Mekke Şerifi Şerif Hüseyin ve Çöl Aslanı Fahrettin Paşa – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

Mekke Şerifi Şerif Hüseyin ve Çöl Aslanı Fahrettin Paşa

26.05.2011  Medine… Gece yarısı… Uykusu kaçan adam yavaş adımlarla merdivenlerden inip bahçeye çıktı. Ilık bir Medine gecesinde  hafif esen yel ateş gibi  yanan yüzünü serinletti. Yaşlı gözlerle gökyüzüne baktı. Muhteşem bir yıldız şöleni vardı fezada. Ama adam o güzelliği göremedi. Işıl ışıl yıldızları, Samanyolunun görkemini, uzaklarda göz kırpan gezegenleri, sabit duran yıldızları fark etmedi. Yüreği […]

31 Mayıs 2011
Suzan Çataloluk

26.05.2011 

Medine…

Gece yarısı…

Uykusu kaçan adam yavaş adımlarla merdivenlerden inip bahçeye çıktı. Ilık bir Medine gecesinde  hafif esen yel ateş gibi  yanan yüzünü serinletti.

Yaşlı gözlerle gökyüzüne baktı. Muhteşem bir yıldız şöleni vardı fezada. Ama adam o güzelliği göremedi. Işıl ışıl yıldızları, Samanyolunun görkemini, uzaklarda göz kırpan gezegenleri, sabit duran yıldızları fark etmedi.

Yüreği yanıyordu. “Bu nasıl bir gaflet” diye düşündü, “bu nasıl bir ihanet! Alemlere rahmet olarak gelen Sevgili Peygamberimizin Medine’si küffar ile iş birliği yapan kalleş bir kardeş eliyle  yine küffarın eline bırakılmak isteniyor! Allah’ım! Yardım Ya Rabbi! Yetiş Allah’ım, imdat kıl!”

Farkında değildi ama gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyor, derin bir keder denizinde boğuluyordu.

Bütün güçleriyle direniyorlardı: Kendisiyle birlikte askeri  direniyor, Medine’nin yerli halkı da direniyordu. Erzak olarak sadece çok az miktarda hurma kalmıştı ve yaralı kahraman askerleri şehadeti çoktan göze almıştı.

Bakışlarını Yeşil Türbeye çevirdi, Ravza-i Mutahhara’nın bulunduğu o kutsal yeşil kubbeye. Elini kalbinin üstüne koyup mırıldandı:

“-Allah’ım! Bize imdat kıl! Ya şehadet, ya galibiyet nasip et, bize ayrılık nasip etme!”

Evet… Gözyaşları içinde Allah’a yalvaran bu adam ünlü Çöl Aslanı Fahrettin Paşa idi, yer kutsal şehrimiz Medine…

Mekke’yi ele geçiren hainler  Hicaz Demiryolundaki Tebük- Medain arasındaki istasyona saldırıp yardım yolunu  tıkamışlar, Medine Kalesini kuşatmışlardı.

Uyku  cesaret edip gelemedi göz kapaklarına o büyük kahramanın o gece.  Sabaha kadar gönülden gönle geçen  o kutlu aşkta hangi ilahi sırları yaşadı kim bilir!  Nasıl bir teselli deryaları açıldı kendisine ve öteler için neler neler gösterildi, elbette bilinmezlerde gizli.

Ama….  Ertesi  sabah gök yüzünü   kıpır kıpırdanan  meçhul bir bulut kapladığında işittiği çığlıklar onu sadece gülümsetti. Medine halkından  birileri  hayretle bağırıyordu:

“-Çekirge sürüleri! Görülmemiş  büyüklükte! Eyvah ki ne eyvah! Tarladaki ekinler artık baş vermez!”

Fahrettin Paşa dini bütün bir kul olduğu kadar dini bilgileri çok yüksek bir  gönül ehli idi. Bu çığlıklar onu gülümsetti, evet gülümsetti. Niye mi?

Zira okuduğu hadis kitapları arasında Hz. Peygamber döneminde de böyle bir çekirge istilasına maruz kalındığını ve  bu konuda  Hz. Muhammed’in (SAV)  hadisleri olduğunu hatırladı.

