Dîvânu Lugâti’t-Türk’e dair – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______17.02.2021_______

Dîvânu Lugâti’t-Türk’e dair

Söğüt dergisinden Tuğçe Meç ile Prof Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un Dîvânu Lugâti’t-Türk üzerine yaptığı bu söyleşi, Söğüt dergisinin Ocak-Şubat 2021 sayısında yayımlanmıştır.

Ahmet Bican Ercilasun
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun

Tuğçe Meç (T.M.): Merhaba Hocam. Bir dilci olarak sizin Dîvânu Lugâti’t-Türk ile tanışmanız ve eserin sizin için önemi hakkında neler söylemek istersiniz? Merhum Ziyat Akkoyunlu ile beraber hazırladığınız TDK’den çıkan Dîvânu Lugâti’t-Türk çalışmanız hakkında bizi bilgilendirir misiniz? Bu çalışmanın Besim Atalay neşrinden farklılıkları nelerdir?

Ahmet Bican Ercilasun (A.B.E.): 1950’lerin sonunda, lise yıllarında Dîvânu Lugâti’t-Türk (DLT) ile tanışmış olmalıyım. Bilindiği üzere lise ders kitaplarında Alp Er Tonga ağıtı vardır ve bu ağıtın kaynağı da DLT’dir. Ancak lise yıllarında eserin önemini kavramış olduğumu söyleyemem. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdiğim 1963-1964 ders yılından itibaren DLT’yi daha iyi ve bilinçli olarak tanıdığımı söyleyebilirim. Özellikle Ahmet Caferoğlu’nun verdiği Türk Dili Tarihi dersinde.

Kars İli Ağızları adlı doktora tezimde DLT’yi kullanmamışım. Ancak 1975 yılında yayımlanan Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi’nin XXI. sayısındaki “-maç, -meç Eki Üzerine” adlı makalemde DLT’nin Besim Atalay yayınını çok sık kullanmışım. Nevzat Kösoğlu’nun büyük bir kültür hizmeti olarak yayımladığı 14 ciltlik Büyük Türk Klasikleri’nin 1985’te çıkan birinci cildinde “Karahanlı Devri Türk Edebiyatı” bölümünü ben yazdım ve ilk defa DLT üzerinde derinlemesine durdum. DLT’deki şiirlerin neredeyse tamamını da o zaman manzum olarak Türkiye Türkçesine aktardım. 1990’lardan itibaren de doğrudan doğruya DLT üzerine birkaç ilmî makale yazdım.

Ziyat Akkoyunlu ile eserin çevirisine 1989’da başladık. O zaman ben Gazi Üniversitesi Basın – Yayın Yüksek Okulunun müdürü idim. DLT yazmasının fotoğraflarını getirtmiş ve üzerinde çalışmaya başlamıştık. Yani çeviriyi doğrudan doğruya eserin orijinalinden yapıyorduk. Ziyat Akkoyunlu Kerkük Türklerinden idi, ilk ve orta öğrenimini Irak’ta görmüştü. Dolayısıyla Arapçası çok iyi idi. Ben de o tarihlerde Karahanlı dönemi metinlerine iyice aşina olmuştum. Çünkü 1979’daki doçentlik tezim Kutadgu Bilig üzerine idi.

Akkoyunlu ile başladığımız çeviri 1990’ların hemen başında yarım kaldı. Ben bazı görevler aldım; Akkoyunlu Pamukkale Üniversitesi’ne gitti. Dolayısıyla uzun yıllar çeviri çalışmasına dönemedik. Ancak 2008 yılında çeviriye tekrar başlayabildik ve o yılın yazında kaba tercümeyi bitirdik. Yaptığımız çeviri üzerinde birkaç yıl daha çalıştım. Binlerce sorunlu yer vardı. Önceki çalışmalara, Türk lehçeleri ve ağızları sözlüklerine bakarak sorunları çözmeye çalıştım. Bütün bu çalışmalar benim el yazımla teksir kâğıtları üzerinde karalama olarak duruyordu. Onların bilgisayara geçirilmesinde ve dizinin yapılmasında Gazi Üniversitesindeki öğretim üyesi ve asistan arkadaşlarımın çok yardımları oldu. Tabii bilgisayara geçirilen metinleri ve dizini de tek tek kontrol ediyordum. Yine de dizinde bazı şeyleri gözden kaçırmışım. Türk Dil Kurumunca basılan eserin son sayfasına şu tarihi yazmışım: 23 Ağustos 2012 Perşembe. Eserin basılması ise 2014’ü buldu. Sevgili arkadaşım Ziyat Akkoyunlu maalesef eserin basıldığını göremedi. Tanrı’dan kendisine rahmetler diliyorum.

TDK görevlilerinin titiz çalışmalarıyla ince kâğıda tek ciltlik (CXIX + 995 sayfa) mükemmel bir baskı ortaya çıktı. Çok da ucuz fiyat konuldu. Bugün dördüncü baskısı yapıldı.

Bizim çalışmamızın Besim Atalay neşrinden de ABD’deki Dankoff – Kelly neşrinden de çok farklılıkları var. Tabii ki sorun olmayan yerlerde farklılık yok. Köz, bütün çalışmalarda “göz”, kel- bütün yayınlarda “gelmek”tir. Ancak eserde binlerce sorunlu yer de vardı: okunuş sorunları, anlamlandırma sorunları. Bizim eserimizin en önemli farkı işte bu sorunlu yerlere çözüm bulmaya çalışan dipnotlardadır. Yayınımızda tam 2259 dipnot var. Bunların önemli bir kısmı çözüm dipnotlarıdır. Bizden önceki yayınlarda nasıl okunmuş, nasıl anlam verilmiş, biz nasıl okuyup nasıl anlam vermişiz? Dipnotlarda bunları hep açıkladık. Lehçelerle, ağızlarla karşılaştırarak en doğru olduğunu düşündüğümüz sonuçlara ulaşmaya çalıştık. Bu tip dipnotların her biri aslında 8-10 sayfalık bir makalenin 3-4 satıra sığdırılmış sonucudur.

Eserin başında bulunan 100 sayfa civarındaki giriş kısmının da özgün ve ayrıntılı bir çalışma olduğunu hatırlatmalıyım.

T.M.: Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün ilginç keşif hikâyesinin ardından, eser ilim âleminin dikkatini ne zaman çekmiş, üzerinde çalışmalar ne zaman başlamıştır?

A.B.E.: Eser üzerindeki ilk çalışma Kilisli Muallim Rifat’a aittir. Yazmayı bulup satın alan, dolayısıyla eserin sahibi olan Ali Emirî Efendi bir tek ona güveniyordu. Kilisli Rifat aylarca Emirî Efendi’nin evine giderek birbirine karışmış olan yaprakları düzeltip sıraya koydu. Sonra da Ziya Gökalp ve Talat Paşa’nın ısrarıyla eser yayın safhasına girdi. Kilisli her gün 10-15 sayfayı eliyle yazıp dizgiciye götürüyor, dizgici de onları diziyordu. Bu şekilde baskıya hazırlanan eser 1915-1917 yıllarında üç cilt olarak yayımlandı. Ancak bu bir çeviri değildi. Yazmanın matbaa harfleriyle basılmasından ibaretti. Böyleydi ama bu da çok önemliydi. Çünkü tek olan yazma böylece basıldığı sayı kadar çoğalmış ve ilim dünyasına sunulmuş oldu.

Kilisli Rifat neşri üzerine Türkiye’de ve Almanya’da ilk çalışmalar başladı. Türkiye’de Abdulahad Nuri 1918-1923 yıllarında, Necip Asım 1922-1923 yıllarında DLT’deki atasözlerini yayımladılar. Almanya’da da hem Türkolog hem Arabist olan Carl Brockelmann 1920’lerin hemen başında DLT’deki atasözleriyle şiirleri yayımladı. Ziya Gökalp, Türk medeniyeti çalışmalarında, Fuat Köprülü de edebiyat çalışmalarında DLT’yi değerlendirmeye ve ondan neticeler çıkarmaya başladılar. Nihayet Brockelmann 1928’de eserin Alman alfabesine göre ve kelimelerin Almanca karşılıklarıyla dizinini yayımladı. İlk çeviri de Kilisli Rifat’a aittir fakat o kayıptır. Yayımlanamamış başka çeviriler de vardır. Yayımlanan ilk çeviri Besim Atalay’a aittir (1939-1941). Atalay’ın dizin cildi de 1943’te çıkmıştır.

T.M.: Böyle bir şaheseri yazan Kâşgarlı Mahmud hakkında neler biliyoruz? Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü hangi şartlar altında, nerede yazmıştır?

A.B.E.: Kâşgarlı Mahmud hakkındaki bilgilerimiz çok fazla değil. Onun hakkındaki bilgiler, kendi eserinde verdiklerinden ibaret. Onlar da çok az. Babası Hüseyin, Barsgan şehrinden. Dedesinin adı Muhammed. Ataları, Sâmanoğullarından Türk diyarını fetheden kimseler. Kendisi Kâşgarlı. Kâşgar civarındaki Adıg, Opal ve Kası’dan “bizim köyümüz” veya “bize ait yer” diye bahsediyor. Ailesi hakkındaki bilgiler işte bunlar. Kendisi hakkında da eserinin girişinde şunları söylüyor:

“Ben onların (Türklerin) ülkelerini ve bozkırlarını inceledim; Türk, Türkmen, Oğuz, Çigil, Yağma ve Kırgızların lehçelerini ve kafiyelerini öğrendim. Zaten ben onların, dilde en doğruyu bilenlerinden, anlatımda en açık olanlarından, akılca en yetkinlerinden, soyca en köklülerinden, mızrakta en iyi atıcılarındanım. Böylece her boyun dili bende en mükemmel şeklini buldu.”

Tabii eserin içeriğinden de onun kişiliği hakkında bilgiler ediniyoruz. Arapçayı, Farsçayı, döneminin standart Türkçesini ve lehçelerini iyi bilen bir bilim adamı. Türk olmakla övünen bir Türkçü ve samimi bir Müslüman. Kâşgarlı Mahmud’un muzip bir yanı da var ki onunla ilgili ben bir makale yazmıştım.

Atalarının Türk diyarını fethettiği bilgisinden hareketle Omeljan Pritsak, Türkiyat Mecmuası’nın X. cildinde (1953) “Mahmud Kâşgarî Kimdir?” başlıklı bir makale yazmıştı. Bu makalesinde Pritsak, Kâşgarlı Mahmud’un “Sâmanoğullarından Türk diyarını fetheden atamızdır.” ibaresine dayanarak onun Karahanlı hükümdar sülalesine mensup olduğunu ileri sürer. Ben de aynı düşüncedeyim; Kâşgarlı Mahmud, Satuk Buğra Han’ın altıncı göbekten torunudur. Tabii bu konu tartışmalıdır. Bazı bilim adamları Kâşgarlı Mahmud’un hanedandan olduğunu kabul etmez. Ama onun asil bir soydan geldiği konusunda ihtilaf yoktur.

Bir de 1950’lerden itibaren Doğu Türkistanlı bilim adamlarının araştırmaları var. Kasım Rahim, İbrahim Mutiy, Mirsultan Osmanov ve Dolkun Kamberi gibi Uygur bilim adamları, bazı sözlü rivayetlerle bazı belgelere dayanarak Opal’deki bir medresenin Kâşgarlı Mahmud’a ait olduğunu ve türbesinin de orada bulunduğunu tespit etmişlerdir. Opal’deki medrese ve türbe 1983’te müze hâline getirilmiştir ve müzenin bahçesine de Kâşgarlı Mahmud’un büyük bir heykeli dikilmiştir. Ancak son haberlere göre bu heykel Çinliler tarafından yıkılmıştır. Tabii Uygur bilim adamlarının araştırmaları, Kâşgarlı Mahmud’un, Bağdat’ta eserini yazdıktan bir süre sonra ülkesine döndüğünü ve orada bir medrese kurduğunu da gösteriyor.

Kuna şehri, Opal köyünde bulunan ve Çin tarafından yıkılan Kâşgarlı Mahmud Anıtı

T.M.: Dîvânu Lugâti’t-Türk pek çok açıdan ilkleri barındıran bir eser. Bir sözlükten çok daha fazlasını yazan Kâşgarlı Mahmud’un dile, tarihe, kültüre olan hassasiyeti nedir?

A.B.E.: Nelerin ilki? Bilinen ilk Türkçe sözlük. Oğuz boylarının adlarını ve damgalarını veren ilk kaynak. Alp Er Tonga ağıtının ilk ve tek kaynağı. Şu destanının ve bu destanda geçen Oğuzlarla ve Uygurlarla ilgili bilgilerin tek kaynağı. 11. yüzyıldaki birçok Türk âdet ve geleneğinin, tarım, hayvancılık, avcılık, giyim kuşam, yeme içme, alış veriş vb. ile ilgili birçok fiil, işlem ve malzemenin ilk kaynağı, Türk boylarının ağızlarıyla ilgili bilgi veren ilk eser, Türk atasözlerini ve şiirlerini toplayan ilk kaynak. Ve nihayet Balasagun’u merkeze alan, Japonya’nın yerini dahi gösteren ilk Türk haritası.

Önce bilim adamı olduğu için bu konularda hassastır. Sonra da Türkçü olduğu için. O, eserinde Türkçenin Arapçadan geri kalır yanı olmadığını göstermek istemiş ve eserinde bunu açıkça belirtmiştir.

T.M.: Geçiş devri eserleri arasında Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün yeri ve önemi nedir? Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla ve “Türk dili ile Arap dilinin atbaşıberaber yürüdükleri bilinsin diye” yazılan eser, devri içinde değerlendirildiğinde amacına ulaşabildiğini söylemek mümkün müdür?

A.B.E.: “Geçiş Devri” diyerek herhalde DLT’nin Türklerin ilk İslami eserlerinden biri olduğunu kastediyorsunuz. Bana göre 10. yüzyılda Türklerin Müslüman olması aynı zamanda dönemlerinin çağdaş medeniyetine girmeleri anlamına gelir. 10. yüzyılın ortalarında Müslüman oluyorlar ve aşağı yukarı 100 yıl sonra Kaşgarlı Mahmud, Bağdat’ta bu eseri yazıp halifeye sunuyor. Tabii DLT’nin 1072-1077 yıllarında yazılmış olması sebepsiz değildir. 1055’te Bağdat’taki halifelik Selçukluların himayesi altına girmiş, 1071’deki Malazgirt Savaşı ile de Türkler o zamanki dünyanın bir numaralı gücü hâline gelmiştir. Kaşgarlı Mahmud bunun şuurundadır ve eserini bu şuurla yazmıştır. Ayrıca o tarihlerde Abbasi hizmetinde yüz binlerce Türk askeri ve üst makamlarda pek çok Türk vardır. Bütün bu sebeplerle Türkçe öğrenme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Herhalde bazı Araplar da Türkçeyi öğrenmişlerdir. Ama eserin amacına ne kadar ulaştığını söyleyemem. Şunu biliyoruz: DLT, yazıldığı tarihten 190 yıl kadar sonra Şam’da yeniden istinsah ediliyor. Elimizdeki yegâne nüsha da zaten budur. Eserin 190 yıl sonra Şam’da istinsah edilmesi ihtiyacın az da olsa karşılandığını ve devam ettiğini gösterir. 1266’da Şam ve Kahire’de Kıpçak Türk devletinin (Memlükler) bulunduğunu da hatırlayalım.

T.M.: Eserde Türk dilinin geçmişten yazıldığı devre dek imkânlarından övgüyle ve örneklerle bahsedilirken, müşrik Türklerle savaşın ve bir Müslüman Türk’ün Budist bir Uygur’u öldürmesinin övgülerle anlatıldığı bölümleri nasıl değerlendirmek gerekir?

A.B.E.: DLT her şeyden önce 11. yüzyıl ölçünlü (standart) Türkçesinin sözlüğüdür. Ancak eserde başta Oğuzlar ve Kıpçaklar olmak üzere birçok Türk boyunun ağızlarına ve dil özelliklerine ait bilgiler de vardır. İlk ve zengin bir sözlük olduğu için kendinden önceki dönemlere de ışık tutar. Söz gelişi, Köktürk ve eski Uygur metinlerinin çözümlenemeyen pek çok yeri DLT sayesinde çözümlenmiştir. 11. yüzyılda Uygurlar Budisttirler. Ancak bugünkü durum bizi yanıltmasın. Bugün Kâşgar dahil bütün Doğu Türkistan’daki yerleşik Türklere Uygur diyoruz. Oysa Kaşgarlı Mahmud döneminde bugünkü Doğu Türkistan’ın İli ırmağının batısında kalan kısmı Karahanlılar’a aitti ve Karahanlılar da Karluk, Yağma, Çigil, Tohsı Türklerinden oluşuyordu. Yani bugün Uygur dediklerimizin bir kısmı 11. asırda Uygur olarak anılmıyordu ve onlar 11. asırda Müslüman idi. İli’nin ve Kuça’nın doğusunda kalanlar tarihî Uygurlardı ve onlar da 11. asırda Budist idiler. Müslüman Karahanlılarla Budist Uygurlar arasında 10. ve 11. yüzyıllarda bazı savaşlar olmuştu. Sözünü ettiğiniz şiirler o savaşlara aittir ve o zamanki Müslüman halkın duygularını yansıtır. Kaşgarlı Mahmud’un da samimi bir Müslüman olduğunu söylemiştim. Yoksa Kaşgarlı Mahmud’un tarihî Uygurlara karşı kategorik bir düşmanlığı söz konusu değildir. Şu destanını anlatırken Uygurların İskender ordularını yendiğini de anlatır. Bugünkü Uygurların, sadece tarihteki Uygurların değil aynı zamanda Karahanlılar’ı oluşturan boyların da torunları olduğunu tekrar hatırlayalım.

T.M.: Eserin en önemli yönlerinden birisi de içindeki Türk dünyası haritası. Bu harita hakkında neler söylemek istersiniz?

A.B.E.: Harita aslında o zaman için bilinen dünyanın haritasıdır, ama Türk dünyası merkezlidir. Kaşgarlı Mahmud şöyle diyor: “Rum yakınından Mâçin’e kadar bütün Türk ülkeleri beş bin fersah uzunluğunda ve üç bin fersah enindedir; toplam olarak sekiz bin fersahtır. Bunların hepsini, bilinsin diye, yerin şekli olan dairede beyan ettim.” Bu cümlelerin arkasından harita geliyor. “Daire” dediği haritadır. “Yerin şekli olan daire” de ilgi çekicidir. Demek ki o zaman Doğu dünyasında yerin daire biçiminde olduğu kabul ediliyormuş. Harita da gerçekten daire biçimindedir. Renkli olan haritada Türk dünyasının merkezî bölgesi tahta benzeyen kırmızı kalın çizgilerle belirtilmiştir. Kırmızı çizgiler arasında yani merkez bölgede Balasagun, Kâşgar, Yarkent, Hotan, Barsgan, Taraz gibi şehirler gösterilmiştir. 360 derecelik dairenin üst yanı doğu, alt yanı batı, sağ yanı güney, sol yanı kuzeydir ve bu yönler dairenin dışında yazıyla belirtilmiştir. En doğuda, o zaman Mâçin denilen Kuzey Çin vardır. Onun da doğusunda Çaparka adıyla Japonya gösterilmiştir.

T.M.: Müellifin Kitabu Cevahirü’n-Nahv Fi Lugâti’t-Türk eserini bulmaya yönelik 2008 yılında UNESCO’nun öncülüğündeki çalışmaların sonuçsuz kaldığını biliyoruz, bunun dışında yakın zamanda eseri bulmaya yönelik bir girişimde bulunuldu mu?

A.B.E.: Hayır, herhangi bir girişimde bulunulmadı. Aslında bu eseri bulmak, bütün Türkologların hayalidir. Ancak bu eserin gerçekten yazılıp yazılmadığını da bilmiyoruz. Kaşgarlı Mahmud bu eseri hakkında yazmanın 18. sayfasında şöyle diyor:

“Çokluk, teklik, tafdil (sıfatların üstünlük derecesi), tasgir (küçültme) ve gramerdeki diğer baplar da (bu kitapta) zikredilmedi. Çünkü biz bu konulara başka bir kitap ayırdık ve adını Kitâbu Cevâhiri’n-Nahvi fî- Lugâti’t-Türki (Türk Lehçelerinde Gramer Mücevherleri Kitabı) koyduk. Orada bu gramer meseleleri üzerinde inşallah (a.c.) durulacaktır.”

Bu ifadelerden, DLT’yi yazdığı sırada Kaşgarlı Mahmud’un gramerle ilgili eserini henüz yazmadığı gibi bir anlam da çıkıyor. Gramer kitabını yazmamış olabileceği ihtimaline ilk defa, şimdi rahmetli olan Kerküklü Ümit Tokatlı, Kayseri’de çıkan bir dergide temas etmişti. Kaşgarlı Mahmud belki de daha sonra gramer kitabını da yazdı. Bunu şimdilik bilmemize imkân yok. Ancak şunu söyleyeyim. DLT içinde oldukça fazla gramer bilgileri de verilmiştir ve bunlar dönemin özet bir Karahanlı Türkçesi gramerini oluşturacak ölçüdedir.

T.M.: Dîvânu Lugâti’t-Türk ile ilgili akademik seviyede yapılan çalışmalar sizce yeterli midir? Daha neler yapılmalıdır?

A.B.E.: Başta Türkiye Türkçesi olmak üzere birçok Türk lehçesinde DLT çevirileri ve yayınları vardır: Özbek, Uygur, Kazak, Azerbaycan. Ayrıca eserin İngilizce, Rusça, Farsça, Çince çevirileri de bulunmaktadır. Sovyetler döneminde Rusça olarak çıkan Eski Türkçenin Sözlüğü ile 1972’de basılan Clauson’un ünlü etimolojik sözlüğü de DLT’deki bütün malzemeyi içerir. Marcel Erdal’ın İngilizce olarak yayımlanmış Eski Türkçenin Grameri kitabı da DLT’deki bütün malzemeden yararlanmıştır.

Türkiye’de Mehmet Vefa Nalbant ile Akartürk Karahan’ın doktora çalışmaları doğrudan DLT üzerine yapılmış dil çalışmalarıdır. Ancak DLT’nin çok yönlü bir eser olduğunu yukarıda söylemiştim. Eserdeki çeşitli yönler üzerinde makale seviyesinde pek çok çalışma yapılmıştır. DLT’deki malzemeler arasında en çok dikkati çekenler atasözleri ve şiirler olmuştur. İlk çalışmaların da bunlar üzerinde olduğunu yukarıda belirtmiştim. DLT’deki şiirler üzerine Talat Tekin’in 1989’daki çalışması önemlidir. Ben de Dîvânu Lugâti’t-Türk’teki Şiirler ve Atasözleri adlı bir çalışma yaptım ve çalışmam bu yılın başlarında Bilge-Kültür-Sanat yayınlarından çıktı. Orada bu alandaki diğer çalışmaların da künyeleri ve bazı değerlendirmeler var. Benim çalışmamda şiirlerin manzum olarak bugünkü Türkçeye aktarıldığını ve edebî açıdan da değerlendirildiğini belirtmeliyim.

DLT’nin izlerini sürecek çalışmalar da yapılmaya başlanmıştır. Mesela Kerkük Türklerinden Çoban Hıdır Uluhan DLT’deki söz varlığının bugünkü Irak Türkçesindeki izlerini ortaya koyan bir çalışma yapmıştır. Ancak bu eser henüz yayımlanmamıştır. Onun gibi DLT’nin izleri bütün lehçelerde aranabilir. Hangi kelimeler hangi Türk lehçesinde ne şekilde devam ediyor? Bu sorunun cevabı her lehçe için bir kitap hacminde çalışma olur.

DLT’nin bulunuşuyla ilgili güzel bir roman yazıldığını ve yayımlandığını da bu arada haber vereyim: Feyzi Ersoy, Bir Kitaba Tutuldum – Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün Romanı. Denizlili çocuk romancısı Hasan Kallimci’nin bu konuda yazdığı çocuk romanı ise bildiğim kadarıyla henüz yayımlanmamıştır.

T.M.: Verdiğiniz kıymetli bilgiler için çok teşekkür ederiz.

 

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları