Yükleniyor...
“Bir gece 47 çeşit armut yedik.” der Evliya Çelebi, Peçuy’u anlatırken. “Her biri değişik çeşnide, sulu, yemesi hoş ve güzel kokulu armutlar yedik.”
Gittiğim her şehirde sıradan bir markete girmek âdetimdir. Yerli halkın alışveriş yaptığı, turistik olmayan. Beldeyi tanımanın bir yolu kabul ederim. Peç’te markete girmeyeceğim tuttu! Dolayısıyla Evliya’nın armutlarından hiç birisi ile tanışamadım!
Fakat burada karşılaştığım “değişik” bir mabet beni hayli şaşırttı.
Şehrin en geniş, en gözde, en tarihî meydanı. Széchenyi Meydanı. Kont İstvan Széchenyi’ye vatandaşları “En büyük Macar” derler. Ondokuzuncu asırda Macaristan’ın ekonomik, kültürel, bilimsel gelişmesine büyük katkıları olmuş. Budapeşte’de Tuna üzerindeki köprülerden ilk yapılanı olan, yürüyerek geçtiğim meşhur Zincirli Köprü de onun eseri sayılır, zaten onun adını taşıyor.
Meydan araç trafiğine kapalı. Yayalar sere serpe. Etrafı neoklasik üslupta her biri birbirinden göz alıcı, gösterişli, renkli binalarla çevrili. Binaların zemin katları dükkânlar, lokantalar, insana uzun uzun oturma isteği veren açık hava kahveleri. Böyle meydanların vazgeçilmezi sokak çalgıcıları. En büyük binalardan biri sarı renkte, fevkâlade taş işlemeleri ile belediye binası. İlginç, onun da zemin katında kahveler, dükkânlar var. Yine çok büyük ve sanatlı gri bir bina bölge (county) yönetim merkezi. Onun da altında bir kahve… Az ötede bir kilise. Kilisenin önünde Peç’in dünyaca meşhur Zsolnay porselenleri markasının hediyesi Zsolnay Çeşmesi. Dört cepheli, her cephede markanın geliştirdiği bir teknikle yapılan, porselenden dört yeşil öküz başı, ağızlarından akan sular…
Fakat… Peç şehrinin kalbi olduğu anlaşılan çok güzel düzenlenmiş bu meydana adım atar atmaz en dikkat çekici olan ortadaki firûze kubbeli cami. Gazi Kasım Paşa Camisi.
Ara ara basamaklarla yükselti verilmiş meydanda camiye doğru yürüyoruz. Minaresi yok! Minaresinin olmadığını farkettiğimiz sırada başka bir şeyi de farkettik. Kubbenin tepesinde hilâlden bir alem, hilâlin üstünde bir haç! Hilâlin üstünde bir haç ama bina karşıdan “Ben camiyim!” diye bağırıyor. Türk üslubunda kırmızı tuğla kemerli pencereleriyle tam bir Osmanlı dönemi camisi. Yalnız biraz daha yaklaştığınızda pek çok ilaveler yapıldığını görüyorsunuz. Bina, meydana bakmayan arka tarafında yarım daire şeklinde genişletilmiş. Birkaç basamak merdiven… Merdivenlerle çıkılan, camiyi çepeçevre dönen seyir yeri gibi bir balkon… Zeminin eğimli olmasından istifade ile binanın altından giriş vermişler. Camekânlı kapılar… Küçük bir antre, gişe. Giriş ücretini ödedikten sonra, onaltıncı asrın taşlarından, tuğlalarından bizim ördüğümüzü tahmin ettiğim, L şeklinde dönen daracık uzun bir koridordan geçip binanın içine bodrum katından girdim. Önce bir mezarlık bölümü karşıma çıktı. Kutu kutu, yanyana, altlı üstlü kabir dolapları, üzerlerinde isimler, tarihler yazılı. Herhalde, kilise olduğu dönemde ilave edilen bölümün altındayım. Mabedin içine giden yolu gösteren okları takibediyorum. Bir hayli merdiven çıktıktan sonra… Şaşkınlığım daha da arttı.
İlk defa böyle “karışık” bir mabet görüyorum. Gerçi Macaristan’a geldiğimizden beri ülkede böyle bir temayül olduğunu farkettik. Önceki yazılarımda anlattım. Kilise yapılan camilerde cami dönemine ait “izler” bırakılmış, duvarlarına levhalar çakılıp “Bir vakitler burası cami idi” denmiş, halen cami olarak kullanılanlarda da kilise dönemine ait “bir şey” muhafaza edilmiş, Yakovalı Hasan Paşa Camisi’nde mihrap önünde yerdeki haç kakmalı taş gibi. Gazi Kasım Paşa Camisi’nde bu tavır çok dikkat çekici bir noktaya taşınmış.
Mabedin içi hem cami hem kilise. Sıra sıra kilise kanepeleri. Renkli taşlardan, selvi ağacı motileri de işlenmiş bir mihrap. Mihrabın içinde Kelime-i Tevhid yazılı. Mihrabın üzerindeki duvarda çarmıha gerili Hz. İsa. Salonun karşı yakasında, mihrabın tam karşısına denk gelen, bir basamak yükseltilmiş yerde mermer bir altar. Üstünde küçük boy çarmıhta Hz. İsa. Altarın bir yanındaki duvarda bir âyet-i kerime. Hem Arap alfabesiyle hem Macarca. Hayır âyet değil, Fatiha suresi bu. Besmele Arap harfleriyle yazılmış, surenin geri kalanı Macarca. “Kur’an’ın birinci suresi” diye altında not düşülmüş. Levhanın en altında da iki satırlık Macarca bilgi:
Bu mabet binasının dörtbuçuk asırlık varlığının yıldönümü ve iç tamiratının anısına 12 Ekim 1986.
Altarın diğer yanındaki duvardaki levhada İncil’den olduğunu tahmin ettiğim Macarca bir paragraf. “Amen” diye bitiyor.
Türk üslubu tuğla kemerli pencereler. Köşelerde azizlerin heykelleri. Duvarlarda azizlerin, azizelerin tabloları. Şamdanlar, mumlar… Yüksek kubbede hem Osmanlı desenleri hem küçük freskler… Kasım Paşa’nın yaptırdığı caminin ana gövdesi olan bu salondan sütunlarla ayrılmış, sonradan yapıya ilave edilen yuvarlak bir salon da yine kilise usulü oturma yerleri, tablolar, duvar boyu freskler, heykeller, bir takım dinî eşyalar ile kilise-müze havasında.
Şimdi düşünüyorum: Bu iki dinin havasını taşıyan mabet iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Önceki durumdan izler bırakmak, iyi midir, kötü müdür? Tarih boyunca her yerde, ülkeyi ele geçirenler, önceki sahiplerin mabedini kendi dinlerinin mabedine çeviriyor. Hep öyle olmuş! Hükümranlık alâmeti! Üç seçenek var: Ya yeni gelenler eski sahiplerin mabedlerini, onların dinini hatırlatan hiç bir şey kalmaksızın değiştirip -hatta yıkıp- kendi dinlerinin ibadethânesini yapacaklar, ya inanca ve kutsal mekâna saygı deyip olduğu gibi bırakacaklar, ya da böyle… Biraz ondan, biraz bundan, karışık… Hangisi olmalı?
Gazi Kasım Paşa Camisi’nin baktığı meydanda caminin önünde aziz ve azize heykelleriyle dolu uzun bir sütun var. Teslis Kulesi imiş adı. Meydanın ortasında Hünyadi Yanoş’un heybetli bir heykeli. At üzerinde. Hünyadi Yanoş onbeşinci yüzyıl Macar asilzade ve kumandanlarından. Bize karşı kazandığı savaşlardan dolayı “Türk Döğen” lakabıyla nam saldı. Fatih Sultan Mehmet’in bizzat yönettiği 1456 Belgrad kalesi kuşatmasında kumandan oydu. O sefer Osmanlı ordusunun yenilgisiyle sonuçlandı, Fatih kaleyi alamadan geri çekildi. Yanoş orduda çıkan veba salgınından nasibini aldı, bir müddet sonra öldü. Bu zaferdeki payı sebebiyle Macarların millî kahramanlarından sayılıyor.
Kasım Paşa Kanunî dönemi asker ve devlet adamlarından. Sancak beylikleri var, iki kere de Budin Beylerbeyiliği’ne getirilmiş.
Peçuy’un fethi 1543. Budin’in alınmasından hemen sonra. Elimizden tam anlamıyla çıkışı 1686. Budin’in verilmesinden hemen sonra.
Peç’e yarım saat uzaklıkta bir küçük şehir daha var: Siklos. Osmanlı’da Şikloş denirmiş. Orada da bizden bir eser var: Malkoç Bey Camisi. Bu Malkoç Bey’in, Balkanların ünlü akıncı komutanlarını, beylerini yetiştirmiş Malkoçoğlu ailesinin hangi ferdi olduğu tam belli değilse de Kanunî Sultan Süleyman zamanında yaşayan, Budin Beylerbeyiliği de yapan Malkoçoğlu Yahyapaşazâde Bâli Bey olduğu kuvvetli ihtimaldir. Tenha şehrin daha da tenha bir köşesinde…Tuğla taş karışımı küçük, kübik bir yapı. Minaresi yok. İçeri girmek mümkün olmadı. Kapılar kilitli, görevlisi, bilet gişesi filan da yoktu. Galiba turlar önceden haber vererek randevu alıp açtırıyorlar. Küçük bir bahçesi var. Birkaç ağaç. Biri alıç ağacı. Bir avuç toplayıp veda ediyoruz.
Osmanlı bu topraklardan onyedinci asrın sonlarına doğru çekildi. Fakat Macaristan Macarlara kalmadı. Zaten Macar kabilelerinin Urallardan gelip Karpatlarda devlet kurmasından beri, bu topraklar çevredeki derebeyliklerin, krallıkların göz koyduğu yerler olmuş. Devletin kurucusu olan Arpad hanedanı ve kaç asır sonra Hünyadi Yanoş ile oğlu olan, en büyük krallardan biri Matyas Corvinus dışında diğer tahta oturanlar Leh, Çek, Alman, en çok da Avusturyalıydı. Avusturyalı Habsburg Hanedanı’nın eli bu topraklardan hiç çekilmedi. Osmanlı’nın bu topraklardaki hakimiyeti 150 yıl kadar sürdü. Osmanlı Macaristan topraklarını zaten Macarlara değil, Habsburglara kaybetti. Ondokuzuncu asırda nihayet çifte monarşi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kuruldu, o da Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikimiz oldu.
Böylece Güney Macaristan turumuzu tamamlanmış kabul edip tekrar kuzeye yöneldik. Yine çok iyi bir oto yol. Bir müddet sonra geniş bir kavşakta trafik levhaları. Bir tanesinde Nagykanizsa yazıyor. Kanije bu. Sol tarafa ok gösterilmiş. Batıya. Tiryaki Hasan Paşa’nın Kanijesi. O dillere destan Kanije savunması. Kaynaklar şehirde bizden kalan bir iz olmadığını yazıyor. Yine de görmek iyi olabilirdi ama artık vaktimiz yok. Tiryaki Hasan Paşa’nın ruhuna bir fatiha gönderip devam ediyoruz.
Bu defa Balaton Gölü kıyısından geçiyoruz. Orta Avrupa’nın en büyük gölü. Bir kara devleti olan Macaristan’ın sayfiye yeri. Deniz niyetine. Evliya Çelebi “Balatin Gölü bütün Macaristan ve Frengistan’da meşhurdur.” deyip övgüsüne başlar. “…. Öyle âbıhayat suyu var ki bir adam bir kuzu yese, bu berrak sudan içse, o an insan yine acıkır.. Ta bu derece bir hazmettirici güzel sudur, billûr gibi arı ve berraktır. Kıyısında oturanlar esvap yıkarken asla sabun sürmeyip nice bin gömlek, kaftan ve beyaz çarşaflarını yıkadıklarında beyaz gül yaprağı gibi olur. Kenarında türlü türlü değerli taşlar bulunur ki Alman elmasına benzer taşlardır. Bu sindirici hoş sudan içen kadın ve erkekler, küheylân atlar ve diğer hayvanlar şişman ve iri olur. Allah’ın hikmeti temmuzda buz parçasıdır, şiddetli kış günlerinde donmayıp ılıktır, ama Kanije Gölü yakın iken donar, bu Balatin donmaz. Burada binden fazla çeşitlilikte Tanrı nimeti balıklar vardır ki yemekleri asla bir diyarın göllerinin balıklarına benzemez. Ve 40-50 pare gemileri vardır, kaleden kaleye tüccar ve ziyaretçi götürürler. “Derinliği elli kulaçtır” dediler, ama ölçmedim, yalan haramdır.”[1]
Ah Çelebi ah! Yalan haramdır amma mübalağa mübahtır, değil mi? Bir bütün kuzu yiyip, gölün âbıhayat suyundan içip o an yine acıkıp acıkmayacağımızı deneyemeyeceğimize göre… Bir porsiyon paprikalı tavuk yesek de denesek olur mu? Senin zamanında da var mıydı bu paprika işi? Paprika Macaristan’ın alâmet-i fârikalarından. Kırmızı biber. Osmanlı Türkleri öğretmiş Macarlara. Onlar da hakkını vermişler! Tazesi de var amma kurusu, tozu, sosu revaçta. Kutu kutu, torba torba, kavanoz kavanoz, acısı, tatlısı, her boyda, her dükkânda arzı-ı endam ediyorlar. Turistik olmuş! Hediyelik eşya dükkânlarında göz kamaştıran bir kırmızılık… Paprikalı tavuk da (Laf aramızda fırında salçalı tavuk) gulaşın ardından meşhur yemekleri.
Çelebim! Kuzu şöyle dursun, Balaton Gölü kıyısına oturup paprikalı tavuk yesek, üstüne gölün suyundan içsek, ne olacak bir baksak?… Kırk yedi çeşit armudu bir gecede yiyebildin mi gerçekten?
[1] Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, 7. kitap. (Günümüz Türkçesi Seyit Ali Kahraman)
1 Yorum