08 Eylül 2026

Mustafa Kemal’in askerleri ve Türk kadını

Yıllarca askerî vesayeti bitirme adı altında açık toplum hedefleriyle birlikte sivilleştirilen ve tasfiye edildiği zannedilen Türk Ordusu nerede durduğunu kınından çıkarak gösterdi.
Yazar: Selçuk Erenerol
Tahmini Okuma Süresi: 5 Dakika
Yazı Boyutu: Satır Boşluğu:

“Yer yarılsa ayrılsa

Gök kapansa açmasa

Güneş hiç ısıtmasa

Ya da

Kızgın oklarıyla kavursa

Yürürüm düşman üstüne

Mustafa Kemal’in askeriyim ben!”

Ali Rıza Selmanpakoğlu, 1986, Çorum

 

Dostumuza güven, düşmanımıza korku veren, kulaklarda çınladığında insanın içini titreten “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” sloganı subaylarımızın mezuniyetinde coşkuyla haykırıldı. Dünya tarihinde bir ilk olarak, üç kuvvetimizin de birincileri Türk kadınları oldu ve çektikleri kılıçlarla ettirdikleri yemin hepimizin tüylerini diken diken etti.

“Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” diyen Atatürk’ümüzün kahraman Türk kadınları bütün gericilere, etnikçilere, bölücülere ve kürsüde ettikleri yemini unutan siyasetçilerimize gereken cevabı en güzel şekilde vermiş oldu.

Toplumdan dışlanmaya inat, Türk kadını yeniden aslî yerini ispatladı; maskeler düştü ve hamaset siyaseti kursaklarında kaldı.

Dinciler ve etnik bölücüler hiçbir zaman Türk Silahlı Kuvvetleri’ni sevemedi. Askere duydukları nefreti zor bela bir maskenin altına gizlediler. Yıllarca askerî vesayeti bitirme adı altında açık toplum hedefleriyle birlikte sivilleştirilen ve tasfiye edildiği zannedilen Türk Ordusu nerede durduğunu kınından çıkarak gösterdi. Her Türk’ün asker doğduğu ve her askerin de Mustafa Kemal’in askeri olduğu yurdun dört bir yanında yankılandı.

Oyunları ne olursa olsun, ne denli çabalasalar da Türk’ün damarında akan kanı ve genin gerektiğinde ortaya çıkmasını durduramıyorlar. Türk’e töresini ve inancını unutturmaya çalışanlar bir bir kınından çıkan kılıçlara yeniliyorlar.

Türk, ne zaferlerini ne de kahramanlarını unutuyor!

Yazmaya çalıştıkları uyduruk bir tarih senaryosu her seferinde gişede patlıyor. Tarih sahnesinden silmeye çalıştıkları Türkler bir ölüp bin diriliyor. Ne onlar pes ediyor ne de bizler. Bu binlerce yıldır böyle devam ediyor ve gerekirse binlerce yıl daha mücadele edecek güç damarlarımızdaki asil kanda mevcut.

Yeni mezun genç subaylarımız yemin ederken ne dedi de dinciler ve etnik bölücüler bu kadar rahatsız oldu?

“And içeriz ki laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, yüce Türk ulusunun namus ve şerefine, aziz vatanın bir karış toprağına uzanacak eller karşısında bizi bulacak.

Kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır.

Bizler Türk istikbalinin evlatlarıyız.

Şerefimizle doğduk, şerefimizle yaşayacağız ve şerefimizle öleceğiz.

Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Tasfiye ettiklerini sandıkları Türklük ve Türklüğünü bu ulusa hatırlatan Mustafa Kemal Atatürk’ün damarlarımızda nasıl aktığını gören dinciler ve etnik bölücüler bu yeminden bir darbe senaryosu çıkardılar. Onlar Türk Ordusu’nu değil; onlara biat eden emir kullarını seviyorlar. Onlar zaferden zafere koşan Türk’ü değil; onların çıkarına hizmet edecekleri seviyorlar. Keza onlar insanı değil kula kulluk edenleri yüceltiyorlar!

Şeyhlerin ayak dibinde çizilmiş siyaseti, inancı çelikten dövülmüş Türk ulusuna yutturamadılar.

Türk’ün genine kodlanmış töresi ve inancı en olumsuz zamanlarda imdadına yetişir. Bunu kimse durduramaz. Durduramayacaklarını bildikleri hâlde, yürüttükleri tüm oyunları “ne koparsak kârdır” anlayışı üzerine kurarak Türk ulusunun ahlakî değerlerini köreltmek adına savaşıyorlar. Kazandıkları cepheler, devşirdikleri üçkağıtçılar, satın alınan kalemler, yeminini unutan siyasetçiler ve kindarlığı aşıladıkları nesiller yetiştirmiş olsalar da Türk’e karşı verdikleri savaşı kaybediyorlar.

“Orduda Kemalist istemiyoruz” diye haykıran algı ajanlarının temsil ettiği güruh, ekmeye çalıştıkları nifak tohumlarının altında ezilmeye devam ediyor. “Kadın mıdır? Kız mıdır? Bilemem.” sözlerinin yankılandığı ülkemizde, üç kuvvetten üç kadının birinci olarak gösterdikleri üstün gayret ile gerici gürûhun hezeyanları arasında yıldırım gibi, kasırga gibi, güneş gibi kendini gösteriyor.

Binlerce yıldır Anadolu beşiğinde doğmuş Türkler kıtalara töresi ile hâkim olmuşken, tarihten ders çıkaramayan düşmanlarımız gaflet içerisindedir. Mustafa Kemal Atatürk yalnızca Türk ulusuna varlığını hatırlatmamış; emperyal hayaller ile ezilen tüm toplumlara umut ışığı olmuştur. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türk’e, Türk’ün töresi ve inancına açılmış savaş aynı zamanda insanlığa açılmış bir savaştır. İnsana insan olduğunu unutturarak onu beşere dönüştürmeye çabalayanlar ve buna destek veren sahtekarlar sürüsü insanlığa karşı suç işlemektedirler.

Aydınlığa ulaşacağımız yol töremize dönmekten; sevgiyi ve saygıyı yeniden tesis etmekten geçmektedir. Bizlere unutturulan sevgi ve saygı, toplumsal beraberlik, dürüst iman, kardeşlik ve Türklüğümüzün özü damarlarımızda akmaya devam etmektedir. Bunu hatırlatan genlerimize ihanet etmek yerine gelen sese kulak vermek zorundayız.

Selam olsun Türk kadınına.

Selam olsun Mustafa Kemal’in askerlerine.

Selçuk Erenerol
Yazar: Selçuk Erenerol

Yazarımız Ol!

Yazınızın Millî Düşünce Merkezinde yayınlanmasını ister misiniz? Yazınızı gönderin, değerlendirelim, yayımlayalım.

Yazını Gönder!

Bağışta Bulun!

Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye düşünüyor musunuz? Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha etkili olacaktır.

Tıkla!

“Mustafa Kemal’in askerleri ve Türk kadını” için bir yanıt

  1. Olay, anladığımız kadarı ile şöyle gelişiyor: Kara Harp Okulu’ndan mezun olan 960 teğmen, devlet erkanı ve komutanları önünde , dönem birincisi kadın teğmenin konuşmasını müteakip İç Hizmet Kanunu’nda mevcut olan yeminlerini ediyor. Resmi tören bitip devlet erkanı gittikten sonra sayıları 300-400 arasında olduğu söylenen teğmen, dönem birincisi kadın teğmenin öncülüğünde kılıçlarını çekerek “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” şeklinde bağırıyor ve 2016’da kaldırılan yemin metnini hep birlikte okuyorlar. Şimdi burada duralım, düşünelim ve soralım: Teğmenler, alternatif yemin için ne zaman ve hangi saiklerle karar aldılar? Bunun doğaçlama gelişen bir eylem olması mümkün değil. Sokak köpekleri ile ilgili kanunun yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşen kışkırtıcı eylemler, Mehmet Şimşek istifa etti yalanının piyasaya sürülmesi, İzmir yangınından sonra yapılan provakatif paylaşımlar ve devlet yangına yeterli müdahale etmedi yalanları, Dilruba hadisesi etrafında koparılan sahte fırtınalar, Can Atalay konusunun sürekli gündemde tutulması, Gaziantep Şehitkamil ilçesinde İsmail Haniye posteri sanki 30 Ağustos’ta asılmış gibi yaygara kopartılması, ABD askeri personelinin kafasına
    çuval geçirilmesi, CIA tarafından “Kapadokya” paylaşımının yapılması gibi olaylardan sonra bunun sahneye konulmuş olması tamamen tesadüf müdür? Sorulara devam edelim:
    1. Harp Okullarının yönetimi Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmış olmasına rağmen 300’den fazla teğmenin katıldığı bu organize hareket nasıl meydana gelmiştir?
    2. Olayda FETÖ parmağı var mıdır?
    3. Alternatif yemin törenine katılanlar kendisini Atatürkçü olarak tanımladıklarına göre bu eyleme katılmayanlar (en azından bir kısmı) tarikatçı ya da cemaatçi midir?
    4. Alternatif yemin ile mesaj, yemine katılmayan diğer teğmenlere mi, üst makamlara mı, hükümete mi yoksa tüm topluma mı verilmiştir?
    5. Bu olay ileride tıpkı “genç subaylar rahatsız” haberleri gibi hükümetin kendi lehine kullanabileceği bir argümana dönüşebilir mi?
    6. Alternatif tören gerçekleştirilirken öncülük eden dönem birincisi kadın teğmen ve arkadaşları tarafından bu konunun sosyal medyada ve CHP medyasında istismar edileceği hesaba katılmış mıdır?
    7. Bir kısım medya ve bazı emekli subaylar tarafından askeri okulların tarikat ve cemaatlerin kontrolüne girdiği iddia edilirken 300-400 teğmen tarafından böyle bir eylemin gerçekleştirilmiş
    olması bu iddiaların en azından abartılı olduğuna delil sayılabilir mi?
    8. Alternatif törene katılan teğmenler ile katılmayanlar arasında nasıl bir ilişki mevcuttur? İlerideki dönemlerde iki grup arasında silah arkadaşlığı ilişkisi hangi boyutta tecelli edecektir?
    9. Askerlikte en önemli prensip disiplin ve amirlere itaat olduğuna göre bu olay teğmenlerin meslek hayatını nasıl etkileyecektir? Mesleğin daha en başında böyle bir eyleme imza atanlar yıllar sonra kendilerine, örneğin Somali’ye gitme emri verildiğinde orası mavi vatan ya da misak-ı milli sınırlarında değil, biz gitmiyoruz diyebilirler mi?
    Yazınızda “Toplumdan dışlanmaya inat, Türk kadını yeniden aslî yerini ispatladı; maskeler düştü ve hamaset siyaseti kursaklarında kaldı.” gibi bir cümle kurmuşsunuz. Üç sınıfın da birincisinin kadın olması onların toplumdan dışlanmadıklarını gösteriyor farkında değil misiniz?
    “Dinciler ve etnik bölücüler hiçbir zaman Türk Silahlı Kuvvetleri’ni sevemedi.” demişsiniz ki bu doğrudur. Ama eleştirilerinizde her zaman siyasal İslamcılara saldırıyorsunuz.
    Bedelli askerliği dinciler mi çıkardı? Milletin askerlik hizmetinden soğutulması liberal düşüncenin eseri değil midir? Milletin askerlikten soğutulmasında kendini toplumdan soyutlayan askeri personelin sorumluluğu yok mu? Millet geçim sıkıntısı içinde kıvranırken çağdaş olmak iddiası ile smokinleri giyip ordu evlerinde cumhuriyet baloları kutlamanın araya koyulan mesafeyi arttırdığını hesaba katmaları gerekmez miydi? Geçmişte mason ve/veya NATO’cu üst rütbeliler yok muydu? Sizin tek itiraz ettiğiniz şey siyasal İslam.
    “Durduramayacaklarını bildikleri hâlde, yürüttükleri tüm oyunları “ne koparsak kârdır” anlayışı üzerine kurarak Türk ulusunun ahlakî değerlerini köreltmek adına savaşıyorlar.”
    Cümleniz de izaha muhtaç. Türk Milletinin ahlaki değerlerini küresel kapitalizm köreltiyor. Türkün töresine savaş açanlar da küresel çete ve emperyalizmdir. Hedefe sadece tarikat ve cemaatleri koyarak hedef saptırıyorsunuz.
    AKP hükümetinden kurtulmak için 300-400 teğmenin eyleminden medet umanların sırf 2. Abdülhamid prestij kaybetsin diye 1897 Türk Yunan savaşında birkaç muharebede yenilmemizi arzulayan Jön Türklerden farkı yoktur. Bu gaflettir. Eğer Atatürkçü isek bilmeliyiz ki Atatürk döneminde ordu siyasetin tamamen dışında tutulmuştur. Barış döneminde daha erken terfi almalıyız diyen genç bir subaya Atamızın verdiği cevap malumdur.
    1960 darbesinden önce de tıpkı bugünlerdeki gibi belli bir kesim orduyu kışkırtmış ve darbeden iktidar fırsatı ummuştur. 9 Mart ve 1 Mart 1971 olayları ile 1980 darbesinin Türkiye’ye verdiği zararlar malumdur. O yılların ön planda olan sözde aydınları hem gençliği, hem askeri öğrencileri hem de ordudaki bir kısım subayları alabildiğine kışkırtmış ve başları sıkıştığında yurt dışına kaçmışlar, olan meslekten atılan, hapse giren subaylara ve geleceği sönen gençlere olmuştur. Bu ülkeyi seviyorsanız siyasetinize askerleri alet etmeyin. Orduya siyaset karıştırılması ve ikilik yaratılması her kim yaparsa yapsın bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla yazı yüklemek için kaydırın ➔