Ehl-i Hüner Üzerine

Rothko sağlığında hiç itibar görmemiş, itibar görmediği bir yana dışlanmış, kıt kanaat yaşamış, sonunda da intihar etmiş bir yirminci yüzyıl ressamı. Tabloları son yıllarda milyonlarca dolara satılıyor.


Sağlığında nice ehl-i hünerin,

Bir tutam tuz bile yoktur aşına;

Öldürüp evvel onu açlıktan,

Sonra bir türbe dikerler başına.

 

Gazetelerde Latvia doğumlu Amerikalı ressam Mark Rothko’nun bir tablosunun geçen hafta 82 küsur milyon dolara satıldığını okuyunca Ferid Kam’ın meşhur rubâisi dilime düştü. Ferid Kam, bu dörtlüğü yokluk içinde vefat eden Süleyman Nazif’in ardından yazmıştı.

Rothko sağlığında hiç itibar görmemiş, itibar görmediği bir yana dışlanmış, kıt kanaat yaşamış, sonunda da intihar etmiş bir yirminci yüzyıl ressamı. Tabloları son yıllarda milyonlarca dolara satılıyor.

Dünyanın her yerinde bu iş böyle galiba. Nice ehl-i hüner kıymetleri bilinmeden göçüp gidiyor.

Fakat… Rothko’yu nasıl bilirsiniz? 82 küsur milyon dolara satılan tabloya bakın, aşağı yukarı ona yakın fiyatlara giden öteki eserlerine de bakın. Ne anlayacaksınız? Ben resim sanatını küçümseyen biri asla değilim. Öyle bir ukalâlık yapmak mümkün mü? Bakmaya doyulmayacak tablolar vardır. Hayran olduğum ressamlar çok. Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Şeker Ahmet Paşa, İbrahim Çallı, Monet, Cezanne, Renoir, Vah Gogh… Hatta Picasso’ya, Salvador Dali’ye bile şapka çıkarırım. Ama Rothko’nunkileri anlamıyorum, anlamlandıramıyorum. Benim yürümeye yeni başlayan torunumun eline boyaları verip tuvalin karşısına oturtsan o da bunları yapar, diyeceğim geliyor. Eserlerinden ikisini sayfaya koyuyorum. İşte, böylesine bir soyutluk! Meselâ, bir benzetme yapsam, fırça değil de kalem oynatma sahasında… Hikâye yazıyorum ve üç sayfalık hikâyeye “İçimde bir kaygı var.” diye başlıyorum, ilk bir buçuk sayfasında “İçimde bir kaygı var” diye devam ediyorum. Peşpeşe… “İçimde bir kaygı var, içimde bir kaygı var…” Kalan bir buçuk sayfada da “Bir kaygı var içimde” yazıyorum. Yine peşpeşe… “Bir kaygı var içimde, bir kaygı var içimde…” Ve hikâye bu iki cümleden ibaret olarak bitiyor. Olur mu? Bence olmaz! Yoksa olur mu? Rothko’nun tablolarını buna benzetiyorum; iki renk seç, yarısını öyle boya, yarısını böyle… “Sen soyut sanattan anlamıyorsun,” diyebilirsiniz.

Pekâlâ, ben Rothko’yu anlayacak seviyede değilim; fakat sağlığında eserleri galerilere bile kabul edilmemiş. Gerçi pek çok ressamın başına gelen bir şeydir bu. Cezanne da öyledir, Van Gogh da, Monet de, hepsinin hayatı yoklukla, yoksullukla geçti, eserlerine fazla önem veren olmadı. Ama öldükten sonra birdenbire kıymete bindiler. Sanatçının kıymetini bilme neden ölümünden sonra oluyor? Pek çok yazar, şair, müzisyen… de böyledir.

Rothko’nun ömrü boyunca galerilere bile kabul edilmeyişine, New York gibi yeniliklere, çılgınlıklara açık bir şehirde bile “bu kadar soyutluğun” fazla bulunmasına şaşmıyorum ama öldükten sonra gördüğü itibar ilginç geliyor. Ne oldu birden? Ne değişti?

Yani iki soru var: 1- Rothko’nun insan boyundaki tuvaller üzerine iki renk, üç renk -duvar boyar gibi- sürdüğü yağlıboyalar nasıl bir sanat anlayışı, estetik zevk ile milyonlarca dolar ediyor? 2- Madem edecek, neden ölümünden sonra ediyor?

Anlaşılan bir piyasa bu. Herşeyin piyasası olduğu gibi sanatın da piyasası var. Bu piyasayı oluşturanlar da başta dünyaca ünlü müzayede salonları, onların çevresindeki sanat tarihçileri, sonra medya. Sanat anlayışlarını, sanat akımlarını, eserlerin ilginç veya esrarengiz veya hüzünlü hikâyelerini onlar canlandırıyor, köpürtüyor, yönetiyor. Onların pompaladığı bir popülerlik var. Sanatın fiyatlanması. Ve parası çok bol insanlardaki “filan tabloya sahip olmak” hırsı. Prestij meselesi! Nâmım yürüsün! “O eser bende!” Beğense de beğenmese de!

İyi de, sanatçı hayattayken bu fiyatlandırmayı yapsalar da onlar da biraz gün yüzü görseydi…

82 milyon dolar da bir şey mi? Bugünlerde Birleşik Arap Emirlikleri veliahtının ülkemizi ziyareti konuşuluyor ya, aklıma geldi. Dört sene önce Leonardo da Vinci’nin, (Latince adıyla) Salvator Mundi tablosu New York’taki müzayedede, kimliği açıklanmayan biri tarafından satın alındı, sonra eseri, Suudi Arabistan prenslerinden birinin veliaht prens Salman adına aldığı ortaya çıktı. Salvator Mundi, yani Dünyanın Kurtarıcısı. Bir Hazret-i İsa tablosu. 450 milyon dolara… Bu fiyat şimdiye kadar bir tabloya ödenen en yüksek meblağ! Rekor! Daha sonra eserin Birleşik Arap Emirlikleri adına, orada açtıkları müzeye konmak üzere alındığı açıklandı. Eh, serde kankalık var! Abu Dabi’de açılan müze Paris’teki Louvre Müzesi’nin adını taşıyor ve bu adı otuz seneliğine taşımak üzere, isim hakkı olarak, Fransa hükûmetine 525 milyon dolar ödenmiş. Veliahtının ziyaretiyle mutlu olduğumuz BAE bu kadar sanat sevdalısı bir emirlik işte!

Yalnız, sanat tarihçileri tablonun gerçekten Da Vinci’nin elinden çıktığından şüpheli. O günden beri tartışıp duruyorlar. Hâlâ Amerikan basınında bu çeşit haberlere rastlıyoruz. Pek çok uzman diyor ki, “Körfez’e satılan, orijinal bir Leonardo değil, ancak onun atölyesinde, onun denetiminde çırakları tarafından yapılmış bir tablo.”

Neyse, ben karışmayayım; veliaht prens işini, ticaretini, kârını bilir!

Rothko’nun tablosunu alan da açıklanmadı, onu da BAE mı aldı acaba?

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar