Minberdeki lanet – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

Minberdeki lanet

Ayasofya’daki Cuma hutbesindeki lanet okuma tartışmaları hâlen devam ediyor. Ali Erbaş’ın başkan olduktan sonra çeşitli toplantılarda yaptığı konuşmalar ile “lanet okuma” arasında nasıl bir ilişki var? Hakan Paksoy bu konuşmaların analizini yapıyor.

28 Temmuz 2020
Hakan Paksoy

Hutbede lanet okundu

Geçtiğimiz iki hafta Türkiye’nin gündemi Ayasofya’nın tamamının cami olarak ibadete açılmasına kilitlendi. Cumhurbaşkanının Amasya Çevre Yolu açılışında yaptığı konuşmada dış politika için söylediği “Şayet bizim ödediğimiz bedelleri göze alıyorsanız buyurun çıkın meydana. Böyle bir niyetiniz yoksa bir an önce müzakere kanallarını açın.” normal şartlarda savaş anlamına gelebilecek sözleri bile çok fazla yer bulmadı.

Ayasofya’da ezanın davetiyle yetinmeyip Diyanet İşleri Başkanı (DİB) Ali Erbaş’ın da bizzat telefon veya davetiyeyle organize ettiği namaz, gündemin tamamını örttü. Ancak, Erbaş’ın hutbede lanet okuması daha da öne çıktı. Kendisi söylediklerini tevil etmeye çalışsa da toplumun tamamı, lanetin Türk tarihinin tartışmasız en büyüklerinden olan Atatürk için okunduğu hakkında hemfikirdi.

Ali Erbaş’ın coşturduğu mahalle, takımını, büyük tezahüratlarla desteklemekte. Sosyal medyada yazılanlar, gösterime sokulan videoların haddi hesabı yok. Osmanlıyı canlandırdıklarını söyleyenler, halifelik için yazılanlar serbestçe dolaşıma sokuldu.

Peki, Ali Erbaş ilan edilen hutbe metninde olmayan bu sözleri aşka gelip de kontrolsüzce mi söyledi? Bunu daha iyi anlayabilmek için başkanlığa oturduğundan bu yana, farklı zeminlerde yaptığı konuşmalara bakmakta fayda var.

Göreve başlarken

“Başkanlığımızın insan kaynağını yetiştiren başta Kur’an  kurslarımız ve imam hatip liselerimiz olmak üzere ilahiyat fakültelerimizin yurt sathında artışı, 21’inci asrın hedonist idrakine, İslam’ın aydınlık istikametini derc edecek ahlak-ı hamide sahibi nitelikli nesillerin yetiştirilmesi adına gurur, umut ve mutluluk vericidir. Başkanlığımız, imam hatip liselerimiz ve ilahiyat fakültelerimizle işbirliğini daha da güçlendirecektir.” (Ali Erbaş, Göreve başlama konuşmasından, Kaynak: DİB İnternet sitesi)

21’inci asrın hedonist idraki tanımlaması çok vahim bir yaklaşım. Erbaş, Türkiye’deki bir kısım insanı hedonist/hazcı olarak değerlendirmekte. Ancak bunu daha da ağırlaştıran toplumun diğer bir kesimini de ahlak-ı hamide, yani övülmeye sahip ahlak sahibi olarak açıklaması. Millî eğitim sistemi içindeki imam-hatipler ile sayısı 100’ü aşmış olan ilahiyat ve İslamî ilimler fakülteleri için söylenen bu sözler çok tartışılır.

Ve bugün devletin başka bir kuruluşu olan Kamu Denetçiliği Kurumu da İlahiyat Lisans Tamamlama (İLİTAM) adı ile “medrese mezunu olanlara da lisans tamamlama” ile ilgili toplantılar düzenliyor. Devletin Eğitim’de Birlik (Tevhid-i Tedrisat) temel prensibi her taraftan delinmekte. “Surda açılan mukaddes gedikler” var ya, işte öyle bir şey…

Diyanet bir kamu kuruluşu. Görevi öncelikle, Türkiye’de Müslümanların günlük dinî hayatını rahat yaşayabilmesi için gerekli şartların sağlanması ve ibadethanelerin yönetilmesidir. Bu ülkede yaşayan insanların büyük çoğunluğu “Müslümanım” demektedir. Yukarıdaki sözlerden anlaşılan da, yapılanlar Müslümanlara ideolojik misyonerliktir. Mevzuatında devletin okullarının böyle tasnif edileceği hiç yazmamaktadır. Hoş biz hukukun dışına çıkan fiili durumları artık kanıksadık tabi. Sıradanlaştı ve hukuka uymama genel, uymak ise istisna hâline geldi ya…

6’ncı Din Şûrası

25-28 Kasım (2019) tarihleri arasında Diyanet’in organize ettiği, Sosyokültürel Değişim ve Diyanet hizmetleri” başlıklı 6. Din Şûrası açılış konuşmasında Ali Erbaş iki hususa dikkat çekiyor. Birincisi sosyo-kültürel gerçeklikler göz ardı edilmeden kapsamlı bir eğitim… sağlam inanç ve ahlaki değerlerle hayata rehberlik etmek… İkincisi zamanı ve çağı yeniden inşa ederek sosyo-kültürel değişimi doğal mecrasına döndürmek ve insanlığı maruz kaldığı sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi kuşatmadan kurtaracak yeni bir dünyanın inşası için çalışmak”. Ve arkasından da “Bu bağlamda fıkıh, kelam gibi İslâmî hayatın kurucu disiplinlerini yeniden inşa etme çabalarının en büyük eksikliği, hayatı inşa etme gayesinin ve ufkunun oldukça zayıf kalmasıdır.” cümlesi geliyor.

Konuşmada “…sanayi devrimiyle beraber, varlığın aşkın boyutunu yok sayan ve sadece maddeyi merkeze alan Batı’nın… bu yaklaşımın emperyalist yöntemlerle Batı dışına taşımasıyla sosyokültürel değişimin tabii mecrası da esasen ciddi oranda zarar görmüştür” ifadeleri de var.

Bu sözleri, yeni açılan İslâmî ilimler fakülteleri ile ilahiyatlardaki felsefe grubu derslerin azaltılması veya kaldırılması tartışmalarıyla birlikte düşünüldüğünde çok önemli hâle geliyor.

Bu Şûra’da alınan kararlar çok önemli siyasî sonuçları da beraberinde taşımaktadır. Sadece birisi dahi tek başına bize örnektir. Dinî gruplar çoğunlukla toplumsal hayatın olağan seyri içerisinde meydana gelen oluşumlardır.”  Türkiye’nin tarikat ve cemaat cenneti hâline gelişinin sebebini anlatmaktadır.

Federasyon devleti kurup İstanbul’u başkent yapanlar

DİB Ali Erbaş 19-20 Aralık 2019’da İstanbul’da başka bir toplantının açılışında konuştu. Toplantı, başkanlığını (eski) Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Strateji Kurulu üyesi emekli General Adnan Tanrıverdi’nin yaptığı ASDER (Adaleti Savunanlar Derneği)’in strateji kuruluşu ASSAM tarafından düzenlenmişti. Bu kuruluş, İstanbul’un başkenti olduğu Asya Afrika İslâm Devletleri Konfederasyonu (ASRİKA) kurulmasını isteyen ve anayasasını yapan kuruluş.

Bu toplantıda Erbaş: “Bunun için Müslümanların öncelikle fikri ve siyasi birliklerini tesis etmeleri, bunu uluslararası bir sisteme dönüştürmeleri ve tüm boyutlarıyla yürütme organlarını oluşturmaları ve bütün bunların koruyucu unsuru olarak güvenlik ve savunma teşkilatlarını kurmaları ihmal edilemez ve ötelenemez bir zorunluluk hâline gelmiştir” sözlerini sarf ediyor.

28 Mayıs 2020’de ÖNDER İmam Hatipliler Derneğinin video konferansında Müslümanlara ve Diyanete yapılan saldırılar sorusuna “Ey düşmanım sen benim ışığım ve hızımsın/Gündüz geceye muhtaç, bana sen lazımsın” dizeleriyle başlayarak cevap vermekte (O konuşma aslında tek başına değerlendirilmeli). Ardından da illerdeki personeline “Peygamber irşad ederken taşlandı, siz hiç taşlandınız mı?” diye sorduğunu anlatmakta. Peygamberimizi taşlayanlar müşrikler ama kurulan cümleler Türkiye için. Haydi, bunlar kastını aştı diyelim.

Ali Erbaş’ın çeşitli dönemlerdeki konuşmalarını ve minberden okuduğu laneti bir daha düşünelim, ne kadar doğaçlama sizce?

—–

Yaklaşan Kurban Bayramı Türk Milletine kutlu olsun.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları