Fetih mi, kurtuluş mu?

Türk toplumu yedi yüzyıl önceki fethi kutlayıp yüz yıl önceki kurtuluşu görmezden gelenler ile kurtuluşu önemseyenler olarak bölünmüş durumdalar.


Türk tarihinin iki önemli başarısından biri 1453’te İstanbul’un Bizans’tan alınarak Türk yurdu yapılması, diğeri ise 1923’te gene İstanbul’un İşgalden kurtarılmasıdır. İstanbul’un fethi dünya tarihinde çağ kapatıp çağ açan önemli bir olayadır. Batı’yı ortaçağdan kurtarmış, aydınlanmasının ve gelişmesinin önünü açmıştır. Osmanlı’nın da yeni fetihlerle büyümesinin önünü açmıştır.

6 Ekim 1923; İstanbul’un İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askerleri tarafından işgal edilmesiyle 4 yıl 10 ay 23 gün süren bir kara dönemin sonunu müjdeleyen kurtuluş günüdür. Bu önemli gün, Anadolu’da kazanılan millî mücadele ile İstanbul’u ve Saray yönetimini resmen teslim almış olan müttefik güçlerin ‘geldikleri gibi gönderildikleri’ önemli bir kurtuluşu ifade eder.

Ne yazık ki İstanbul’un fethini görkemli bir şekilde kutlayan toplumumuzun bir kesimi, İstanbul’un 1923’teki kurtuluşunu görmezden gelmektedir. Son yıllarda toplumumuzdaki bölünme nedeniyle sevinçte ve kederde beraber olamıyoruz. Millî günlerimizi aynı coşku ile kutlayamıyoruz.

İstanbul’un 1453’teki fethi ile 1923’teki işgalden kurtuluşunu, ortak değer olarak görüp, ortak sevinç kaynağı yapmak yerine âdeta ikisini tokuşturarak, ayrışma konusu yapıyoruz. Her konuda olduğu gibi tarihimizi de günümüzün siyasî ve ideolojik kavgalarına alet etmeye devam ediyoruz.

Türk milleti, tarihî olayları ve kişileri ayrıştırarak değil birleştirerek millet olmuştur.

Şimdi bir kesimin görmezden geldiği İstanbul’un kurtuluşunun arka planına kısaca göz atalım.

Osmanlı, Birinci Dünya savaşından yenik çıkınca Mondros Mütarekesiyle teslim oldu. Osmanlı bu savaşa 2.850.000 askerle girdi. Sonuçta yaklaşık 2,5 milyonu savaş dışı kaldı.

Mütarekeden hemen sonra 13 Kasım 1918’de işgal donanması İstanbul’a gelmeye başladı. Birkaç gün içinde gemi sayısı 167’ye ulaştı. İngiliz Fransız ve İtalyan olmak üzere toplam 3.626 asker şehre ayak bastı. İstedikleri binaya ve araca el koyuyorlardı. Bunca asker ve subayın ihtiyacını karşılamak için yüzlerce binaya el kondu. Bunların içinde onur kırıcı örnekler de bulunmaktadır.

Bunlardan biri; yurt dışına kaçan Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan’ın otomobiline İtalyan albay Vitelli’nin el koymasıdır. Padişah Vahdettin bizzat ilgilenerek, yeğeni olan Naciye Sultan’ın otomobilini iade ettirebilmiş ama daha sonra hem otomobiline hem de boğazdaki yalısına Fransız İşgal komutanı General Franchet d’Esperey’in el koymasını önleyememiştir.

Süleyman Nazif’in tanımı ile o günler “Kara Günler” di. Padişah yayınladığı bildiride; “..İşgal kuvvetleriyle iyi münasebet kurulması hâlinde, memlekete medeniyet geleceğini, halkın refaha kavuşacağını belirterek işgal kuvvetlerinin Türk misafirperverliğine yakışır biçimde karşılanmasını istedi.” (Turan Akıncı-İşgal-say:69)

7 Kasım 1920’de ‘İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’ kuruldu. Komutanlık işgalci devletler tarafından iki yılda bir dönüşümlü olarak kullanılacaktı. Anlaşıldığı üzere sürekli kalmayı planlıyorlardı.

O kara günlerde Padişahın tavsiyesi uyarınca işgal kuvvetlerine misafir muamelesi yapan, işbirliği yapan büyük bir kesim vardı. Bunlardan İngiliz Muhipler Cemiyeti üyelerinin sayısı kırk bini buluyordu.

O gün İstanbul toplumu “işgale karşı olanlar” ile “işgalcileri misafir olarak görenler” olarak nasıl bölündüyse, günümüzde de Türk toplumu yedi yüzyıl önceki fethi kutlayıp yüz yıl önceki kurtuluşu görmezden gelenler ile kurtuluşu önemseyenler olarak bölünmüş durumdalar. Bir türlü her konuyu çatışma konusu yapmaktan, millî birliğimizi inşa etmeye fırsat bulamıyoruz.

24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etti. 6 Ekim 1923’te ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu’nun İstanbul’a girişiyle şehir özgürlüğüne kavuştu.

Millî Mücadelenin “Kağnı”sı önce Anadolu’da “Kamyon” u yendi, sonrada boğazdaki armadayı geldiği gibi gönderdi. Başta Atatürk olmak üzere işgalcileri geldikleri gibi gönderenleri rahmet ve minnetle anıyoruz.

Yazar

Aziz Bozatlı

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar