HER YANIMIZ VİRÜS OLDU

Cezaevinde rüya görmeyi de unutmuştum. Tahliye olduktan sonra ilk kez dün sabah gördüğüm rüyayla uyandım. Yargıtay’a benzer bir binanın yemekhanesinde Oda Tv davasına bakan 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı Mehmet Ekinci ve arkadaşlarını görüyorum. Başkan Ekinci beni çağırıyor, halen tutuklu olan arkadaşların durumu hakkında konuşmaya başlıyoruz. Sonra birden hatlar kopuyor ve Ekinci kalkıp gidiyor. “Hayırdır […]


Cezaevinde rüya görmeyi de unutmuştum. Tahliye olduktan sonra ilk kez dün sabah gördüğüm rüyayla uyandım. Yargıtay’a benzer bir binanın yemekhanesinde Oda Tv davasına bakan 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı Mehmet Ekinci ve arkadaşlarını görüyorum. Başkan Ekinci beni çağırıyor, halen tutuklu olan arkadaşların durumu hakkında konuşmaya başlıyoruz. Sonra birden hatlar kopuyor ve Ekinci kalkıp gidiyor. “Hayırdır inşallah!” dedim. TÜBİTAK raporundan sonra Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu için yapılan tahliye talebinin sonucunu heyecanla bekliyoruz ya, tabii ki rüyamı hayra yordum. Öncelikle arkadaşlarımız adına, ikincisi: “Mahkeme Başkanı Yargıtay üyesi mi oluyor ne?” diyerek. Heyhat!.. Dün akşam saatlerinde gelen haber hiç de hayırlı değildi. TÜBİTAK raporunun son cümlesi esas alınarak, o sözde belgelerin “virüsle gönderildiği iddiasının” doğrulanmadığı gerekçesiyle tahliye talebi reddedilmişti. Oda Tv iddiannamesi 132 sayfaydı. TÜBİTAK rapor 329 sayfa. Topu topu 3 bilgisayar için hazırlanan raporun hacmine bakın!.. Hemen hiç kimse 132 sayfalık iddiannameyi okumadı, sadece yandaş medyanın yaptığı yayınlarla bizim “terörist” olduğumuza kanaat getirildi. 132 sayfayı okumayanlar 329 sayfalık TÜBİTAK raporunu hiç okur muydu? Ama satır satır iğneyle kuyu kazdık, TÜBİTAK raporunun ne anlama geldiğini hem biz hem de uzmanlar anlattı. Yandaş medya ise yine sadece son cümlesine bakarak: “TÜBİTAK, virüs iddiasını doğrulamadı” diye kestirdi, attı. Yani yine hüküm verdi!.. Hukuku yitireli çok oldu; da mantığı ne zaman yitirdik diye düşündüm. Çünkü o 329 sayfanın satır aralarında açık açık deniyor ki: Her üç bilgisayarda da çok sayıda virüs var. Bunlar hedef alınmış, üstlerinde sosyal mühendislik çalışması yapılmış. Sözkonusu virüsler ABD’den bilmem ne adresinden gönderilmiş. Bilgisayarlarda bulunan “örgüt dokümanı” olduğu öne sürülen belgelerin tarihleri üzerinde oynanmış. O belgeler bu bilgisayarların kullanıcıları tarafından oluşturulmamış, açılmamış. Bu kadar tesadüf(!) olabilir mi? Yani TÜBİTAK raporunda un var, şeker var, yağ var… Bunlar birleştirilip helva yapılacak. TÜBİTAK bu helvayı kendi yapmamış, mahkemenin takdirine bırakmış. Ki daha önce bizlerin rapor aldığı üniversitelerin uzmanları da bu tespitleri yaptıktan sonra kesin kanaat bildirmemişlerdi. Görünen köy için kılavuza gerek bulunmaması ve “Türk Milleti adına karar verecek olan mahkemenin takdirine” saygının gereği olarak tabii ki. Mahkeme tahliye talebini reddettiğine göre bu helvayı kim yapacak, bilmiyoruz. Ne zaman yapılacak, bilmiyoruz. 14 Eylül Cuma günkü duruşmada ne konuşulacak, onu da bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: söz bitti!.. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye’de tutuklu Türk Gazeteci Cüneyt Ünal’la ilgili söylediklerini düşünüyorum. Gazetecinin bir anda militan olmasının mümkün olmadığını belirtmişti. Aynen Soner Yalçın ve Barışların da bir anda “terörist” olmasının mümkün olmaması gibi. Davutoğlu, sorunu Suriye rejiminin kapalılığı ve yaklaşımına bağlamıştı. Arkadaşlarımızın tutukluluğu da Türkiye’deki rejiminin kapalılığı ve yaklaşımına bağlanabilir mi acaba? Davutoğlu devamında: “Kameramanı da terörist ilan eder, muhalefeti de terörist ilan eder. Rejimin bu zulmüne karşı ses çıkaran herkes ya teröristtir ya İsrail ajanıdır. İddiaları hiçbir şekilde ciddiye almıyoruz. Şunu ciddiye alıyoruz: kameraman arkadaşımızın sağlığından birinci derecede Suriye devleti sorumludur.” demişti. Türkiye’de de gazeteciler, muhalifler “terörist” veya “Ergenekoncu” ilân edildiğine göre, bizlerin de “İddiaları hiçbir şekilde ciddiye almıyoruz ve arkadaşlarımızın sağlığından birinci derecede Türk devleti sorumludur.” deme hakkımız doğmuş olmuyor mu? Davutoğlu, son olarak Cüneyt Ünal için uluslararası ve Türk medya kuruluşlarına şu çağrıyı yapmıştı: “Eğer gazetecilik kimliğine ve etiğine saygınız varsa hep birlikte gazeteci arkadaşımızın kurtulması için çaba sarf edelim. Burada siyasi görüş ayrılıkları biter…” Aynı çağrıyı Türkiye’de tutuklu Türk gazetecileri için yapacak bir bakan, bir yetkili var mı? Silivri, Hasdal, Hadımköy ve Maltepe’ye kucak dolusu sevgiler…

Avatar
Yazar

Milli Düşünce Merkezi

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.