Yükleniyor...
Sultan Süleyman… “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen Sultan Süleyman. Muhibbî… Kanunî… Beşyüz sene öncesinin ömür beklentilerine göre hayli ilerlemiş yaşında, ve o kadar hasta halinde… Sarayburnu’nda, Topkapı Sarayı’ndaki rahat döşeğini bırakıp, onüçüncü sefer-i hümayununa çıkan ve Üngürüs diyarında Zigetvar kalesi önünde ruhunu teslim eden Sultan Süleyman… Evliya Çelebi, zamanın Macarlarının ona “Grando Süleyman” dediğini yazar. Büyük Süleyman…
Mohaç Savaş Müzesi’ndeki ziyaretimiz bittikten sonra yola düşüp tekrar Mohaç kasabasına girdik. Ağaçların gölgelediği tek katlı evleriyle, dümdüz ve tertemiz caddede, bir yanımızda Tuna akarken şehri başta sona geçip tekrar Macaristan ovasına açıldık. Önümüzde Zigetvar!
Kanunî Zigetvar kalesinin fethinden bir kaç gün önce otağında vefat etti; ölümü, vezir-i âzâm Sokollu’nun kararıyla, askerin morali bozulmasın diye veliaht şehzade İkinci Selim tahtı devralana kadar gizlendi; cenaze, otağın altında bir yere geçici olarak gömüldü. Yalnız o haliyle İstanbul’a kadar götürülmesi mümkün olmayacağından iç organlarının çıkarılıp ilaçlanıp ayrıca gömüldüğü ve orada kaldığı söylenir. Evliya Çelebi bu “operasyonu” yapan beş kişi arasında kendi babasının da bulunduğunu yazar. Peki, nereye gömüldü, nerede kaldı?
Macarca haritalarda Turbek yazıyor. Türbe… Arabanın navigasyonuna Turbek yazıp devam ediyoruz. Bir saatten biraz fazla bir yol görünüyor. Turbek Zigetvar şehrinden bizim gittiğimiz istikamete göre üç beş dakika beride. O yüzden şehre girmeden Turbek’i bulmaya niyetleniyoruz.
Yine iki yanı ağaçlı çok güzel bir yol. Ağaçların arasından ekili araziler görünüyor. Göz alabildiğine dümdüz ova.
Bir saat gitmiştik ki, navigasyonun “hanımı” sağa dönün dedi. Döndük. Biraz daha dar, yine dümdüz, iki yanı kavak ağaçlı bir asfalta girdik. Girerken yol tabelası gözüme ilişti: Turbek Utca. Türbe Caddesi. Tamam, doğru yoldayız. Yol boyu otobüs durakları. Adları hep Türbe Durağı. Heyecanlanıyoruz.
Ön bilgi aldığımız kaynaklarda bir fotoğraf var. Çan kulesi ile belirginleşen sarı badanalı bir köy kilisesi. Padişahın iç organları gömüldükten birkaç yıl sonra burada türbe yaptırılmış. Macaristan elimizden çıkınca bu türbe yıkılıp yerine kilise inşa edilmiş.

Turbek Kilisesi
Birden yolun sağında kiliseyi gördüm. İşte, dedim geldik! Bu kilise, o kilise! Geniş bir tarlanın kıyısında. Tarlanın toprak yoluna girdik. Fotoğraflardan âşina olduğumuz küçük kilise önümüzde. Fakat o sırada navigasyonun hanımından uyarı gelmez mi? Telâşlı sesiyle: “Yola devam edin. Beş yüz metre daha gideceksiniz.” Ama kilise önümüzde! Ne beşyüz metresi! Geldik işte! Kadıncağız ısrarlı: “Adresiniz beşyüz metre ilerde, devam edin, devam edin.”

Kilisenin bahçe kapısında Kanuni ve Zrinyi
Çaresiz toprak yoldan gerisin geriye çıktık. İlk defa geldiğimiz diyarlarda bu kadar kahrımızı çekiyor, yolumuzu bulduruyor, lafını dinlemeyelim mi?! Bir bildiği vardır belki.
Beşyüz metre kadar daha gitmiştik ki, yine yolun sağında bir site göründü. Karşı köşede, tarlaların içine doğru giden yolun başında “Turbeki Dülö” yazıyor. Hemen telefonumdan çözüyorum: Türbe Bağı. Etrafta üzüm bağları var. Burada her şey “turbek”li!
Sitenin yeşil boyalı demir kapısı açık. Üst tarafta resmî bir levha. Macaristan bayrağı ve Avrupa Birliği bayrağı işlenmiş. Epey şeyler yazılı ama Macarca.

Turbek imaretinin kapısı
Kapıda durduk. İçerde tek katlı, yeni, temiz pak evler. Allah Allah! Navigasyonun hanımı memnun: “Adrese vardınız!”
Vardık da!…. Burası neresi? Arabadan inip demir kapıdan girdim. Bakımlı, hoş bir bahçe. İnsanlar geziniyor. Hepsi, ya da çoğu erkek. Sağıma soluma bakınıyorum, türbeye benzer bir yapı arıyorum. O sırada dikkat ettim, insanların hepsi aynı tarafa doğru yürüyor. Ben de o tarafa yürüdüm. Yine tek katlı, fakat evlerden daha büyük bir binaya giriyorlar. Yalnız bu insanlarda bir tuhaflık var. Bana bir garip bakıyorlar. Gözleri, el hareketleri… İçlerinden uygun birini gözüme kestirirsem aradığım yeri soracağım. Ama Zigetvar’ın ovalarında İngilizce bilen birine rastlamak kolay mı? Nasıl anlaşacağız?
Adamların peşinden binaya doğru gidiyorum. Burnuma güzel kokular gelmeye başladı. Yemek kokuları! Acıkmışım da! Vakit akşama yakın. Nihayet bana dik dik bakmakta olan orta yaşlı, kupkuru bir adama “Turbek…” dedim. Anlayabileceği tek kelime bu çünkü. Her yerde yazıyor. Yolun adı, otobüs durakları… Anladı! Eliyle önünde durduğumuz binanın kapısını gösterdi, başını salladı: “Turbek! Turbek!” Eliyle beni içeri davet ediyordu. Birkaç adım daha yürüdüm. Girsem mi acaba? Yemek kokuları ziyadeleşti. Bahse girerim, köfteli patatesli bir yemek bu! Başımı kapıya doğru uzattım, içerde geniş bir salon. İnsanlar kuyruğa girmiş ellerinde tepsileri, yemek alıyorlar. Allahım neredeyim ben?
Bir iki dakika daha geçmişti ki içerden beyaz gömlekli bir kadın çıktı. Herhalde beni kameralardan gördü ya da biri “dışarda bir yabancı var” dedi. Sevindim. Yakasında isim yazılı, belli ki görevli, İngilizce biliyordur. Ne yazık ki tek kelime bilmiyordu! Hiç bir dediğimi anlamadı. Turbek kelimesi hariç! Eliyle bir dakika işareti yaptı, telefonunu çıkarıp birini aradı, bana verdi. İngilizce bilen biri vardı hatta. Ona sordum: Sultan Süleyman’ın Turbek’ini arıyoruz. “Sizin aradığınız yer beş yüz metre geride.” dedi.
Beşyüz metre geride mi? O köy kilisesi!
Beyaz gömlekli kadın bana çıkışa kadar eşlik etti. Bir çok şey sormaya çalıştım. Hiç birini anlamadı. “Doktor musunuz?” dediğimi bile anlamadı, doktor kelimesini anlayacağını ummuştum. Ben de onun dediklerinden tek bir kelime anladım. “Rehabilitasyon” dedi, uzun cümlelerinin arasında. Onu anladım.
Ve mekânı çözdük. Kapıdaki tabelayı da telefonumuz kanalıyla tercüme ettik: Macar Devleti ve Avrupa Birliği’nin desteğiyle Baranya İli Turbekpuszta Entegre Sosyal Kurumu’nun Turbekpusztai Yerleşkesinde korumalı istihdam projesi… Mesele anlaşıldı. Engelli, işsiz, yardıma muhtaç fertleri koruma altına alıp onlara bir meslek veya beceri kazandırmaya çalışan sosyal hizmet kurumu burası. İmaret! Avrupa Birliği’nden 5 milyon Forint yardım almışlar, o da yazıyor levhada. Şehir haritalarında bölgenin adı Turbekpusztai. Yani Türbe ovası. Bu keşif bizi çok duygulandırdı. Kanunî’nin bu topraklarda can verdiğinden 459 sene sonra adının etrafında hâlâ bir hayır işi var!
Düşünüyorum: Padişahın kalbi ve diğer iç organları burada gömüldükten bir kaç sene sonra o kabrin üstüne türbe yaptırılmıştır ya… Birbuçuk asır Türkler o türbeyi ziyaret eder, dua okur, muhtemelen batıl inançlar da işe karışır, hep olduğu gibi bez bağlanır, dilekler tutulur. Bu hal nesilden nesile geçerken etraftaki Hristiyan halkın da dikkatini çeker. Bu kadar zaman Türklerin gelip gittiği, dua okuduğu mekân herhalde “kutlu bir yer” derler. Türkler çekilip gittikten, türbe ve çevresindeki Osmanlı yapıları yıkıldıktan sonra bile “türbe” adı devam edegelir. En sonunda bir “imaret” kurmak için bu bölgeyi, bu “kutlu yer”i seçerler.
Sonra beş yüz metre geriye, biraz önceki durağımız eski köy kilisesine geldik. Otları büyümüş, etrafı tuğla duvarla çevrili bakımsız bir bahçe, boyası aşınmış küçük demir bahçe kapısı. Üzerinde bir levhada iki isim, iki çizim: Sultan Süleyman ve Zrinyi. Zigetvar’daki Macar kumandan bu. Bahçede çarmıha gerili Hz. İsa heykeli. Kilisenin badanaları yer yer dökülmüş, bina kapısı kilitli. Ortalıkta hiç kimse yok! Terkedilmiş bir manzarası var buranın. Bu kilise önce tahtadan imiş, sonra taştan tekrar yapmışlar ve adına Meryem Ana Kilisesi demişler, bir batıl inanç da Macarlar eklemiş, Hazret-i Meryem 1705 yılında burada “görünmüş.” O tarihten itibaren kilise yirminci yüzyılın ortalarına kadar Katolikler için hac yeri olmuş. Şimdi bu kadar terkedilmiş ve bakımsız görünse de Hazret-i Meryem’le ilgili önemli bayramlarda dolduğunu söylüyorlar. Ön cephede dört mermer levha çakılı duvara. Macarca. Bina kapısının solundaki levhanın biri kiremit rengi. Osmanlı’yı Macar topraklarından çıkarmaya azimli Kont Miklos Zrinyi’nin 1664 seferinden bahsediliyor. Burada yapılan vuruşmalar kısaca anlatılmış. Onun altındaki levhada Kont Zrinyi’nin, çevredeki Türk yapıları yerle bir edilse de Kanunî’nin türbesinin yakılıp yıkılmasına izin vermediği yazılı. Bu levhayı Zigetvar Kalesi Dostları Derneği ve Macar Edebiyat Tarihi Derneği 1995’te çakmış. Zrinyi asker olduğu kadar şair de. İsim benzerliği şaşırtmasın; bu Zrinyi, Zigetvar kalesini Kanunî ordusuna karşı savunan Zrinyi’nin torun çocuğu. Kapının sağ tarafındaki levhaların birinde Arap harfli Osmanlı Türkçesi bir metin var. Birkaç dakika içinde okuyabildiğim üç şey sadece metnin başındaki “Hüvel Hayyül Bâki” ile sonundaki “rahmetullahi aleyh” ibaresi ve 1331 tarihi oldu. Bu Hicri sene 1913 Miladî’ye denk geliyor ki, Sultan Süleyman’ın iç organlarının “burada” gömülü olduğu haberi -veya rivayeti- o sene kilisenin papazı tarafından duyurulmuştu. Osmanlı Türkçesi metnin altındaki Macarca yazıda Kanunî’nin kalbi ve iç organlarının burada gömülü olduğu bildiriliyor. Eski levhaları benden çok daha iyi okuyabilen bir dostumuzun yardımıyla Osmanlı Türkçesi metinde de bu meselenin yazılı olduğu anlaşıldı. O zamanki adıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile kültürel, ticarî, siyasî münasebetlerimizin ilerlediği yıllar… Acaba levha İstanbul’dan mı gönderilmişti? Altta Macarca bir levha daha var. İkinci Selim’in babasının hatırasına yaptırdığı binaların 1664’te yerle bir edildiği, sonra Dördüncü Mehmet tarafından tekrar yaptırıldığı, nihayet 1689’da Türk işgali sona erdiğinde minnettarlığın ifadesi olarak kilisenin Meryem Ana’ya adandığı… yazılı.
Kanunî’nin kalbi ve iç organları burada gömülmüş olabilir. Olmayabilir de. Belki bu civarda başka bir yerdedir. Son yıllarda biraz daha ileride bir yere işaret ediliyor, bir Osmanlı yerleşim yerinin kalıntıları bulundu, bazı Macarca haritalara işlenmiş bile. TİKA ve Peç Üniversitesi’nden bir ekip kazılar yapıyor, sonucu bekliyoruz. 2019 yılında ziyarete açılacağı söyleniyordu, henüz yeni bir haber duyulmadı.
Kanunî’nin kalbi ve iç organları burada gömülü veya değil… Gerçek şu ki, bu Türbe Caddesi’nde, pek çok “Turbek” isimli yer olan, üzüm bağları bol bu ovada Kanunî Sultan Süleyman’ın manevî varlığı etrafında oluşmuş, yardıma muhtaçlara el uzatmış “Turbek” isimli bir imaret var!