Zigetvar’da bir gün daha

"Süleyman’ın cenazesi Zigetvar’dan İstanbul’a getirildiği gün, ilk defa olarak Osmanlı Padişahı saraya girdi. Ağır rayihalı, ağır bir rüyayı andıran bir vücut ve ten cennetine daldı. O rüyadan uyanıp o cennetten çıkmaya çabalayanlar oldu ise de sendelelediler.”


Paylaşın:

Sigetvar mı, Zigetvar mı? Evliya Çelebi’de “Sigetvar” diye geçer. Macarca’da iki harfe de yer var. “Szigetvar” yazıyorlar. Siget Macarca “ada” demek, “var” ise kale. Adakale. Kaynaklardan öğrendiğimize göre Zigetvar kalesi bataklık bir zeminde, bu sulu zeminin doldurulmasıyla inşa edilmiş, dört yanı su kanalları ile çevrili imiş. O yıllardan kalan gravürlerde bu açıkca görünüyor. Şimdi kalenin etrafındaki o bataklık zemin bol ağaçlı, çimli, çiçekli harikulâde park. Parkın çevresinden, eski asırların bataklığından yadigâr küçük bir dere geçiyor: Almas Patak. Macarca’da dereye “patak” diyorlar. Bizim “batak” kelimesi ile kardeş!

Kale kasabanın merkezinde sayılır. Otelden çıkıp yürüyerek gittik. Onaltıncı yüzyıldan kalma bölümler varsa da kalenin bedenleri pek çok defa tamirat geçirmiş, yenilenmiş.

Giriş kapısının önündeki çim sahada kısa boylu taş bir heykel var. Ben baş parmağa benzettim. Kaidesinde Millennium 2000 yazıyor. Demek ki 2000 yılında dikilmiş buraya. Bu tarih Macaristan’ın bininci kuruluş yıldönümü. Arpad’ın torunu Birinci İstvan (yahut Stefan) 1000 yılında krallığı kurmuştu.

Zigetvar kalesi ana giriş kapısı

İçeri girdikten sonra hemen sol tarafta bir bina, Sultan Süleyman Camisi. Yarım bir minaresi var. Kale alındıktan sonra burada bir cami inşa edilmiş. Zigetvar elimizden çıkınca da cami hastane, depo, askerî kışla olarak kullanılmış; minare de belli ki o zaman kürsüsüne kadar yıktırılmış. Bina 1963’te restore edilip aslına döndürülmeye çalışılmış, şimdi müze. Giriş holünde bir yeniçeri mankeni sizi karşılıyor. İçerde kuşatmanın taraflarına ait eşyalar sergilenmekte. Duvarlarda pek çok bilgi tablosu. Bir çoğu, Kanunî’nin iç organlarının gömüldüğü türbeyi bulmak üzere yapılan yeni kazılarla ilgili, TİKA’nın hazırladığı panolar. Zamanında caminin ana cemaat yeri olduğunu düşündüğüm salon konferanslara uygun hale getirilmiş. Biz ordayken bir ebru sergisi vardı. Pencerelerden birinin geniş eşiğine rahle ve üzerine açık bir Kur’an-ı Kerim konmuş, sayfaların bir tarafı İngilizce meal.

Kale içindeki Sultan Süleyman Camisi

Kale içindeki Sultan Süleyman Camisi

Caminin dışında, arka duvarı boyunca gül fidanları dikili. Güller bir hayli bakımsız kalmış olsa da… Ve bir tabela: Gül Baba! “Gül şehri Isparta Belediyesi’nin katkılarıyla.” Budapeşte’de bıraktığım Gül Baba ile burada bir kere daha karşılaşmak şaşırttı beni. Macarlar Gül Baba’yı çok sevmiş anlaşılan, Turbek bölgesindeki üzüm bağlarından birinin adı da Gül Baba Bağı.

Caminin yan duvarı boyunca Gül Baba adına gül bahçesi

Kalenin içi ağaçlar ve çim sahalarla bezeli. Birkaç heykel. Biri elbette Mikloş Zirinyi’nin. Nâm-ı diğer Dördüncü Nikola Zirinski. Kale duvarlarının bir yerinde Macarca bir tabelada kalenin tarihi var. İlk defa bir gözetleme kulesi olarak onbeşinci yüzyılda yapıldığını öğreniyoruz. 1573’te Budin Beylerbeyi Sokullu Mustafa Paşa kaleyi yeniden inşa ettirmiş. Başka isimler, tarihler, kısaca olaylar yazıldıktan sonra son cümle: “1566’da Zirinyi Mikloş ve arkadaşlarının ölümünden sonra kale Osmanlıların eline geçti, 1689’da ise esaretten kurtarıldı.” Biz de diyeceğiz ki: Zigetvar kalesini 1689’da kaybettik.

Caminin yarım minaresi

1689… Osmanlı tahtında şimdi İkinci Süleyman oturuyordu. Alan da veren de Süleyman! Viyana’nın kapılarından ikinci defa dönülmüş, Estergon, Budin elden çıkmış, İkinci Mohaç Savaşı yenilgimizle sonuçlanmıştı.

Zigetvar’dan on-onbeş dakika mesafede, 67 numaralı yol üzerinde Türk- Macar Dostluk Parkı var. Türkiye Cumhuriyeti ve Macaristan devletlerinin ortak eseri. İki ordunun da kumandanı bu ovada can verince bir çeşit eşitlik hasıl olmuş ve sonunda dostluk parkı kurulmuş. Yıl 1994. Çok iyi düzenlenmiş bir park. Kapıdan girişte çokgen gövdesi çinilerle kaplı bir çeşme. Parkın ortasında aynı kaide üzerinde, yanyana iki tunç büst. Büst ama heykel boyutlarında. Biri Kanunî Sultan Süleyman, diğeri Mikloş Zirinyi. İki büstün arasından bir hilâl göze çarpıyor. Az ilerdeki Kanunî’nin sembolik türbe mezarının kubbesindeki hilâl bu. Sembolik de olsa mezarın başına varıp fatihamızı okuyoruz. Çiçek tarhları, ağaçlar arasında yürüme yolları. Her şey iyi düşünülmüş. Elma ağaçları var, ki birkaç elma kopardık, hünkârın elmaları diyerek!

Türk Macar Dostluk Parkı

Parkta Kanuni’nin sembolik mezarı

Kalenin orda bıraktığımız Almas Deresi parkın kıyısından geçiyor. Almas’ın elma demek olduğunu öğreniyoruz.
67 numaralı yol üzerinde bir şey daha var! Artık göreceğimiz yerleri görmüş, bu defalık bu kadar derken, bir yol tabelası gözüme ilişiverdi: Szuliman. Süleyman değil mi bu? Süleyman böyle yazılmıyor mu? Hemen döndük, ana yoldan biraz içeri girdik. Küçük bir köy. Bir dere, üzerinde bir köprü. Yanında bir kilise. İnternetteki bilgi diyor ki, “Köyün adının Sultan Süleyman’ın adından geldiğine inanılır ama buranın eski adı Szőlőmál’dır.” Bu bilgiye inandık diyelim. Peki… Yalnız Macarca’da Szőlőmál “Üzüm Tepesi” demekmiş! Son kazılarda Kanunî’nin iç organlarının da gömülü olduğuna inanılan Osmanlı kasabası kalıntıları nerede bulurdu? Üzüm Tepesi’nde! Kafam iyice karıştı. Ortalıkta soru soracak tek kişi yok. Ben âvâre gezinirken karşı evlerden birinden bir köpek, bu yabancı da kim diyerek bahçeye fırlayıp havlamaya başladı. Kapıda bir kadın başı göründü. Anlaşabilecek miyiz? Sanmıyorum. Yine ilginç bir bilgi var: Köy, 1500’lerde Macar siyasî hayatında önemli yeri olan aristokrat Baint Török’ün mülkü imiş. Soyadı Türk olan bu lord, tarihin ironisi, Zigetvar kuşatmasından yıllar önce Osmanlı’ya karşı isyan hareketleri başlatmış, 1541’de yakalanıp İstanbul’a götürülmüş, on yıl kadar esir yaşadıktan sonra İstanbul’da, Yedikule zindanında ölmüş.

Evet, orda bir köy var, adı Szuliman, Üzüm Tepesi….

Akşam saatlerinde yorgun gelip odamıza çekilmiştik ki dışarıda sesler… Ardından kapımız vuruldu. Bizim otelci kardeşler faaliyette. Otele yeni bir müşteri gelmiş! Binanın avlusunda iki arabalık park yeri var. Kimse olmadığı için biz arabamızı ortalayıp koymuşuz. Yeni müşterinin arabasının da girebilmesi için bizimkinin kenara çekilmesi gerek. Hemen anahtarı alıp çıktık. Orta yaşlı bir adam… Bu saatte nerden, neden düştünüz buraya diye sormayalım mı? “Süleyman’ı görmeye geldim.” dedi. İngilizce konuşuyoruz elbette. Ama… O “Süleyman” ele verdi kimliğini! Süleyman’ı düzgün bir Türkçe ile, bizler gibi söyleyince, anlaşıldı ki bu yeni müşteri Türk’tür! Tanıştık, Ekrem Bey. Bir kahve-kek sohbetine oturduk otelimizin mutfağında. Katrina ve Suzanna kardeşler de katıldı. Nasıl olsa cep telefonları tercümanlık hizmeti veriyor! Almanya’da yaşayan bir gurbetçimiz Ekrem Bey. Arabasıyla Münih’ten geliyor, İstanbul’a devam edecek. Bir gece burada konaklayıp Sultan Süleyman’ın hatıralarını görmek istemiş. Koyu bir sohbet oldu o akşam. Biraz Almanya’dan, biraz Türkiye’den, biraz Sultan Süleyman’dan…

Ertesi sabah Ekrem Bey, Zigetvar’ı gezmek, biz de Zigetvar’a veda etmek üzere yola çıktık.

Yahya Kemal’in Aziz İstanbul kitabında şöyle bir bölüm vardır:
“Süleyman’ın cenazesi Zigetvar’dan İstanbul’a getirildiği gün, ilk defa olarak Osmanlı Padişahı saraya girdi. Ağır rayihalı, ağır bir rüyayı andıran bir vücut ve ten cennetine daldı. O rüyadan uyanıp o cennetten çıkmaya çabalayanlar oldu ise de sendelelediler.”

O cenaze… Ordusundan haftalarca saklanan cenaze… İç organları çıkarıldıktan sonra geçici olarak otağın altına gömülen cenaze… Evliya’nın yazdıkları doğruysa, ayak divanı isteyen askeri, hünkârın sağ olduğuna inandırmak için, geçici olarak gömüldüğü yerden çıkarılıp giyindirilip kuşandırılıp tahtına oturtulan, yüzü yarı örtülü, arkasından bol elbisesinin içine giren musahiplerinden birinin, ellerini elbisenin yenlerinden çıkararak padişahın eliymiş gibi hareket ettirip “hayatta olduğu ispatlanan” sonra tekrar geçici mezarına gömülen cenaze… At üstünde ayrıldığı payitahtına sandukayla giren Sultan Süleyman’ın cenazesi… Belki de Osmanlı’nın duraklaması o giriş ile başladı.

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar