Muhalefet zararlıdır, birliği bozar

Evvel emirde birlik ve beraberliğimize zarar şu fırkalardan kurtulalım. Tek yumruk olalım. İki satırlık bir kanuna bakar: Muhalif olmak yasaktır. Muhalifler muhalefetten vazgeçene kadar hapsolunur. Vesselam.


Paylaşın:

 

Bizde parti yok, lider var demiştim. Niçin? Çünkü parti zor bir kavram. Partinin, adı üstünde, diğer partilerden ayrı, onu tarif eden bir anlayışı olur; farklı bir felsefesi olur. Amaaan canım. Kim uğraşacak anlayışla, felsefeyle. Onun yerine Ahmet liderin partisi, Mehmet liderin partisi deriz. Her şey ayan beyan bellidir. Bunlardan birine taraftarları dünya lideri der, öbürüne kâinat lideri; yuvarlanıp gideriz.

Partiydi, anlayıştı, felsefeydi zaten kendileri soyut kavramlar. İçini doldurmak için daha da soyut kavramlar gerekecek. Ünlü Rus nörolog Luria, iptidai toplumlarda soyut kavramların bulunmadığını belirlemişti. Daire yoktu, tabak vardı; dikdörtgen yoktu, kapı vardı… Sonra zekâ testlerinde ölçülen şeyin de büyük çapta soyut kavramlara hâkimiyet olduğu anlaşıldı. Çünkü zekâ testleri aslında soyutun manipüle edilmesi üzerine kurulmuştu. Ülke gerilikten kurtulursa, bu kurtuluşla birlikte çocuklarına soyutu kavratan bir eğitim verebilirse, toplumun ölçülen ortalama zekâsı yükseliyordu. Siyaset hayatımıza, siyaseti anlayışımıza bakılırsa o eğitimin hâlâ verilemediği görülüyor.

Herhâlde çok doğru değildir bu düşüncelerim ama nideyim, düşündükçe bu soyutu kavrayamama ile birçok tersliği açıklayabiliyorum.

GELLNER DER Kİ

Bir başka bilim adamı, sosyolog Ernest Gellner’in de bu düşüncelerime yakın tespitleri var. Gellner daha ziyade millet ve milliyet teorileriyle bilinir. Fakat milliyet teorilerine dönmeden önce İslam Toplumu (İslamic Society) adlı bir kitap yazmıştı. Orda, İslam dininin, bilhassa İslam’da Tanrı kavramının mesela Hıristiyanlığa göre daha soyut olduğunu söylüyordu. Öyle ya, Hıristiyanlıkta Tanrı insanları sevdiği için insanlara oğlunu kurban etmiştir. Hatta oğlu mudur, kendi midir hangisi ise ete kemiğe bürünüp insanların arasına inmiş, insanların arasında yaşamış ve ölmüştür. İslamiyet’in Allah’ı Hıristiyanların anlayışıyla mukayese bile edilemez. Kimseye benzemez, doğmamıştır, doğrulmamıştır… Onun için der Gellner, Müslümanlar bu kadar erişilmez – aynı zamanda şahdamarlarından da yakın – Tanrı’ya erişmek için şeyhleri aracı kılıyorlar. Şeyh işte karşılarında, elle tutulur, gözle görülür. Sizi soyutluktan kurtarır. Günahtan da. Olabildiğince somuttur. İşte, orada karşınızdadır.

Şimdi Gellner’in fikirlerini alıp bizim siyasetimize uygulayabiliriz. Demokrasi? Ne demek demokrasi? İşte herkes kendine göre bir demokrasiden bahsediyor. En teröristi de demokrasi diyor, en diktatörü de demokrasi.

YOK ASLINDA BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZ

Parti ne demek? Bir parti bir partiden farklı bir şeyler söylemeli değil mi? Biri Türkiye’yi şöyle şöyle kalkındıracakken öbürü, “Hayır” demeli, “Böyle böyle kalkındıracağım.” Mesela biri devletçiyken öbürü liberal falan olmalı; değil mi? Bizim partilerimiz arasında böyle farklar görüyor musunuz? Doğrusu ben görmüyorum.

Hepsi aynı şeyi söylüyor. “Memur, emekli, işçi maaşları daha yüksek; domates, hıyar, ekmek fiyatları daha düşük olmalı.” CHP böyle diyor. Peki, AKP ne diyor? Tersini mi söylüyor? Hayır. O da tamamen aynı fikirde de farkı şu, imkânımız şimdilik bu kadar ama bu yüzyıl Türkiye yüzyılı olacak; o zaman maaşlar yükselecek, fiyatlar artmayacak diyor. Nasıl mı olacak? İşte iktidar da muhalefet de bu “nasıl”ı söylemiyor. Hiç söylerler mi… Söylesinler de karşı taraf kopya mı çeksin!

Ha, CHP daha Atatürkçü. Ne demek Atatürkçü? Özgür Özel, Atatürk’ün koltuğunda oturuyormuş. Buna mobilya Atatürkçülüğü diyen bozgunculara bakmayın siz. Bundan daha sağlam bir Atatürkçülük delili olur mu? Daha ne istiyorsunuz? Altı oku mu saysın tek tek? Hele hele “Türk milleti”, “Ne mutlu…” falan desin de DEM’i mi küstürsün maazallah!

PARTİ NİFAK DEMEKTİR

Aziz milletim. Bu demokrasi işinin tadı kaçtı. Milleti partilere bölmek son derece tehlikeli bir iş. Bakın “parti” yerine eskiden “fırka” denirdi, bu kelimenin cinsleri arasında “fark”, “tefrik” falan vardır. Yani ayırt etmeye dayanır. Hâlbuki dört tarafımız düşmanlarla çevriliyken, İsrail bize saldırdı saldıracakken; tefrike, hizbe hiç mi hiç ihtiyacımız yok.

İç cepheyi sağlam tutmak beka meselesidir. Fırka ile, hizip ile iç cepheyi nasıl sağlam tutarız? Vazgeçin bu parti, pırtı işlerinden. Muhalefet yapmaktan. Bakın, muhalefet bu farklılıklara o kadar alışmış ki kendi içlerinde bile parça parça olmuş, birbirine girmişler.

Elin gâvuru, fiilî durumu kanuna uygun hâle getirmek için çırpınır durur. Biz, tam tersine, kanunu fiilî duruma uydururuz. Bunu, hatırlayacaksınız, daha önce de yaptık. Gelin, bize meşruiyet lütfeden Tom Barrack’ın sözlerine kulak verelim. Bize yakışan rejimin hangisi olduğunu tekrar düşünelim. Müşfik monarşi miydi? Hemen başlayalım: Evvel emirde birlik ve beraberliğimize zarar şu fırkalardan kurtulalım. Tek yumruk olalım. İki satırlık bir kanuna bakar: Muhalif olmak yasaktır. Muhalifler muhalefetten vazgeçene kadar hapsolunur. Vesselam.

Şimdi bu yazıyı tekrar okudum. Gellner’den sonra zıvanadan çıkmışım. Neyse bu böyle kalsın. İlerde doğrusunu yazarım. Şimdi bu yazdıklarımı “beka meselesi” diye okuyun. “Beka meselesi” deyince yazdığım her zırvayı kabule mecbursunuz.

Yazar

İskender Öksüz

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar