19.04.2026

Yönetici mi, lider mi?

Göktürk Kitabelerine göre, Türk yönetim düşüncesi, dört temel kök paradigmaya dayanmaktadır. Bunlardan birincisi, “Kut ve Töre” inancı; ikincisi, “bilgelik”; üçüncüsü, “Kurultay-Kengeş”; dördüncüsü ise haksız otoriteye karşı “Direnme” hakkıdır.


İnsan dışındaki canlıların, biyolojik yapıları gereği gelişmiş akıl ve bilgi süreçlerine sahip olamamaları sebebiyle birlikte yaşama eylemlerine “sürü yaşamı” denilir. Bir tür biyolojik ve genetik zorunluluk olarak sürü yaşamına katılmış olan canlı öğelerin, bu zorunlu birliktelikte hiçbir irade ve seçimleri söz konusu değildir. Her bir canlı öğe, genetik yapısı kapsamında birer parçası olduğu sürünün kolektif ve kitlesel yaşam pratiklerine kendisini bırakır ve bu yoldan bütün gereksinimlerini karşılar. Evcilleşmiş canlı türleri, kolektif yaşamı ya da sürü olma hâlini, insanların “güdümünde” ve “egemenliğinde” sürdürürler ve beslenmelerinden güvenliklerine kadar hemen her türlü gereksinimleri, sahipleri ya da bakıcıları olan insanlar tarafından sağlanmış olur. Bu canlıları, birinci kademede besleyen, barındıran ve koruyan, onları belirli istikametlere sevk eden yani “güden” kişilere de “çoban” denilir. Çobanlar, bu canlıların yaşamlarını sürdürmeleri için onların “güdülmelerinden” sorumlu oldukları kadar, onlarla ilgili yaşamsal kararları, onlar adına da almak durumundadırlar.

İnsanlar, diğer canlılara göre daha gelişmiş ve donanımlı varlıklar olmalarına karşın, tek başlarına yaşamlarını sürdürme imkânına sahip değillerdir. Hayata tutunmaları ve varlıklarını rahat bir biçimde sürdürebilmeleri için birbirleriyle iş bölümü ve iş birliğine daha fazla gereksinim duymaktadırlar. Bütün canlılar, sadece kendi biyolojilerine yüklenen iç güdü ve doğal reflekslerin oluşturduğu bir yaşamı sürdürmek zorunda iken; insanlar, bu biyolojik ve genetik davranış yapılarının üzerinde potansiyel olarak çok çeşitli ve geniş alternatif davranışlar gösterme imkânına sahiptirler. Bu anlamda, insanların yaşamlarını nitelikli bir biçimde sürdürebilmeleri, yetenekleri, zihnî alt yapıları, eğitim ve kültürel düzeyleri, bilgi ve deneyimleri ile bireysel iradelerinin elverdiği ölçülerde her türlü gereksinimlerini karşılamalarına ve kendilerine uygun amaçlar belirlemelerine bağlıdır. İnsan türü, gereksinim duyduğu bütün ihtiyaçları ile erişmeyi istediği bütün amaçlarına tek başına kendi imkân ve kaynaklarıyla ulaşmasının imkansızlığından dolayı aile ile başlayıp millet-devlet olma aşamasına kadar çok sayıda iş bölümü ve iş birliği sistemleri içinde varlığını sürdürmektedir. İnsanların, birbirini tamamlayan ve destekleyen nitelikli iş bölümü ve iş birliği sistemleri aracılığıyla tek başlarına yapacakları etkinliklere göre çok daha çeşitli etkinlik gerçekleştirmek üzere oluşturdukları yapılara “örgüt” denilirken; yüksek düzeyde katma değerler üreten bu insanî-sosyal oluşumların işletilmesine ve yürütülmesine ise genel olarak yönetim süreçleri adı verilir.

Yönetim süreçleri

Yönetim süreci “belirli amaçlara varmak için belirli etkinlikleri, insan unsuru aracılığıyla ve diğer insanlarla birlikte yürütmek” olarak tanımlanır. Belirli amaçlara varmak için oluşturulmuş insan topluluğunun birlikte yürüttükleri etkinlikleri, belirli ilke ve kurallar çerçevesinde koordine eden kişilere ise “yönetici” denilmektedir. Liyakat ve ehliyet kıstaslarına göre yerleştirildiği varsayılan “yöneticinin” birinci dereceden görevi, yönetme yetki ve sorumluluğunu üstlendiği her bir kişinin, yönetim sistemindeki görevlerini tam olarak yerine getirebilmesi için, koordinasyon sağlamaktır. Yönetici, yönetmekle yükümlü olduğu iş bölümü ve iş birliği sistemi içindeki kişilerin görevlerini icra ederken, onların neler yapmaları gerektiği konusunda ayrı ayrı talimat verme gereği duymaz. Onlar, esas itibarıyla üstlenmiş oldukları görevlerin nasıl icra edilmesi gerektiği konusunda iyi yetişmiş ve görevlerinin bilincinde kişiler olarak işlerini gerektiği gibi yaparlar. Yönetici, sadece bu iş bölümü ve iş birliği sistemi içinde görev yapan çalışanların, iş ve görevlerinin yerine getirilmesi sürecinde belirli bir yer, zaman ve hareket bütünlüğünün sağlanması konusunda bu işlem ve eylemlerini -bir orkestra şefi gibi- koordine etmek durumundadır.

İş bölümü ve iş birliği sistemi olarak, iş veya çalışma örgütünde yer alan kişilerin, tamamen liyakat ilke ve kıstaslarına göre belirlendiği, her bir iş görenin kendi iş veya görevi için uygun olduğu, çalışanlarda rasyonel düşünce ve çalışma ahlakının hâkim olduğu bir yönetim sisteminde, yöneticinin koordinasyon işlevini yerine getirmesi son derece doğal ve verimli gerçekleşecektir. Buna karşılık, çoğu toplumlardaki gerçek iş hayatında ve örgütlerinde yer alan kişilerin, bulundukları iş veya görevin gerektirdiği niteliklere yeterince sahip olamamaları, rasyonel düşünce ve bilgi yeterliliğinden uzak olmaları gibi etkenlere bağlı olarak kendi iş ve görevlerini icra etme noktasında yöneticilerinin kendilerini ayrıca yönlendirme gereksinimi duymaları, çok sık karşılaşılan fiili durumlar olarak dikkat çekmektedir.

Lider

Geniş anlamda toplumda, dar anlamda çeşitli grup ve örgütlerin iş bölümü ve iş birliği sistemlerinde yer alan kişilerin, çoğunlukla rasyonel düşünceye sahip, nispeten eğitim ve kültür düzeyi yüksek ve bulunduğu konumun gerektirdiği yetenek, bilgi ve beceri ile kişilik niteliklerine sahip olduğu ortamlarda insanlar, çoğu zaman nerede, ne zaman, hangi hareketleri yaparak kiminle iş birliği içinde olacaklarını bilirler. Bu nitelikteki toplum, grup ve örgüt üyelerinin hareket ve etkinliklerinde, herhangi bir yönlendirmeye gerek olmaksızın sadece iyi bir koordinasyon ile başarılı ve etkili sonuçlar elde edilebilir. Buna karşılık ister toplum düzleminde, ister mikro ölçekteki grup ve örgütlerde olsun, çoğunlukla çalışan kişilerin yetenek, bilgi ve beceri ile kişilik niteliklerinin, bulundukları konuma göre nispeten yetersiz olduğu durumlarda, yetki ve sorumluluk anlamında otoriteyi temsil edenlerin, kendi izleyicisi insanlara yönelik, onlar için ayrıca birtakım amaçlar belirlemelerine ve bu doğrultuda onları sürekli yönlendirmelerine ihtiyaç olmaktadır.

Bu bağlamda, yönetim bilimlerinde, “mensubu olduğu topluluğun amaçlarını belirleyen ve bu amaçların gerçekleşmesinde topluluğa en etkili biçimde yön verebilen kişiye, lider” denilmektedir. Varsayım olarak, belirli bir iş bölümü ve iş birliği sisteminde yer alan kişiler, çoğunlukla yetkin insanlardan meydana geliyorsa, bu kişilerin oluşturduğu sosyal ilişkiler sistemindeki yöneticilerin, kendi yetki ve sorumlulukları altında bulunan insanlara ayrıca herhangi bir liderlik taslamalarına ihtiyaç olmadığı gibi; esasen yetkin insanların kendilerine birilerinin liderlik yapmaya kalkışmalarına da pek tahammüllerinin olmaması gerekir.

Liderlik süreciyle ilgili klasik, neo-klasik, modern ve postmodern yaklaşımlardan anlaşıldığı gibi liderlik olgusunun doğuşunda başat etken, lider ile liderlik üyeleri ya da izleyicileri arasında, sahip oldukları kişisel ve davranışsal nitelikler açısından çok büyük eşitsizlik ve farklılıkların olmasıdır. Bu anlamda, bir lidere ihtiyaç duyan kişilerin en dikkat çekici kişilik özellikleri, yeterince rasyonel düşünceye ve bireyselleşme aşamasına ulaşamamış olmaları, özgür irade ve karar verme konusunda belirsizlik ve çekimserlik yaşamaları ve bundan dolayı kendi başlarına amaç belirleme iradesinden yoksun olmaları biçiminde kendini göstermektedir. Bu kişiler, kendi davranışlarını seçme konusunda özgüvenlerinin düşüklüğünden dolayı, bir biçimde güven duydukları güçlü bir kişi ya da kişilerin güdümüne girme eğiliminde olan zayıf ve edilgen kişiliklerdir. Tıpkı, güçlü mıknatıs çevresinde bulunan hafif metal tozlarının ya da küçük parçalarının güçlü mıknatıs çekim gücüne kapılmaları gibi, nispeten zayıf ve edilgen kişilikler de güçlü kişilik niteliklerine ve davranışlarına sahip olan ya da kendilerini bu biçimde tanıtan liderlere karşı neredeyse kayıtsız şartsız bağlılık gösterir ve biat ederler.

Bu çerçevede, rasyonelleşme ve bireyselleşme sürecini büyük ölçüde tamamlamış ve bu nedenle çoğunlukla özgüvenleri yüksek kişilerden meydana gelmiş olan demokratik toplumlarda, nispeten liderlik süreçlerine fazla bir ihtiyaç duyulmamaktadır. Buna karşılık, ekonomik ve toplumsal gelişme ile demokratikleşme olgunluğuna yeterince ulaşamamış olup kişilerin kendilerine illaki bir yol gösterici aradıkları toplumlarda çok sayıda liderlik çeşitlerine ve olgularına rastlanmaktadır. Söz gelimi, Müslüman doğu ülkelerinde, özellikle inanç ve siyaset temelli grup ve topluluklarda, şeyhlik, seyitlik, dervişlik, halifelik, ağalık, muskacılık, cemaat ve tarikat önderliği, reislik, var oluş amacını aşmış olan siyasi parti ve dernek başkanlıkları gibi, son derece akıl ve bilim dışı ilişkilere dayalı liderlik örnekleri mevcuttur. Müslüman doğu toplumlarında yürütülmeye çalışılan başarısız ve tutarsız örgütsel yönetim uygulamalarına paralel olarak, toplumsal düzlemlerde çok sık gözlenen “kanaat önderi- mürit” ve “başkan-seçmen” gibi ilişkilerdeki liderlik biçimlerine, gerçekte olmayan sahte bir kutsallık atfedilerek ve aşırı bir yüceltme yapılarak bu ilişkilerin sorgulanma ve tartışılma imkanları peşinen önlenmiş olmaktadır.

Müslüman toplumlardaki din ve inanç temelli kanaat önderliği veya liderliğinin yüceltilmesinde, çoğunlukla Hz. Muhammed’e atfedilen ve sahih olma ihtimali hiç bulunmayan bir uydurma hadisin çok büyük etkisi olmuştur.  Bu uydurma hadis, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” biçimindedir. Bu söylem, iktidar sahipleri ile kendilerini güçlü gören bir kısım kişi ve grupların, kendilerine göre zayıf konumda olan ve etkilemek istedikleri insanlara karşı kullandıkları en etkili dinî söylemler arasında yer almaktadır. Oysa, Hz. Muhammed’in böyle bir söz söyleme imkânı yoktur. Çünkü, Kur’an’ı Kerim’in Bakara Sûresindeki 104. Âyet şöyledir: “Ey iman edenler (Peygambere hitaben) “Râinâ demeyiniz”, “Unzurnâ deyiniz” ve sözü iyi anlayınız!..” denilmektedir. Bu âyette, olumsuz emir kipi olarak geçen “Râinâ”, “Bizi güt-sen bizim çobanımızsın” anlamına gelirken, olumlu emir kipi olarak ifade edilen “Unzurnâ”, “Bizi gözet-bize nezaret et-bizi yönet” anlamına gelir. Kur’an’daki adı geçen âyette, iman edenlerin Peygambere hitaben “bizi güdünüz demeyiniz” diye söylemeleri emir kipi ile kesin olarak yasaklanırken, aynı Peygamber’in “hepiniz çobansınız” ile başlayan bir sözü söylemesi mümkün değildir. Üstelik, Kur’an’daki “danışma” ile ilgili açık hükümlerin bulunması (Şûrâ, 38; Âli İmran, 159), Kur’an’daki İslâmiyet’in, yönetim ilişkileriyle ilgili değer yargılarında bir “çoban-sürü ilişkisinin” olmadığını açıkça gösterir. Tam aksine, yönetim etkinlikleriyle ilgili Kur’an’ın buyrukları, yönetim bilimlerinin en ilkesel yönetim biçimi olarak öngördüğü “danışmalı ve katılımcı yönetim” tarzına işaret eder. O zaman, Kur’an’a ve Peygamberin bizzat uygulamasına rağmen, uydurma hadis üzerinden bu “çoban-sürü ilişkisi” nereden çıktı ve yaygınlaştı? Bu anlayışın asıl kaynağının, İslâmiyet’in doğuşundan önceki Arap yönetim kültürünün, Peygamberin vefatından hemen sonra yeni Müslüman olmuş kişilerin yönetim ilişkileriyle ilgili kolektif bilinç altlarının yeniden dışa vurmasından ileri geldiği anlaşılmaktadır. Daha sonrasında da iktidar sahiplerinin takdirini kazanma yarışına giren din adamları ve din âlimlerince(!), Emevi ve Abbasiler yönetim zihniyetinin din sömürüsüne dayalı despotik uygulamalarına meşruiyet kazandırmak amacıyla birçok uydurma hadisler ve asılsız rivayetler üzerinden paralel bir inanç kültürü inşa edilmiştir. Böylece, bu anlayış, hemen hemen bütün Müslüman toplumlardaki genel kamu yönetimlerine ve çeşitli alt gruplar ile örgütlerin yönetim uygulamalarına yaygınlaştırılarak egemen ve baskın bir yönetim zihniyeti yaratılmıştır.

Sonuç olarak, Göktürkler döneminde şekillenmeye başlayan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün akılcı ve bilimsel yöneticilik anlayışıyla yeniden güncellenen Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk on beş yılındaki Türk Yönetim Tarzında, bir “çoban-sürü ilişkisi” söz konusu değildir. Ayrıca, Kur’an’da öngörülen yönetim ilişkilerine dair temel ilke ve kurallarda da bir Ortadoğu yönetim zihniyetini yansıtan “çoban-sürü ilişkisi” asla mevcut değildir. Göktürk Kitabelerine göre, Türk yönetim düşüncesi, dört temel kök paradigmaya dayanmaktadır. Bunlardan birincisi, “Kut ve Töre” (adalet) inancı; ikincisi, “bilgelik”; üçüncüsü, “Kurultay-Kengeş”; dördüncüsü ise haksız otoriteye karşı “Direnme” hakkıdır. Allah’ın Kur’an’da, çeşitli tarihî dönemlere ait “kıssalar” üzerinden açıkladığı ve çeşitli ayetler üzerinden beyan ettiği temel yönetim ilke ve kuralları ise şu dört temel değerden meydana gelmektedir: Birincisi, yönetimde adalet; ikincisi, yöneticilerin atama ve seçimlerinde liyakat ve ehliyet; üçüncüsü, işlerin görülmesinde veya yönetimde şûra (danışma ve katılım); dördüncüsü, gayri meşru (yani hukuka ve ahlaka aykırı) zalim yönetimlere karşı direnme hakkı. Türk yönetim tarzının kök paradigmaları ve Kur’an’daki İslâmiyet’in temel yönetim ilke ve kuralları, ne yazık ki tarihsel süreç içinde bölgemizdeki despotik Ortadoğu yönetim kültürleri tarafından zehirlenmiştir. Bu yönetim anlayışına, tarihî süreç içinde karşı çıkan ve itiraz eden aydın ve bilgin muhalifler korkunç biçimde susturularak, halkın “öğrenilmiş çaresizlik” psikolojisine sokulmasının sonucunda, bu biçimde yönetilme tarzına bir sıradanlık ve normallik kazandırılmıştır. İktidar ve güç sahiplerinin, insanları ve toplumları çok kolay yönetmek ve onları bir anlamda “azatsız köle” haline getirme çabalarında, ne yazık ki en büyük destekleyicileri ise din adamları olmuştur. Böylece, iktidar ve güç sahipleri- din adamları ittifakının ürettiği Ortadoğu kültürlerinin etkisi altındaki din anlayışı üzerinden “çoban-sürü ilişkisine” dayalı yönetim anlayışına bir kutsallık kazandırılmıştır.

Son söz: Türkler ve Türk Soyu, “sürü” değildir; iktidar ve güç sahipleri de “çobanları” değildir. Türkler, akıl, bilim ve Türk Töresinin şekillendirdiği bir millet; her düzeydeki yönetenler ise (başka bir şey olmaya heveslenmeden ve yönelmeden) bilimsel, yasal ve ahlaki değerlere bağlı kalmak şartıyla belirli süreler içinde Türklerin sadece “yöneticileri” olmalıdır.

Yazar

Feyzullah Eroğlu

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar