Bir akşam yemeğine gidiyorsunuz. Masada şarap var, yemek var, sohbet var. Her şey olması gerektiği gibi görünüyor. Sonra biri öyle bir cümle kuruyor ki, o masada artık kimsenin eskisi kadar rahat oturması mümkün olmuyor.
Davet tam olarak böyle bir yerden yakalıyor insanı.
İlk bakışta bir çiftin ve onları yemeğe çağıran komşularının hikâyesini izliyoruz. Ama film ilerledikçe meselenin komşular olmadığı anlaşılıyor. Asıl hikâye, aynı evin içinde yıllardır yan yana yaşayan iki insanın birbirine ne kadar uzaklaşabildiğiyle ilgili.
Ve filmin daha en başında karşımıza çıkan Oscar Wilde sözü de aslında bütün hikâyenin kapısını aralıyor:
“İnsan her zaman âşık olmalı. İşte bu yüzden insan asla evlenmemeli.”
İlk duyduğumda bu cümle bana biraz acımasız geliyor. Sonra film ilerledikçe anlamı değişiyor. Belki mesele evlenmemek değil. Belki mesele, evlendikten sonra âşık olmayı bırakmamak.
Çünkü uzun ilişkilerde insanın başına gelen en tehlikeli şeylerden biri, karşısındaki kişiyi artık gerçekten gördüğünü sanmak. Onun ne söyleyeceğini, ne isteyeceğini, nasıl davranacağını bildiğimizi düşünüyoruz. Bir süre sonra karşımızdaki insanı değil, onun yıllar önce tanıdığımız halini sevmeye başlayabiliyoruz.
Davet beni en çok buradan yakaladı.
Çünkü film aslında “Bir ilişkide ne kadar özgür olmalıyız?” sorusundan çok daha rahatsız edici bir soru soruyor. Birbirimizi hâlâ gerçekten görüyor muyuz?
Bu sorunun cevabını bulmak için film bizi önce Joe ve Angela’nın evine sokuyor. Çünkü onların hikâyesinde sorun, sevgilerinin tamamen bitmiş olması değil, birbirlerine bakarken artık ne gördüklerini unutmuş olmaları.
Aynı evde olup birbirine uzaklaşmak
Joe ve Angela’ya baktığımızda aslında çok tanıdık bir çift görüyoruz. Birbirlerini seviyorlar mı? Evet. Birbirlerine alışmışlar mı? Kesinlikle. Ama aşk ile alışkanlık birbirine karışmış gibi.
Uzun ilişkilerde bazen böyle oluyor. Bir insanın her halini bildiğimizi düşünüyoruz. Ne söyleyeceğini, neye kızacağını, neyi sevdiğini…
“Ben onu zaten tanıyorum.” Belki de ilişkilerin en tehlikeli cümlelerinden biri bu. Çünkü insan değişiyor. Bugün istediğimiz şey, birkaç yıl sonra istediğimiz şey olmayabiliyor. Bir zamanlar heyecanlandığımız şeyler sıradanlaşabiliyor. Hayallerimiz değişiyor, korkularımız değişiyor, hatta kendimize bakışımız bile değişiyor.
Ama bazen partnerimizi hâlâ yıllar önce tanıdığımız insan sanıyoruz. İşte Davet bana biraz bunu düşündürdü.
Bir insanla uzun zamandır birlikte olmak, onu hâlâ tanıyor olduğumuz anlamına gelir mi? Bence gelmez.
Belki de uzun ilişkilerde asıl mesele, “Seni tanıyorum” demek değil, “Seni hâlâ merak ediyorum” diyebilmek.
Angela’nın asıl aradığı şey ne?
Angela’yı izlerken yalnızca evliliğinden sıkılmış bir kadın görmedim. Daha çok, kendisini yeniden hissetmek isteyen bir kadın gördüm.
Bence onun meselesi sadece aşk ya da cinsellik değil. Daha derinde bir “Ben kimim?” sorusu var.
Bazen hayatın içinde eş oluyoruz, anne oluyoruz, çalışan oluyoruz, arkadaş oluyoruz… Ama bütün bu rollerin arasında “Ben” kısmını biraz unutabiliyoruz.
Angela’nın yaşadığı şey de bana biraz bunu düşündürdü. Birinin sana bakıp seni yeniden fark etmesi… Sadece “eşim” olarak değil, kendi istekleri ve hayalleri olan bir kadın olarak görmesi… Bu çok güçlü bir ihtiyaç. Çünkü bazen insanın istediği şey gerçekten başka biri değildir. Sadece yeniden görülmektir.
Ve bence film bunu oldukça güzel hissettiriyor.
Peki Joe neden bu kadar rahatsız oluyor?
Joe’nun yaşadığı kıskançlık da bana oldukça insani geliyor. Çünkü kıskançlık her zaman “Seni başkasına kaptırmak istemiyorum” anlamına gelmiyor. Bazen altında çok daha kırılgan bir soru yatıyor. “Ben artık senin için yeterli değil miyim?”
İşte bu soru insanın canını daha çok yakıyor. Karşındaki insanın başka biriyle rahatça konuşması bile bazen kendi eksikliklerini düşünmene neden olabiliyor.
“Bende ne eksik, beni artık neden eskisi gibi görmüyor, acaba başka biriyle daha mı mutlu olur?”
Bu soruların hepsi aslında kıskançlığın arkasındaki özgüven ve kaybetme korkusuyla ilgili. Bu yüzden Joe’yu sadece kıskanç biri olarak görmek bana haksızlık gibi geliyor. O da kendi korkularıyla boğuşan bir insan.
Hawk ve Piña neden bu kadar önemli?
Hawk ve Piña’nın gelişiyle birlikte filmin dengesi değişiyor. Çünkü onlar Joe ve Angela’nın hayatına dışarıdan bakabilecekleri bir pencere açıyor.
Başka bir çift görüyorsunuz. Başka bir ilişki biçimi, bir yaşam tarzı. Ve ister istemez kendi ilişkinizi kıyaslamaya başlıyorsunuz.
“Onlar neden böyle, biz neden böyleyiz, acaba biz de biraz onlar gibi olsak?”
Ama film burada da güzel bir oyun oynuyor. Çünkü dışarıdan bakınca her ilişki daha güzel görünebilir. Başkasının hayatına baktığınızda sadece vitrini görürsünüz. O evin içinde neler olduğunu bilemezsiniz.
Bugün sosyal medyada da biraz böyle değil mi?
Herkes mutlu, âşık, harika ilişkiler yaşıyor. Ama kapı kapandığında ne olduğunu kimse bilmiyor.
Davet de bize biraz bunu hatırlatıyor. Bir ilişkinin dışarıdan nasıl göründüğü, içeride nasıl yaşandığını göstermez.
Bir sofranın etrafında bu kadar şey konuşulabilir mi?
Filmin en sevdiğim taraflarından biri de bu. Her şey bir yemek masasında olup bitiyor. Normalde yemek masası neyi çağrıştırır? Sohbeti, kahkahayı, yakınlığı. Ama burada masa giderek başka bir şeye dönüşüyor. Herkes oturuyor, konuşuyor, gülüyor…
Ama bir süre sonra masadaki herkes birbirini tartmaya başlıyor.
Kim ne düşünüyor, ne istiyor, neyi saklıyor?
Kim gerçekten rahat?
Kim sadece rahat görünmeye çalışıyor?
Ve aslında en ilginç şey şu, insanlar konuşurken kendilerini anlatıyorlar ama bazen asıl gerçek, konuşmadıkları yerde ortaya çıkıyor. Bence film de tam olarak bunu kullanıyor.
Özgürlük mü, kaçış mı?
Filmde beni düşündüren konulardan biri de özgürlük meselesi. Hawk ve Piña daha özgür bir ilişki yaşıyor gibi görünüyorlar. Ama özgürlük gerçekten her istediğini yapabilmek mi? Yoksa ne istediğini bilip onu seçebilmek mi? Bence arada büyük bir fark var. Bazen insan “özgürüm” diyerek aslında başka bir şeyden kaçıyor olabilir.
Bir ilişkide mutsuzsanız, yeni bir deneyim yaşamak sizi gerçekten özgürleştirir mi? Yoksa sadece mevcut mutsuzluğunuzu bir süreliğine unutturur mu? Film bu soruya hazır bir cevap vermiyor. İyi ki de vermiyor. Çünkü seyirci olarak kendi cevabımızı bulmamıza izin veriyor.
Ve tabii ki cinsellik…
Filmin en çok konuşulabilecek taraflarından biri cinsellik. Ama bana göre filmde cinsellik sadece fiziki bir mesele değil. Asıl mesele arzulanmak. Birinin sana hâlâ bakmasını istemek. Hâlâ güzel bulunmak, heyecan uyandırmak.
Yıllar geçtikçe insanın içinde bazen şu soru oluşuyor. “Beni hâlâ istiyor mu?”
Bu sorunun altında ise başka bir soru var. “Ben hâlâ yeterince güzel, çekici ve değerli miyim?”
İşte film bu noktada oldukça psikolojik bir yere gidiyor. Cinselliği bir “eylem” olmaktan çıkarıp kişinin kendisini nasıl hissettiğiyle ilişkilendiriyor. Çünkü arzulanmak bazen insana yeniden canlı olduğunu hissettirebilir.
Ama burada da başka bir tehlike var. Kendi değerimizi sadece başkasının bizi arzulamasına bağlamak. İşte bu noktada özgürlük ile bağımlılık birbirine karışabiliyor.
Filmin bende bıraktığı asıl düşünce
Davet bittikten sonra benim aklımda kalan şey “Kim haklıydı?” sorusu olmadı. Daha çok insan bir ilişkide kendini ne kadar kaybedebilir? Ve daha da önemlisi, kendini kaybettiğini ne zaman fark eder?
Belki Angela’nın aradığı şey başka bir hayat değildi. Belki Joe’nun korktuğu şey Angela’yı kaybetmekten çok, onun gözündeki yerini kaybetmekti. Belki Hawk ve Piña’nın getirdiği şey de yeni bir ilişki biçiminden çok, Joe ve Angela’nın kendi ilişkilerine dışarıdan bakabilmeleriydi.
Bazen hayatımıza giren insanlar bize yeni bir şey öğretmez. Sadece zaten bildiğimiz ama görmek istemediğimiz şeyleri gösterir.
Son olarak…
Oscar Wilde’ın o sözüne tekrar dönmek istiyorum.
“İnsan her zaman âşık olmalı. İşte bu yüzden insan asla evlenmemeli.”
Filmi izledikten sonra ben bu sözü artık biraz farklı okuyorum. Belki mesele evlenmemek değil. Mesele evlendikten sonra birbirini yeniden seçmeyi unutmamak.
Çünkü aşk sadece ilk heyecan değil. Birini yıllar sonra hâlâ merak etmek. Onun değişmesine izin vermek. Kendi değişimimize de izin vermek. Bazen yeniden flört etmek, birlikte saçma sapan bir şeye gülmek, sadece oturup gerçekten “Nasılsın?” diye sormak. Ve cevabı gerçekten dinlemek.
Çünkü aynı evde yaşamak başka bir şey, aynı hayatın içinde olmak başka.
Belki de uzun ilişkilerin sırrı birbirine sahip olmak değil. Birbirini her gün yeniden seçmek. Davet bana en çok bunu düşündürdü.
Bir akşam yemeğiyle başlayan hikâye, sonunda insanı kendi hayatının sofrasına oturtuyor. Ve insan orada kendisine şu soruyu soruyor. “Ben kendi hayatımda gerçekten var mıyım?”
Belki de filmin en güzel tarafı bu.
Bize başkalarının ilişkisini izletirken, fark ettirmeden kendi içimize bir davetiye bırakması.