Hemen o hadisleri buldurdu. Sevgili Peygamberimizin hadislerinden yola çıkarak çekirge yemenin sünnet olduğuna kanaat getirip hemen hazırlıklara başlandı. Çekirge unu ile ekmek yapıldı. Askerler çekirge kurularını çerez niyetine yediler! Gökten yağan milyonlarca çekirge Fahrettin Paşa ve askerlerinin, Medine halkının karnını doyurdu günlerce.

Kim mi saldırıyordu Medine’ye, Hazret-i Peygamberimizin (SAV) o kutlu şehrine ve oradaki kutlu erlere?

Mekke şerifi olarak tayin edilen Şerif Hüseyin ve adamları, elbette İngilizler!

“Eşekle su dağıtan bir Arap çocuğa aşık” (1) müptezel sapık Lawrence İngiliz’in ünlü “böl, birbirine kırdır ve yönet” politikası gereği Mekke  Şerifi Hüseyin’e  büyük Arap İmparatoru olma hayalini sunuyor ve önüne  İngiliz altınlarını seriyor, silah ve stratejik ortaklık(!) teklif ediyordu!

Şerif Hüseyin de büyük bir ihanet ile  İngiliz’in altınları ve silahları ile Osmanlıyı arkadan vuruyordu!

Oysa…. Oysa Şerif Hüseyin İstanbul doğumluydu ve Osmanlı Payitahtında Sultandan daha büyük bir lüksle yaşıyor, akrabalarıyla Paşa unvanıyla el üstünde tutuluyordu!

Osmanlı tarafından 1908 yılında Mekke Şerifi olarak tayin edilmiş ve her türlü imkân emrine verilmişti.

Ama… O ne yapmıştı?

Osmanlı’yı arkadan hançerlemiş ve İmparator olma hülyaları ile  dünya tarihinin en büyük ihanetlerinden birini, şeytanın yalancı cennet vadine kanan gafil ve hain gibi, hiç çekinmeden işlemişti!

Saldırıyordu durmadan. O sapık müptezel Lawrence hep yanında idi. Müslüman kanı akıttığını düşünmeden, etrafına topladığı yağmacı bedevilerle, kefere İngiliz’in verdiği silahla, onun altınlarıyla Osmanlı coğrafyasının  en uzak köşelerinden gelen ve kutsal Medine’yi  korumaktan başka hiçbir niyetleri olmayan saf  vatan evlatlarını şehit ediyordu!

Bu günde aynı oyun sergilenmiyor mu dünya sahnesinde ve Türkiye’de?

Aramızda gezen  ve yeni ve büyük Kürdistan hikayesinde önemli yerlerde olma hayalini kuran kaç Şerif Hüseyin var?

Devletin polisine, askerine, vatandaşına İstanbul başta olmak üzere  memleketin her yerinde saldıran ve saldırtanlar, onların kışkırtıcıları kim?

Kanlı katillerin ini olan Kandille işbirliği yapan, İmralı’daki kanlı katille pazarlık ederek onun bölücü niyetlerini demokratlık palavrasıyla gündeme getirenler kim?

Kandil’e, o hainlerin  ayaklarına gidip, inlerine girip  röportajlar yapanlar ve  sırıtarak fotoğraf çektirenler  ve böylece teröristin propagandasını  yapıp çarşaf çarşaf gazetelerinde yayınlayanlar kim?

Bakanlık  yapıp, milletvekilliği maaşı alıp Irak’ın kuzeyine ikide bir gidip Yahudi uşağı Barzani’nin eteğini öpenler kim? Acaba orada ne konuşulmaktadır ve Yahudi onlara hangi hayalleri satmaya çalışmaktadır?

Bir neyse deyip biz Fahrettin Paşa’ya dönelim: “Çöl Kaplanı Ömer Fahreddin Paşa, elinde bulunan son derece kısıtlı imkânlarla Medine’yi 2 yıl 7 ay müdafaa etti. Paşa, Şerif Hüseyin’in isyan gerekçesi olarak ittihatçı hükümetini suçlamasını ve Osmanlı’yı İngilizlerin yanında olmak varken karşı safta savaşa sokmasını eleştiren beyannamesine bir cevap yayınladı. Şerif Hüseyin’in şahsında tüm işbirlikçilere ibret olan beyannamede şöyle deniliyordu:

“Tarihi ve milli düşmanlarımız ve bunların işbirlikçileriyle hayat ve memat meselesine atıldığımız bir zamanda, İslam’ın güçlerini bölerek Müslümanlar arasında kan dökülmesine sebep olan asilerin bize hâlâ Müslümanlıktan ve İslam birliğinden söz etmesi hayret vericidir. İslam âleminin mevcudiyeti ve bekası için cihad ilanına mecbur kalmış olan devletimiz yanında; Cezayir, Fas, Trablusgarp, İran, Hindistan ve Rusya Müslümanlarının can verdiği şu tarihi günlerde, İslam’ın beşiği olan kutsal toprakları, Hazreti Peygamberin mukaddes kabrini İngilizlere çiğneten, altın ve paraya ibadet eden bu hainlerden her şey umulur…”(2)

Neticede 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince bütün cephelerde harbe son verilmiş ve  Osmanlı birlikleri silah, cephane ve tesisatlarıyla Anadolu’ya dönmeye başlamıştır.

Ama… Fahrettin Paşa bu haberi alınca Medine Seferi Kuvvetlerinin Komutanı olarak teslimiyeti reddeder! İngilizler ve hain Şerif Hüseyin ve Medine’yi muhasara eden Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah ve müptezel sapık Lawrence dehşete kapılırlar. Zira Paşa teslim olmazsa Mondros’un şartları yerine getirilememektedir.

Bu kutlu savunmada Hazret-i Peygambere aşık Paşa ve gönüllü askerleri işte bu kutlu aşkla direnmeye devam eder ve   O şanlı askerlerine  Paşa der  ki:

“’-Ben Peygamberimin kabrini kimseye teslim edemem! Bu asker, Medine’nin enkazı ve Hz. Muhammed’in kabrinin Yeşil Türbesinin altında, kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere Kalesi’nin burçlarından al sancak alınmayacaktır! Ey cihanı tir tir titretmiş, Mehmetçiklerim, Peygamber’in karşısında, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Biz Seni Bırakmayız!’”(3)

Evet, tekrar edelim: Hicaz Seferi Kuvvetler Kumandanı  Fahreddin Paşa “Peygamberin kutsal mevkiini İngilizlere ve yâranlarının himayesine terk etmem, diyerek teslim olmayı reddetmektedir.  Açlıkla, hastalıkla boğuşarak, şehitler vererek, çekirgeyi gökten inen nimet bilerek Medine’yi tam 2 yıl 7 ay savunur.

Bu arada yağma ihtimalini göz önüne alarak, Medine’deki 30 parça Kutsal Emaneti 2000 askerin koruması altında İstanbul’a nakleder.

Ne kadar da haklıdır! Bunu şimdi anlıyoruz: Emperyalist ABD ve yandaşları Bağdat’ı işgal edince ilk olarak Bağdat Müzesini yağmalamadılar mı, Müze Müdiresinin çığlıkları hala kulaklarımızda değil mi?

Bir neyse daha…. Devam edelim:

Kızıldeniz’e gelen bir İngiliz torpidosu Mondros’un şartlarını tebliğ eder, Paşa cevap dahi vermez.  Ardından Payitahtın gönderdiği yüzbaşıyı da hapseder. Paşaya göre bu hal şüpheli bir durumdur, Padişah böyle bir kararı asla vermemiştir.

İngiliz keferesi ile birlikte Medine’yi kuşatmış olan Şerif Hüseyin de Medine’nin teslim edilmesini talep ederler. Paşa bunları   kaale almaz.

Emperyalist İngiliz İslam dünyasının İstanbul’dan ümidini kestirmek amacındadır. Bu sebeple Paşanın derhal teslimini Payitahttan ısrarla ister. Bu sebeple Adliye Naziri Haydar Molla ile Medine’ye gider.

Fahreddin Pasa Adliye Nazırını da, getirdiği tebligattaki emri de dinlemez. ‘Peygamberin kabrinin bulunduğu Medine’deki Osmanlı Bayrağı’nı kendi elimle indiremem’ der ve Medine’yi savunmaya devam eder!

Medine tamamen kuşatılmıştır. Osmanlı Ordusu  artık  fiilen yoktur. Paşa  ve yiğit askerleri savunmaya devam ederler. Ama… Yiyecek biter, ilaç biter, ümitler biter, Osmanlı  zaten leş kargaları tarafından bitirilmiştir…

Bir avuç kahraman kalır, kiminin ayağı kırıktır, kimin kolu. Ama hepsinin yüreği yanık, kalbi kırıktır, zira sevgili Rehberden, Hazret-i Nebiden, Resul Muhammed Mustafa’dan (SAV) ayrılmak gibi bir mecburiyet onları gönüllerini şerha şerha eylemiştir.

Ama Paşa teslim olmayı yine reddeder. İngilizlere Paşanın hastalandığı bildirilir ve yeni ve gergin bir bekleme başlar.

Kendi subayları Paşayı – kimi kaynaklara göre-  neredeyse derdest ederler ve İngiliz keferesi o büyük kahramanı ancak böyle ele geçirir,  aylardan Ocak, yıllardan 1919’dur.

Paşa kılıcını teslim etmeyi reddeder ve Ravza-i Mutahhara’ya varıp gözyaşları içinde kılıcını o çok sevdiği Peygamberine emanet eder.

Askerleri, yani o bir avuç kahraman da Yeşil Kubbeye gidip ağlayarak Yüce Peygambere (SAV) veda ederler, Medine halkI bu hazin manzara karşısında ağlamakta, hıçkırıklar ve sızlanmalar gökyüzüne yükselmektedir.

İngilizler Fahreddin Paşayı Mısır’da Kasr el Nil kışlasına götürürler. 6 ay sonra da Harp suçlusu olarak Malta’ya… Ardından İngilizler tarafından idama çarptırılır, İstanbul’da da hakkında idam kararı verilir!

Ama… Başka bir Osmanlı Paşası Malta’da tutuklu ve hükümlü Osmanlı’ları kurtarmak için canla başla uğraşır ve serbest kalmalarını sağlar. Bu Paşa Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değildir elbette ve Mustafa Kemal Atatürk onun için şöyle der; “Daha sağlığında adını tarihe altın harflerle yazdıran kumandan.”

Fahrettin Paşa, tam adıyla Ömer Fahreddin Paşa (Türkkan) Ankara’dadır ve İstiklal Savaşına katılmak üzere Gazi’nin yanındadır artık.

Şerif Hüseyin’e mi ne oldu?

Neler olmadı ki!

Büyük Arap İmparatorluğunun büyük padişahı olma hayalini yem olarak yutan İstanbul doğumlu Şerif Hüseyin, Osmanlı’nın parçalanmasında ve Arap dünyasının Osmanlı’dan kopmasında  rol aldıktan sonra  gördü ki  tasarlanan büyük  ve kirli, kanlı oyunda ancak zavallı bir piyon olmuştur.

Osmanlı’nın Hicaz’dan çekilmesinden sonra büyük ümitlerle düşlediği büyük Arap imparatorluğunu beklerken Suudilerle boğuşmak zorunda kaldı. Oğlu Ali ile Kıbrıs’a kaçtı.

Medine Emiri olan oğlu Abdullah Suudiler karşısında dikiş tutturamadı.  Tasını tarağını toplayıp Amman’a kaçtı, İngiliz himayesine girdi. İngiliz keferesi de lütfedip onu Ürdün Kralı yaptı. Abdullah büyük Arap imparatorluğu hülyasına bağlı olarak kıpırdanmaya başlayınca İngilizler onu yok ettiler. Yerine geçen oğlu Tallâl’ın delirip Osmanlının başkenti İstanbul’da tedavi görmesi de hazin bir tecelli oldu!

Yerine geçen oğlu Hüseyin İsrail’den ölene kadar her ay aylık alan bir hain olarak yaşadı ve bir İngiliz ile evli idi. Şimdiki İngiliz analı Kral  Abdullah’ın hali de ortada!

Gelelim diğer oğlu Faysal’a… Artık hayaller küçülmüş, kendileri de birer hain cüce olarak tarihe geçmişti. Faysal bu durumun tipik misali olarak Suriye’ye kral olmak istedi, yani emir. Ama emperyalist Fransız keferesinin vetosunu yedi. İngiliz keferesi de oğul Faysal’ı Irak’ın başına getirdi.

Ancak… Yine hazin bir tecelli ile Irak halkı hükümet darbeleri sonucunda  ailenin tamamını öldürdüler!

Rauf Denktaş’ın çeşitli kaynaklardaki ifadesine göre Şerif Hüseyin pişmanlıklar içinde ah çekip hep ağladı Osmanlı’ya ihanet ettiği için ve son ana kadar İngilizler altınlarıyla onu maaşını ödemeye devam ettiler.

Ama Muhteşem Osmanlı’dan sonra Arap dünyası hep kan gölü oldu ve asla belini doğrultamadı, emperyalist haçlı ile kol kola olan Siyonist Yahudi’nin elinde inim inim inledi, inliyor!

Şimdilere baktığımızda da farklı bir manzara yok! Yasemin devrimi palavrası ile iktidarlar devrildi Tunus’ta ve Mısır’da. Libya kan gölü… Suriye perişan, Yemen  karmaşa içinde… Yapanlar ortada, yaptıranlar da!

Tamam da bunlar yetti mi Batı emperyalistleri için ve kan kardeşi Siyonistler için? Asla yetmedi! Ortadoğu’da  esas çökertilmek istenen devlet Türkiye’dir.  Bütün bunların alt yapısına bakıp o büyük oyunu gördük, görüyoruz, göreceğiz!

Bu sebeple PKK semirtilip her türlü destekle uluslararası bir terör şebekesi haline getirildi.  Güneydoğu ve Doğu Anadolu’muzda alt yapısını devletluların gözünün içine baka baka kurdu bölücüler, KCK’sı ile Kadın kuruluşları ile,  bir sürü   Şerif Hüseyin müsveddeleri ile  ihanete devam ettiler, edecekler!

Devletlular, aynen Osmanlı’nın son hükümetleri gibi, bu  elim hadiseyi sadece seyrediyorlar.

Ne hazindir ki “Kepenk kapattırıyorlar!” itirafı ile başdevletlu devlet otoritesinin ne hale geldiğini bizzat kendisi dile getirdi.

Acz içine düşürülen devlete aynen Şerif Hüseyin ve hainleri gibi meydan okuyorlar, isyan denemesi  yapıp tehditler savuruyorlar yeni  hainler ve yandaşları.

İkide bir koşup  Yahudi uşağı Barzani “kak”larına gidip akıl alıyorlar, daha bir cesaretle Türkiye’ye meydan okuyorlar, demokrasi  palavralarıyla, AB destekleriyle, özerklik çığlıklarıyla geri dönüyorlar.

Bilerek  hainlikle, bilmeyerek gafletle PKK  ve ellerine çocuk kanı bulaşmış terörist başına pazarlık yetkisi ve gücü verenler ve bunlarla ilgili yayınlarına devam edenler, Kandil dağındaki yılan yuvalarına giderek köşelerinde bunları ballandıra ballandıra  anlatanlar ve  sırıtarak resim çektirenler bu kirli ve bölücü oyuna alet oldukları için  İnşAllah Şerif Hüseyin namerdi gibi pişmanlık içinde ağlayarak ölmezler.

Ve…. İnşAllah Sevgili Türkiye’miz bu büyük  bölünme belasını da atlatıp bu Müslüman coğrafyada, Türk Dünyasında mert ve yiğit, gerçek bir ağabey olarak tarihi görevini yine üstlenir.

KAYNAKLAR

1- Murat Bardakçı: Köşe Yazısı, Hürriyet, 20 Haziran 2007

2- Çöl Aslanı Fahrettin Paşa ve Medine Müdafaası: Video, TRT İNT

3- Mehmet Aslan : Çöl Aslanı Efsanevi Medine Savunmasının Son Türkü Fahreddin Paşa, Karakutu Yayınları;  İstanbul, 2006

4- Mehmet Aslan: a.g.e.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları