Yükleniyor...
Atsız’ın şiirinden bahsedeceğim. “Rûhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?” mısraıyla başlayan şiiri var ya işte o şiirden. Daha ilk kelimeleriyle insanın ruhunu titreten şiirden. “Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?”
Şairin ruhu bir yanardağdır. Sönmüş, belki de içten içe yanan bir yanardağ. Onu harekete geçirebilecek ruh ancak ateşten; onu tutuşturacak gözler ancak alevden olabilir. Şairin ruhu tutuşmuş ve kendini alevlerin içine atıvermiştir. Çünkü pervane dediğimiz o uçuşan kelebekler kendilerini mum ışığına atar ve yanarlar. Bu imge, şairlerimizi yüzyıllarca beslemiştir. Kendilerini / âşıkları, sevgilinin ateşine atılıp yanan pervanelere benzetmişlerdir. Atsız da aynı imgeyi kullanır. Daha doğrusu Selim Pusat da kendini alevden gizlememiş ve Güntülü’nün alevden gözlerine atılarak bir kor gibi tutuşmuştur.
Evet, şiiri yazan Selim Pusat’tır. Ruh Adam romanının kahramanı Selim Pusat. Okuyucular artık Selim Pusat’ı çok iyi tanıyorlar. O, zamanlar aşırı yaşayan bir kahramandır. Hem romanın, “ruhu sürekli ıstırap çeken” kahramanı, hem de Atsız’ın kendisidir.
Bağlantı çok açıktır. Ruh Adam romanında şiiri Selim Pusat yazar ve Güntülü’ye verir. Ancak şiiri yazdığını unutmuştur ve Güntülü, şiiri geri verirken, Selim Pusat’a bunu hatırlatır. Oysa şiir ilk kez 3 Ağustos 1951 tarihinde Orkun dergisinde “Atsız” imzasıyla yayımlanmıştır. Ruh Adam ise 1972’de basılır ve orada Selim Pusat’ın şiiri olarak görünür.
Aslında bu tarihler okuyucuyu yanıltmamalıdır. Yani “Atsız” imzalı şiir, Selim Pusat’tan önce yazılmış sanılmamalıdır. Çünkü Orkun’daki başlıksız şiirde şöyle bir not vardır: “Bu şiir, Atsız’ın intişar etmemiş bir romanından alınmıştır.” Demek ki romanda Selim Pusat’a yazdırılan şiir, 3 Ağustos 1951’de Orkun’da yayımlanandan öncedir. Atsız Ruh Adam romanını, hiç olmazsa büyük bölümünü 1951 Ağustos’undan önce yazmış ve orada şiiri Selim Pusat’a yazdırmıştır. Atsız’ın Selim Pusat mahlasını kullandığını da artık herkes biliyor.
Bu, gerekli mi gereksiz mi olduğunu bilemediğim bilgilerden sonra şiire dönebiliriz.
Güntülü’nün gözleri yeşildir. Aslında Atsız romanlarının bütün kadın kahramanları yeşil gözlüdür. “Her şey silinip koyboluyorken nazarımdan / Yalnız o yeşil gözlerinin nûru görünse.”
Bilgisayar düzeltme işaretlerini kaldırıp duruyor. Kaldıramazsa kelimenin altına bir kırmızı çizgi çekiyor. Mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün. Vezin, iki kapalı / uzun, iki açık / kısa heceyle sürüp gidiyor. Yalnız o ye/şil gözleri/nin nûru gö/rünse. Yani düzeltme işaretli nû hecesi de uzundur ve o sebeple şapkalı yazılmıştır.
Şair çevresinde ne varsa yok ediyor hatta sevgiliyi bile yok ediyor. Ve yalnız yeşil gözlerin ışığını görmek istiyor. Mum ışığında kendini yok eden pervane de sadece ışığı görür, bir süre ışığın çevresinde döner, sonra da kendini aleve atıp yok olur. Selim Pusat da sadece o yeşil gözlerin ışığı etrafında dönecek, her şey gözlerinin önünden silinecektir.
“Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla / Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!…” Mum alevi pervaneyi yakıp kül etmiştir. Alevin her titreyişi gönülleri tutuşturur. Sevgili denilen ateşten yaratılmış ruh da yüzyıllar boyunca nice âşığı tutuşturmuştur. Mete ordusundaki yüzbaşıyı, Kamlançu ülkesindeki Burkay’ı, Mecnun’u ve “Mende Mecnûndan füzûn âşıklık istîdâdı var / Âşık-ı sâdık menem, Mecnûnun ancak adı var.” diyen Fuzulî’yi de. Nihayet Selim Pusat’ı ve Atsız’ı da.
Sevgilinin adı boşuna Güntülü değildir. Gün tülü, güneşin halesi demektir. Bütün gezegenler ve gezegen etrafındaki ay gibi uydular güneşin çevresinde dönerler. Romanın başındaki Uygur hikâyesinde de sevgili Açıgma Kün adını taşır yani “açan güneş”. Açıgma Kün’e âşık olanın adı da Burkay’dır yani buruk ay, yani hilal. Ay, dünya ile birlikte güneşin çevresinde dönmektedir. “Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse / Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse.” Ay, secde edecek ve güneşin çevresinde dönüp duracaktır. Ancak Selim Pusat’ın sevgilisi güneşten de güçlüdür, güneş, ışığını ondan alacaktır.
Niçin geriye dönüp duruyorum. Yoksa ben de ışığın çevresinde dolaşan pervaneye mi döndüm? “Ey sen ki…” İki mısrada arka arkaya gelen bu seslenmeler, Atsız’ın Türkçesine yakışmıyor diye düşünürdüm. Evet, arkalarından gelen kelimelerle yine gönüller tutuşuyor fakat bu nasıl söyleyiş: “Ey sen ki”.
Haşim’in şiirlerinde dolaşırken aynı ifadeyi görmeyeyim mi? “Zulmet” şiirine şöyle başlıyor Ahmet Haşim: “Ey sen / Ki şimdi şüpheli bir şekl-i pür-hayâl oldun.” Ve aynı şiirde iki mısra daha: “Ey sen / Ki sönmemiş zer-i zülfünde son ziyâ-yı nehâr.”
Tabii ki bunlar Haşimanedir. Hayalden ibaret bir şekil, üstelik “şüpheli”. Diğer mısralarda sevgilinin zülfü altındandır ve üzerindeki gündüz ışığı henüz sönmemiştir.
Geri Gelen Mektup’ta “Ey sen ki” diye başlayan mısralar Atsızcadır, sevgili onmaz yakışıyla âşığı kül eder ve bakışıyla nice gönülleri tutuşturur. Fakat bu söyleyiş benzerliğine ne demeli?
Bu, Ernest Gellner’in “yüksek kültür” dediği şeydir işte. Yüksek kültür, bir ülkenin aydınlarında nesilden nesile devam eder. Atsız ve akranları hiç şüphesiz Haşim’i severek okumuşlardır. Namık Kemal’i, Hâmid’i, Fikret’i, Cenap Şahabettin’i, Mehmet Emin’i ve Mehmet Akif’i de. Önce gelenlerin ve milletin oluşturduğu kültür, yüksek kültüre sahip olan aydınlara siner ve nesiller arasında kesintisiz bir birlik oluşturur. Sanatçının öncekileri taklit etmesinden söz etmiyorum. Ruhlarda ve zihinlerde oluşan ortak birikim bir şekilde kendini gösterir. Kim bilir Atsız gibi kaç şair, Haşim’in şiirlerini ezberden okumuştur. Yüksek kültür öyle bir şeydir ki yolda yürürken bile farkında olmadan dudaklarınızdan dökülüverir mısralar. Öncekilerin -bir zamanlar kudemânın derlerdi- birikimi ve kültürüyle bir bütün olursunuz.
Atsız’ın mısralarının “Ey sen ki” diye başlamasını artık yadırgamıyorum. Üstelik Haşim’de de ışık (ziyâ-yı nehâr) var, Atsız’da da “gönüller tutuşur.”
İzleyen mısralarda Atsız “hançer gibi keskin (çehre)”, “ölüm hazzı”, “azgın dev” gibi ifadeler kullanıyor. Bunlar tam da Atsız’a özgü söyleyişlerdir. Onun şiirlerinde ölümün, savaşın ve silahların kutsandığı daha nice mısralar vardır. Fakat bu şiirde bunlar arasında öyle bir mısra var ki insan âdeta çarpılıyor: “Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.”
Bu mısra yalnız şiirin değil Ruh Adam romanının da yazılma sebebini açıklıyor. Mete ordusundaki subay da Uygur hikâyesindeki Burkay da Selim Pusat da ve hatta Atsız da günah işlemiştir. Ruh Adam’ı yazarak Atsız âdeta kendini cezalandırmak istemiştir.
Peki Selim Pusat’ın ve Atsız’ın günahı nedir? Gözlerle işlenen bir günah. Gözlerle işlenen fakat aynı zamanda tat veren bir günah. Atsız’ın ahlak anlayışı buna bile razı değildir. Güzel bir kızla sadece göz teması bile cezalandırılmalıdır. Fakat bu yazıda Atsız’ın görüş ve tutumunu ele almıyorum, şiir üzerinde konuşuyorum. Sevgilinin çehresi şaire “ölüm hazzı” veriyor ve onu durduracak olan devi, vicdanını rüzgârlara atarak günah işlemenin zevkini tadıyor. Hey koca Atsız! Sen ülkünden ne zaman fırsat buldun da gözlerinle günah işledin?
“Ki”ler devam ediyor. Yine silah, yine vuruşma: “Vur şanlı silâhınla gönül mülkü düzelsin / Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!”
“Gönül mülkü” nasıl düzelecek ki? Şair gönlündeki azgın devi rüzgârlara atmamış mıydı? Öyleyse gönül mülkü ancak ölerek düzelebilir, sevgili vurmalı ve öldürmelidir. Üstelik bu sevgili vururken bile öldürürken bile güzeldir. Selim Pusat bu güzellik karşısında günah işlemeye de öldürülmeye de razı. Yeter ki onun güzelliğini görebilsin. İşte burada şiirin doruk noktasına geldik: “Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı / Görmek seni ukbâdan eğer mümkün olaydı.”
Yapay zekânın oyunu mu yoksa birileri mi bestelemiş, günlerdir bu şiire giydirilen ezgileri dinliyorum. Aman Allah’ım, ölmek de olabilir, yeter ki öbür dünyadan sevgilisini görebilsin. Aşkın, özleyişin, hasretin derinliği bu kadar aşkın bir dille ifade edilebilir mi? Diye düşünürken Fuzulî geldi aklıma: “Dest-bûsî ârzûsiyle ger ölsem dôstlar / Kûze eyleŋ toprağım, sunun anıŋla yâre su.”
Şair diyor ki: Eğer yârin elini öpemeden ölürsem toprağımdan bir testi yapın ve onunla yâre su verin. Böylece toprağı, sevgilinin eline değmiş, onun elini öpmüş ve arzusuna ulaşmış olacak.
Bu imge de yüksek kültürün ruhlarda ve zihinlerde yarattığı ortaklığın eseri mi yoksa iki şairin fırtınalı başlarının yaratıcılığı mı? Fakat Atsız’da da “toprak” var: “Sırretmeye elden seni bir perde olurdum / Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.” Fuzulî, toprağından bir testi yapılmasını ve sevgilinin elinin ona değmesini istiyor. Atsız da toprak olmak ve sevgili tarafından çiğnenmeyi arzu ediyor. Bunlar aşkın duyuşlar, aşkın düşüncelerdir. Mısraları açıklayınca bugünün insanlarına tuhaf gelebilir. Ama “Şiirde mevzu, şair için ancak terennüm ve tahayyüle bir vesiledir.” Böyle diyor Haşim ve devam ediyor: “Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir.”
Kendimi alamayıp devam edebilirim ama en iyisi okuyucuların bu yazıyı okumasıdır. Piyale’nin başında yer alan “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” yazısını. Önce onu okumalı ve şiirin ne olduğunu anlamalı.
Geri Gelen Mektup nasıl bitiyor? Bu nasıl bir güzelliktir ki şaire ölümü bile hoş gördürüyor? “En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.” Demek ki güzellik sıralamasında önce şiir yer alıyor. En güzel şey şiir ise şair, uğruna ölümü göze aldığı güzelliği şiir ile karşılaştırmalıdır. Evet, şiir en güzeldir fakat şairin ölmeyi göze aldığı güzel ondan da güzeldir.
“Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur / Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik!” Sanki düğüm çözüldü gibi. Şiir de aşk da güzellik de “kalbin işidir.” Selim Pusat’ın ve dolayısıyla Atsız’ın ancak kalbinin hissedebileceği bir güzellik söz konusudur. Şiir boyunca şair bunu okuyucuya anlatmaya çalışmıştır. Anlatabilmiş midir sizce?