zulmü, sürgünleri ve dünya savaşlarını yaşamak zorunda kaldılar.

Totaliter rejim döneminde neredeyse millî değerlerimizi, dilimizi, zihniyetimizi ve dinimizi kaybediyorduk. Bağımsızlık sayesinde bu değerlerimiz halkımıza geri döndürüldü. Fakat millet ve devlet olarak varlığımızı sürdürebilmek için bugün ve geleceğin nesilleri yeni zorluklara karşı hazırlıklı olmak mecburiyetindedirler.

Mevcut salgın ve sonucunda ortaya çıkan küresel kriz dünyanın eşi benzeri görülmemiş zorluklar ve sınavlarla karşı karşıya olduğunu açıkça göstermiştir. Ekonomik, sosyal, çevresel, biyolojik ve diğer tehditlere ek olarak, olumsuz ideolojik virüsler de dünya çapında yayılmaktadır. Küreselleşme çağında ülke bilinçsizce yabancıların etkisine girdiğinin farkında bile olmuyor. Başka bir deyişle ülkeler güç kullanılarak değil, zihninin bulanıklığıyla gönüllü olarak tuzağa düşürülmektedir. Bu sebepledir ki, yeni asrın artıları ve eksilerini tartmanın, kazanımlarını özümsemenin yanında köklerimizi güçlü tutmamız gerekiyor. Millî kimliğimize, kültürümüze ve geleneklerimize sıkıca bağlanmak; tüm uygarlıkların beyinlerinin birbirine karıştığı bu kargaşada yutulmamanın tek garantisidir.

Bilinç ve Öğreti

Bağımsızlık yılında dünyaya gelen çocuklar günümüzde büyüdü ve otuz yaşında yetişkin oldu. Egemen bir ülkede dünyaya geldikleri için onların zihinleri açık, farklı bakış açılarına sahip ve farklı bir yaşam tarzları var. Onlar bağımsızlığı kanıt gerektirmeyen bir gerçeklik olarak görüyorlar. Bu, egemenlik kavramının gençlerin zihninde sağlam bir şekilde kök saldığını gösteren normal bir fenomendir. Ancak bağımsızlık kavramının gençlerin hafızalarına kazınması ve sonsuza kadar korunması için, yeni neslin bilinçli bir şekilde onun değerini bilmesi gerekir.

Özgürlük bize kolay gelmedi. Atalarımız özgürlükleri için mücadele ettiler. Başlarından birçok acımasız, karanlık dönemler ve trajedi geçti. Bütün bunlar halkın hafızasında saklanmalı ve nesilden nesle aktarılmalıdır.

Bir zamanlar “Kültürel Miras” programı ulusun kültürel ve tarihî değerlerini tamamlamaya, keşfetmeye olanak sağlamıştı. Millî tarih bilimi yeni bir ivme kazandı ve çeşitli alanlarda birçok çalışma yapıldı. Daha önce bilinmeyen birçok tarihî veri ve arkeolojik hazineler ortaya çıkarıldı. Tarihimizin binlerce yıl öncesine gittiğini ispatlayan kanıtlar keşfedildi. Kazakistan Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanının böylesi temel girişimleri, halkımızın tarih bilincinin yeniden dirilişine önemli katkılar sundu. Program çerçevesinde ciltlerle eser yayımlandı. Peki, bu önemli çalışmaların kazanımlarını çoğunluk görüyor mu? Araştırma projelerinin birçoğu araştırma enstitüleri ve merkezlerinin çehresiyle sınırlı kalmamış mıdır?

Bu tür temel araştırmaların sonuçlarından sadece bu alandaki uzmanların istifade etmesi doğru değildir. Bu eserler açık olmalı ve genel halk için erişilebilir hâle getirilmelidir. Çünkü sadece tarihçilerin değil, tüm insanların, özellikle de genç kuşağın tarih bilinci güçlü olmalıdır. Aynı zamanda, büyük ölçekli sergiler veya diğer büyük ölçekli projelerle ilgilenmek yerine, çocuklar ve gençler için basit ve anlaşılması kolay işlere odaklanılması yeğdir. Örneğin, belgeselleri ve uzun metrajlı filmleri ele alalım. Bu doğrultuda “Elmas Kılıç”, “Cesur Yürekli Bin Çocuk (Jaw jürek mıñ bala)”, “Tomiris”, “Keyki Batır”, “Zor Zamanlar (Tar Zaman)” gibi tarihî filmler yapıldı. Ancak bu da yeterli değildir.

Yetkili makamlara ve yerel televizyon kanallarına devlet siparişlerinin belirli bir bölümünü tarihî konulara yönlendirme talimatı veriyorum. Elbette mali sorun çözülmelidir. Ancak Kırgız kardeşlerimiz “Kurmanjan Datka” filmiyle çok para harcamadan kaliteli bir sanat eseri yapmanın mümkün olduğunu açıkça ortaya koymuşlardır.

Bugün dünya film endüstrisinde tarihî senaryolara talep artmıştır. Hem Amerika’nın, hem de Avrupa’nın önemli olayları hakkında birçok film mevcuttur. Şimdi “Netflix”, “HBO” ve diğer devasa film şirketleri Asya’ya yöneliyor. Bu bakımdan, tarihimizde büyük ölçekli filmlere konu olabilecek birçok önemli kilometre taşları ve olaylar vardır. Örneğin, dünyanın en güçlü imparatorluklarından biri olan Altın Orda Devleti hazır bir tarihî kaynak değil midir?! Gelecekte bu konuya film uzmanlarının özel önem vermesi doğru olacaktır.

Devletçilik ve devlet olma fikri her zaman sanat eserlerine ve tarihî belgesellere yansıtılmalıdır. Biz bir zamanlar ülkeye hizmet konusunda örnek olan Alaş liderlerinden bir şeyler öğreniyoruz. Onlar geçen yüzyılın başında halk içinde bağımsızlık fikirlerinin yaygınlaşmasına büyük katkı sağladılar ve bu özgürlük yolunda canlarını hiçe saydılar.

Bağımsızlığımızın yıldönümü kutlamalarının bir parçası olarak, bu kadar seçkin insanlarımızı hatırlamalı ve miraslarını gençliğimize ve dünyaya tanıtmalıyız. Aynı zamanda bu konuyu inceleyen bilim adamlarının ve yazarların çalışmaları desteklenmeli ve takdir edilmelidir. Alaş hareketi üyelerinin mirasına sahip çıkmalıyız.

Milyonlarca insanımızı yok eden ve sağ kalanların hayata tutunabilmesi için komşu ülkelere sığınmasına neden olan “Büyük Açlık” felaketinin ilk dönemi olan 1921-1922 felaketinin üzerinden 100 yıl geçti. Bu felakette insanlarımız hayatlarını kaybetmeseydi, milletimizin nüfusu bugün olduğundan kat kat daha kalabalık olacaktı.

Tarihimizin bu acı dolu sayfaları henüz tam olarak incelenmemiştir. Hatta bilim adamları bile açlık kurbanlarının tam sayısı konusunda maalesef hemfikir değildir. Tutarsız verilerin yanı sıra bunun sebepleri ve sonuçları hakkındaki farklı görüşler toplumu da yanlış yönlendirmektedir. İlgili tarih belgeleri ve toplanan veriler çok dikkatli bir şekilde ele alınmalıdır.

Alanının uzmanları tarafından konu sistematik olarak araştırılmalı ve buna göre açlık meselesine dair devlet görüş bildirmelidir. Bu karmaşık konuya itidal ve sorumlulukla yaklaşmamız gerekiyor. Genel olarak, tarihsel araştırmalar, retorik ve slogan olmadan, tamamen bilim temelinde yürütülmelidir.

Bu yıl, “Jeltoksan Olayları”nın (Aralık Olayları) 35. yıldönümüdür. 1986 yılında, Sovyetler Birliği’nin gazabından korkmayan oğullarımız ve kızlarımız milletin onuru için sokaklara döküldü. Bu olaylardan tam olarak beş yıl sonra, bağımsızlığımızı ilan etmiş olmamızın sembolik bir anlamı vardır. Bu bağlamda özgürlüğün ilk kırlangıçlarının kahramanlığı gerektiği gibi takdir edilmeli ve sistematik olarak tanıtılmalıdır.

Yılsonuna kadar yakın tarihimizde yaşanan bir dizi önemli olayın yıldönümlerini kutlayacağız. 1991 yılında Semey Nükleer Silahları Deneme sahası kapatıldı. Bunun sadece ülkemiz için değil, tüm insanlığın geleceği için çok önemli bir karar olduğunu dikkate alırsak, özel bir etkinlik yapılması gerektiğini düşünüyorum. Elbaşı Nazarbayev’in imzaladığı Kararname sayesinde Kazakistan, nükleer silahlara karşı küresel tutumuyla dünya lideri konumuna gelmiştir. Ülkemiz büyük güçlerin güvenini kazanmış ve uluslararası toplumda sorumluluk sahibi bir ülke olarak tanınmıştır.

Halkımız “geçmiş günden uzağı, gelecek günden yakını yoktur” der. Sadece geçmişimizdeki büyük Hanlar ve Kağanların dönemleri değil, aynı zamanda son otuz yılda geride bıraktığımız çetin sınavlarla dolu yolumuz da bugün tarih olarak, gün gittikçe uzaklaşmaktadır. Bağımsızlığın şafağını kendi gözleriyle gören bir önceki kuşak olmazsa, gelecek kuşak, geçen yüzyılın 90’lı yıllarında yaşanan tarihî olayların anlamını ve değerini anlayamayacaktır. Onlar bağımsızlığı kaderin bir armağanı olarak görüyorlar. Aslında ahval bu değildir.

Zamanın siyasi, ekonomik, sosyal, demografik ve diğer faktörleri sebebiyle Elbaşı Nazarbayev yedi kez değil, yetmiş kez ölçüp, bir kez kesmek zorunda kalmıştır. Tünelin sonundaki ışığın görünmediği, çıkmazdan çıkmanın mümkün olmadığı zor günleri geride bıraktık, çatışma ve kanlı savaşları önleyebildik ve hiç kimseye hakkımızı yedirmeden yeni Kazak devletini kurduk. Bugünün gençleri ve gelecek nesiller bunu her zaman bilmelidir. Bu sebeple, Kazakistan’ın modern tarihini sistematik olarak incelemek gerekir.

Doğruyu söylemek gerekirse, bağımsızlık yıllarında birkaç kez ele alınmasına rağmen, ulusal çıkarlarımızı göz önünde bulunduran yeni ve çok ciltli tarihimiz henüz tam olarak yazılabilmiş değildir. Geçmişin eksikliklerini de dikkate alarak konseptini yeniden gözden geçirmenin ve yeni bilimsel ilkeler ve yenilikler temelinde yeni dönem ülke tarihinin yeniden yazılma zamanı çoktan gelmiştir. Bütün ders kitapları bu tür temel çalışmalara dayanmaktadır. Bu, ulusal tarihimizi yüceltmek açısından da stratejik öneme sahip bir konudur. Bu sebeple hemen Kazakistan’ın yeni akademik bir tarihini yazmaya başlamak lazımdır. Sonuçta, tarih bilincinin yeniden canlanması sorununun özü budur. Yetkili tarihçilerimizi bu çalışmaya dâhil etmemiz gerekiyor.

Ayrıca yabancılar için kısa bir Kazakistan tarihi yazmayı ve bunu dünyanın başlıca dillerine çevrilmesini öneriyorum. Kazak halkının nice asırlık gerçek tarihini dünyaya göstermesinin bir yolu da budur.

Her ulus kendi tarihini yazmalıdır. Başka ideolojileri rehber edinmek doğru değildir. Ulusal çıkarlar bağlamında yazılan tarih, gelecek nesillerin bilincini uyandırır ve milletin hafızasını canlı tutmaya olanak sağlar.

Toplum ve Değerler

Egemenliğimizin ebedi sacayağı: Altay’dan Atırav’a, Alatav’dan Arka’ya kadar uzanan uçsuz bucaksız toprağımız, anamızın ak sütüyle kanımıza sinen kutsal dilimiz ve bütün zorlukların üstesinden gelen halkımızın birlik ve beraberliğidir. Bu üç değeri göz bebeğimiz gibi koruyacağız.

Atalarımızdan miras kalan kutsal topraklarımız, en önemli servetimizdir. Bu geniş toprakları Kazaklara hiç kimse hediye etmedi. Bugünkü tarihimiz 1991 veya 1936 ile ölçülemez. Halkımız burada Kazak Hanlığı döneminde ve daha önce Altın Orda, Türk Kağanlığı, Hunlar ve Sakalar döneminde yaşamış ve gelişmiştir. Kısacası, ulusal tarihimizin derin kökleri antik çağa kadar uzanmaktadır. Genel olarak tarih politikacılar tarafından değil tarihçiler tarafından incelenmelidir.

Sınırın uluslararası bir antlaşma ile resmen tanınması ve dünya toplumu tarafından kabul edilmesi, son birkaç yüzyılda bir gelenek hâline geldi. Ondan önce delimitasyon  (sınırlar üzerinde anlaşma) ve demarkasyon (sınırları yerinde belirleme) diye bir şey yoktu.

Biz sınır meselesiyle uğraşırken, bazı siyasetçilerin ve kanaat önderlerin “acele etmeyelim, sonra da anlaşabiliriz” dediğini ve rahat davranmak istediğini hatırlıyoruz. Israrla müzakere yürütmenin ve sınırlarımızı bir an önce belirlemenin doğru olduğunu zaman kanıtladı. Şimdi, kim ne derse desin, ikili anlaşmalarla oluşturulmuş, uluslararası kabul görmüş bir sınırlarımız var. Artık kimse onunla ilgili tartışamaz.

Toprak bütünlüğümüzü sorgulayan ve iyi komşuluk ilişkilerimizi bozmak isteyen bazı yabancı uyrukluların kışkırtıcı eylemlerine resmî ve kamusal düzeyde karşı koymamız ve aydınlatıcı çalışmaları ölçülü olarak yürütmemiz gerekmektedir. Ulusal çıkarlarımızı hem yumuşak güçle hem de sert güçle savunmaya hazır olmamız gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Yukarıda da söylediğim gibi sınırlarımız tamamen belirlenmiş ve çizilmiştir. Hazar Denizi’nin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’nin 2018 yılında imzalanmasının ardından sadece karada değil, denizde de sınırlarımız belirlenmiş ve nihai olarak çözülmüştür.

Kazakistan, bölünmez tek bir devlettir. Ülkemiz güney, kuzey, batı ve doğu olarak bölünemez. Bunlar sadece yön gösteren işaretlerdir. 2018 yılında Elbaşı Kararı ile “Güney Kazakistan” ili “Türkistan” olarak değiştirildi. Halk, bu tarihî adaleti yeniden tesis eden kararı canı gönülden destekledi. Çünkü sadece buradaki tarihî bir şehir değil, bütün bölge dahi antik çağlardan beri Türkistan olarak anılmaktadır. Bu güzel geleneği ülke çapında devam ettirilebiliriz. Bu tür adımları ihtiyatlı olarak atacağız.

Toprakla ilgili hepimizin bildiği ve asla değişmeyecek gerçek şudur ki Kazak toprakları hiçbir yabancıya devredilmeyecek ve asla satılmayacaktır. Her vatandaş bunun farkında olmalıdır. Arazi Kanunu’nun belirli hükümlerine ilişkin ilan edilen durdurma kararı önümüzdeki yıl sona erecek. Tarım arazilerinin dolaşıma sokulması ve halkın yararına kullanılması çok önemlidir. Bu sebeple bu yıl arazi konularında bir komisyon oluşturmamız ve bu çerçevede sorunu çözmemiz gerekmektedir.

Kazaklar için küçük bir arsa kıymetlidir ve bir avuç toprak altındır. Ama biz bunun değerini biliyor muyuz? Toprağın değerini bilmek, yalnızca sloganlarla ölçülmez. Ne yazık ki yüksek dağlarımızı, berrak göllerimizi ve uçsuz bucaksız bozkırlarımızı kirletenler, kendi vatandaşlarımızdır. Kök-Jaylau’ı ateşe verenler, çöpleri bırakanlar, Köbeytuz bataklığının toprağını kovalarla taşıyanlar ve gölün ortasına arabayla girenler yine onlardır. Bir boynuz uğruna geyiklerin canına kıyan da yabancılar değildir. Kutsal topraklarımızın iyesinden korkmadan ve yabancıların da yapamayacağı şeyleri yaparak bu yerin sahibi olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Bu, acı bir gerçektir. Biz toprağımızın gerçekten sahipleri olduğumuzu işimizle göstermeliyiz. Bu da sokakları kirletmemek, herhangi bir yerde ateş yakmamak gibi basit şeylerden ulusal çaptaki çevre duyarlılığına kadar çok çeşitli önlemlere yansıtılmalıdır.

Her şey eğitimle başlar. Ebeveynleriyle birlikte bahçeye ağaç dikmeyen, yetişkinlerin hayvanlara karşı olan saygısını görmeyen, küçük yaşlardan itibaren doğaya bakmayı sevmeye alışkın olmayan çocuk; büyüdüğünde vatan topraklarına acımaz. Mesele ekolojide değil vatanseverlikte, hukukta değil bilinçtedir.

Ülkeyi ve toprağı sevmek için genç nesiller, Kazakistan’ın tabiat harikalarını bilmelidir. Batıda Bozjıra ve Şerqala; güneyde Aksu-Jabağılı ve Sayram-Ögem; Jetısu’da Han Tengri ve Çarın, Kolsay ve Kayındı, Kapal-Arasan, Altınemel ve Burhan pınarları; doğuda Muztau ve Şıngıstau, Markaköl ve Rahman pınarları; Büyük Bozkır’da Burabay ve Bayanaul, Ulıtau ve Karkaralı; kuzeyde İmantau ve Ayırtau ve daha nice güzel yerlerimiz var. Başka yerden cenneti aramaya gerek yok. Her şeye sahibiz. Gençlere bu harika doğamızı tanıtmalı ve onlara saygı duymayı öğretmeliyiz.

Zaman kaybetmeden tutarlı bir şekilde ele alınması gereken bir konu daha vardır. İnsanların kentsel alanlara kitlesel göçü sebebiyle, özellikle sınır bölgelerinde olmak üzere birçok kırsal bölgelerde nüfus keskin bir şekilde azalmıştır.

Güney bölgelerdeki büyük bir işgücü nüfusunun kuzey ve doğu bölgelerine yerleşmesine elverişli koşullar yaratacağız. Bu işi sürekli takip edeceğiz. Bu, ülkemizin güvenliği için çok önemli bir konudur. Ayrıca son yıllarda çeşitli sebeplerle yavaşlayan yurttaşlarımızın anavatana geri göçünü desteklemek ve yukarıda belirtilen bölgelerde yerleşimlerini yoğunlaştırmak için elimizden geleni yapacağız.

Her iki konu da stratejik öneme sahiptir. Bunlar yeni bir kampanya olarak görülmemelidir. Yerel yetkililer bu tür çalışmaları yukarıya şişirilmiş sayısal rapor vermek için değil, devletin çıkarları ve kardeşlerimize gerçek şefkat olarak yürütmelidirler.

Ülkenin ana sembollerinden biri devlet dilidir. Kazakistan’ın devlet dilinin Kazak dili olduğu 90’lı yılların zor döneminde bile Anayasada açıkça belirtilmiştir. Bağımsızlık döneminde, anadilimizin gelişmesi için tüm koşulları yarattık. Bu dönemde Kazakça eğitim veren okulların, eğitim kurumlarının, anaokullarının ve kreşlerin sayısı katlanarak artmıştır.

Bugün Kazakların ve devlet dilini bilen diğer etnik grupların payı önemli ölçüde artmıştır. Kazakçayı aslında tüm halkımızı birleştirici bir unsur hâline getirecek tüm hukuki yaklaşımlar ve garantiler oluşturulmuştur. Mesele niyettedir. Niyetin temizliği, hem Kazak dilini öğrenmek isteyenlere hem de bu hedefe ulaşılmasına yardımcı olacak Hükümete de bağlıdır.

Çocuk edebiyatı, dil öğreniminde önemli bir rol oynar. Bu sebeple Kazak yazarlarının en iyi eserlerine ek olarak yabancı yazarların en iyi eserlerini çocuklar için çevirmek, yayımlamak ve dağıtmak gerekir. Buna büyük talep vardır. Devlet dilini bilmek her Kazakistan vatandaşının görevidir. Bunun bir sorumluluk olduğu da söylenebilir. Bu bağlamda, Kazakçayı henüz öğrenmemiş yurttaşlarım da dâhil olmak üzere tüm Kazakistan vatandaşlarına bir çağrıda bulunmak istiyorum. Gençlerin kısa sürede İngilizce veya diğer dilleri öğrenebildiklerini görüyoruz. Kazak dilini bütün bir neslin değiştiği o yıllarda öğrenmek isteyenler bunu çok önceden öğrenmiş olurdu. Halkımız arasında bir söz vardır: “Geç olması hiç olmamasından evladır”. Önemli olan, istekli olmaktır.

Ana dilimizin yaygın kullanımı, diğer dillerde, özellikle Rusçada kısıtlamalar olacağı anlamına gelmez. Bütün etnik gruplara ana dilini ve geleneklerini geliştirme fırsatı sunulmaya devam edilecektir. Gençlerimizin, birkaç dil bilmesinin ufuklarını genişlettiğini ve gözlerini dünyaya açtığını anlamaları önemlidir.

Bizi her çağda zorluklardan kurtaran asıl güç, halkımızın birliğidir. Birlik olan insanlar her zaman kazanır. Farklı şartlar sebebiyle, Kazak topraklarına farklı zamanlarda farklı milletlerden birçok insan yerleşmiştir. Kazak halkı kimseyi dışlamadan herkesi bağrına basmıştır. Bugün onların memleketi de, vatanları da Kazakistan’dır. Çok etnikli yapımızı kendi avantajımıza çevirebildiğimiz açıktır. Birçok yabancı uzmanın ülkemizle ilgili ileri sürdüğü “iç çatışmanın eşiğinde bulunan Avrasya devleti”, “Başarısız devlet” gibi öngörüleri boşa çıkardık. Barış ve istikrarın kaynağı olan Kazakistan Halk Asamblesi bu yönde etkin bir şekilde çalıştı. Milliyet temelinde ayrımcılık yapmadık. Herkesin büyümesi için tüm koşulları yarattık ve eşit fırsatlar sunduk. Etnik uyum politikamız dünya tarafından takdir edildi. Halkımızın böyle bir birliğe dayalı uyumunun değerini bilmeliyiz. Mükemmel bir geleceğe götüren tek doğru yolu budur. Bu sebeple, etnik barış ve uyumun korunması yalnızca devlet kurumlarının değil, bir bütün olarak toplumun ve her vatandaşın görevidir. Sonuçta, ülkemizin istikrarından ve birliğinden hepimiz eşit derecede sorumluyuz.

Bu bağlamda, halkımızı birleştiren ortak değerleri teşvik etmeliyiz. Örneğin, Nevruz’u kutlama konseptini geliştirmemiz ve bahar tatilinin içeriğini zenginleştirmemiz gerekiyor. Tüm toplumu birleştiren değerler ne kadar çok olursa, birliğimiz o kadar güçlü olacaktır.

Öğüt ve Tutum

Son zamanlarda Kazakistan vatandaşlarının ülke hayatında aktif rol alma, karar alma sürecine katılma istekleri artıyor. “Halkın sesini duyan devlet” kavramı ve Ulusal Kamu Güven Konseyi bu talebe doğrudan bir yanıttır. Bu, tarihteki Ordabası, Kültöbe ve Ulıtau’daki büyük kurultayların modern devamıdır. Biz Kazak halkının geleneği olan sorunu birlikte çözme usulünü sürdüreceğiz

Bu girişimler sivil toplumun gelişmesinin temeli olacak. Mevcut tedbirler baskı altında alınmadı. Bu, ülkeyi demokratikleştirmeyi ve siyasi sistemi modernleştirmeyi amaçlayan bir politikanın sonucudur.

Siyasi reform bir gün ya da bir yıl meselesi değildir. Bunu, ülkenin temellerini sarsmadan, birlik ve bütünlüğünü bozmadan dikkatlice ve kademeli olarak yapmalıyız. Ancak reform geciktirilmemelidir. Yetkililer insanlara karşı sorumluluklarını hissetmelidirler. Bu sebeple köy ve kasaba yöneticilerinin halk tarafından seçilmesini sağlayacağız. Bu şekilde, yerel özyönetim sistemini en alt seviyeden güçlendireceğiz. Bu adım, halkın ve yerel yönetimlerin acil sorunları çözümünde birlikte çalışması için gereklidir. Daha sonra ilçe yöneticilerinin seçimlerini düzenleyeceğiz. Yeni sistem etkili olursa, daha yüksek bir seviyedeki yöneticilerin seçimine geçeceğiz.

Ancak siyasal modernleşme sürecinde acele etmek, içi boş sloganların peşinden gitmek ve devlet sistemini krize sokmak doğru değildir. Her şeyi bir anda değiştirmenin ne anlama geldiğini bazı ülkelerdeki mevcut durumdan görebiliyoruz. Öncelikle, ülkemizin insan haklarına tam saygıya dayalı bir yasa ve düzeni olmalıdır. Açıkçası, anarşi ve düzensizlik iyiye götürmez.

Kazakistan’ın siyasi sistemi modern ihtiyaçlar doğrultusunda gelişiyor. Meclis milletvekillerinin bu yılki seçimi, çok partili bir parlamentonun kurulmasına yönelik önemli bir adımdır. Farklı siyasi görüşlere sahip partilerimiz var. Görüşleri muhafazakâr, liberal, milliyetçi, sosyalist ve diğerleri olabilir. Bu doğal bir süreçtir. Politik çoğulculuk, devletin evrimsel bir şekilde gelişmesine ve güçlenmesine izin verir. Siyasi güçler çok çeşitli olmakla birlikte, hepsinin ortak bir değeri vardır. Bu da kutsal bağımsızlığımızdır.

Hedefimiz; gelecek nesillere Kazakistan’ı ekonomisi güçlü, manevi değerleri sağlam devlet olarak bırakmaktır ve ülke işlerini onurla sürdürecek mücadeleci ruhlu bir nesil yetiştirmektir.

21. yüzyıl, bilgi ve beceri çağıdır. İnsanlar rekabet gücünü ancak sürekli iyileştirme, yeni mesleklerde uzmanlaşma ve modern trendlere sürekli uyum sağlama yoluyla artırabilir. Eğitim ve teknoloji, yüksek işgücü verimliliği, ülkenin kalkınmasının ana itici gücü olmalıdır. Bilge Abay şöyle buyurmuştur: “İnsanlar diğer insanlardan akıl, bilim, vicdan ve ahlakta üstün olabilirler. Bunun dışındaki konularda üstün oldum demek, ahmaklıktır.”

Bağımsızlık yıllarında, yetenekli gençlerin yeni bir kuşağı yetişti. Tüm dünyanın hayran olduğu yetenekler de var. Onlar; Kazakistan’ın kültürel imajıdır, ülkemizi uluslararası arenada temsil eden ve bağımsızlık değerlerini dünyaya gösteren manevi elçilerimiz, bizim yumuşak gücümüzdür. Bu tür vatandaşlara destek olmak, devletin görevidir.

Küreselleşme çağında, dünya hepimizin avcunun içi gibi oldu. Çalışkan kız ve oğullarımızın dünyanın herhangi bir ülkesine gitmesi ve eğitim alması bir norm hâline geldi. O ülkelerde kalıp, çalışanlar da var. Aynı zamanda, gençlerin ülkeyi terk etmesi ile ilgili endişeler de var. Ben gençlerimizin bilgilerini geliştirip yine de ülkeye döneceğine ya da yurtdışında bulunmalarına rağmen Kazakistan’ın çıkarlarını koruyacağına inanıyorum.

Halkımız diyor ki, “atın varken dünyayı gez”. Elbaşı bir zamanlar genç bir adam olarak Ukrayna’ya gitmiş ve orada emek, eğitim ve idari beceriler kazanmıştı. Ben de eğitim almak için Moskova’ya gittim ve başka ülkelerde çalıştım. Çağdaşlarımızın çoğu bugünün gençliği kadar yurt dışına seyahat edemese de, Sovyetler Birliği’nin çeşitli şehirlerinde eğitim almışlardı. Ancak çoğu köklerini unutarak oralarda sonsuza kadar kalmadı. Ülkeye döndüler ve çalıştılar. Dolayısıyla uzaktaki gençleri kaybetme konusunda endişelenmenize gerek yok. Görevimiz onlara devletçilik ruhunu aşılamak ve onları nereye giderse gitsinler ülkeye hizmet etmeleri için seferber etmektir. Örneğin, kariyerine dünyanın en gelişmiş ülkelerinde başlayan ve büyük şirketlerde çalışan vatandaşlarımızın buradaki akranlarıyla bağlarını güçlendirmeleri ve onlara akıl hocalığı yapmaları için koşullar yaratmamız gerekiyor.

Yetenekli gençlerin hepsi yurtdışında değildir. Ülkede yetenekli ve eğitimli insanımız yeterlidir. Onları yeni nesil liderleri olarak yetiştirmeye çalışıyoruz. Benim inisiyatifimle oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Personel kaynağı bunun açık bir kanıtıdır. Projenin bir sonraki aşamasında, kamu yararına sadık liderlerin seçimine özel önem vereceğiz. Yönetimdeki vatandaşlar her şeyden önce ulusal çıkarlara bağlı olmalıdır.

Halkımız “genç gelirse, işe koyulur” diyor. Gençler her zaman yeni fikirlerin kaynağı, olumlu değişimin itici gücüdür. Bu sebeple genç neslin bu potansiyelini yönlendirmemiz ve etkin bir şekilde kullanmamız gerekiyor. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanının himayesindeki Gençlik Konseyi’nin faaliyetlerinin yoğunlaştırılması gerekmektedir. Konseyi nitelikli ve eğitimli gençlerin seferber edilmesi için sistematik bir platforma dönüştüreceğiz. Buna ek olarak, bağımsızlık yıllarında doğan ve henüz tanınmamış yetenekli gençleri desteklemek için “Bağımsızlık Nesilleri” bursunu tayin etmeyi öneriyorum.

Biz ne yaparsak gelecek nesiller için yapıyoruz. Devlet politikasının geleceğe karşı sorumluluğunu derinden hissediyoruz. Bu tutumu asla değiştirmeyeceğiz. En şaşırtıcı başarıların vatana olan sınırsız sevgiden kaynaklandığı aşikârdır. Gerçek vatanseverlik sadece bir slogan atmak değil, ülkenize ve halkınıza hizmet etmektir.

İnsan vatansever olarak doğmaz. İnsan eğitim alarak yetişirken, sosyal çevre ile etkileşim içinde yurttaşlık kimliğinin oluşumu sürecinde vatansever olur. Kişisel hedef ve çıkarlarının kamu yararı ile uyumlu olduğunu düşünen ve ülkesinin kalkınmasına önemli katkılar sağlayan kişi gerçekten mutlu olur.

Halkımızın dâhi oğlu Alihan Bökeyhan, “millete hizmet bilgiyle değil, karakterle ilgilidir” demiştir. Biz gerçek vatanseverlikten ilham almalı ve kutsal bağımsızlığımızı daha da güçlendirmek için birlikte çalışmalıyız.

Tüm yurttaşlarıma, özellikle de gençlere sesleniyorum: Engin Kazakistan’ın, yüce hayallerinizi ve cesur planlarınızı özgürce gerçekleştirebileceğiniz, size hep başarılar dileyen ve kazanımlarınıza sevinen kutsal bir Anavatan olarak değerini biliniz! Ben yeni Kazakistan vatanseverliğinin yaratıcı gücüne inanıyorum.

Bağımsız bir ülke olmak; onu ilan etmek veya devletin temellerini atmakla tamamlanmıyor. Gerçek bağımsızlık mücadelesi; günlük çalışmayla, sürekli ve tutarlı ulusal politika ile sonsuza kadar sürecektir. Biz sadece güçlü bağımsız bir devletle bir ulus olarak yeryüzünde yaşayabiliriz. Bu değişmeyen gerçeğe bağlı kalmalıyız. “Bağımsızlık her şeyden kıymetli!” kelimesi her zaman sloganımız olmalıdır.

Milletimizin büyük direği olan aziz bağımsızlığımız, tüm halkımızın vatanseverlik duygusuyla ebediyen yücelsin!

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları