PEÇUY-I DİLCUY

Bir başka ülkede ezan duyduğunuzda, ezanın niçin Arapça olması gerektiğini anlıyorsunuz. Ben anadilimin, Türkçenin sevdalısıyım ama bu ezan, zaten zor duyulan bu ezan, Macarca okunsaydı ezan olduğunu anlamayacaktım.


Paylaşın:

 

Macaristan’da “izimizi” bulduğum bir şehir daha: Peç. Peçuy.

Peç, Güney Macaristan’da ülkenin en büyük şehirlerinden. Zigetvar’a yarım saat kadar mesafede. Etrafı yemyeşil, ağaçlarla perdeli, dümdüz bir yoldan gidiyoruz.

Günlerden pazardı. Sabah saatleri… Bizi sakin bir şehir karşıladı. Geniş, uzun caddelerde rastgele şehri tanıma turları yaparken karşımıza ilk çıkan Yakovalı Hasan Paşa Camisi oldu. Karşımıza çıkıvermedi aslında, biraz dikkat göstererek, kuytu köşesinde bulmamız gerekti.

Önde, birkaç basamak merdivenle inilen küçük bir kaldırım sahanlığı. Bir heykel. Yakovalı Hasan Paşadır, derken… Hayır, meşhur tarihçimiz Peçevî’nin heykeli bu. Öyle ya, İbrahim Peçevî buralı, Peçuylu. Doğduğu ve çok sevdiği şehrine Peçuy-ı Dilcuy diyen de o. Gönül çeken, gönül alan Peçuy.

Cami, bugün binaların arasında sıkışmış vaziyette. Yine de minaresi, şerefesi, kubbesi, hilâlden alemleri, her şeyi yerli yerinde görünüyor. Ama kapısı yok!

Kapısını bulamıyorum! Ön cephede pencereler… Yan tarafta dar bir bahçeye açıldığını gördüğüm demir kapı kilitli. Başka bir cephe de yok! Caminin öteki tarafı, yandaki dört katlı binanın duvarına bitişik. Nasıl gireceğim ben içeriye? Soru soracak kimse de yok! Dolanıyorum, düşünüyorum… Sadece dışından görmekle yetinecek miyim? O sırada caminin bitişik olduğu dört katlı binanın zemin katından sesler duyulduğunu farkettim. Camlı, demirli kapı açık. Yaklaştım. Evet, içerde insanlar var, sesler geliyor. Müzik. Tasavvuf müziği! Artık beni tutabilene aşk olsun! Daldım içeri. Ve gördüğüm manzara karşıında biraz mahçup oldum. Küçük bir salon. İki sıra iskemle konmuş, daha ziyade orta yaşlı kişilerden oluşan bir grup sessizce oturuyor. Köşede bir dergâh odasını canlandıran dekorasyon. Duvardaki televizyon ekranında sufî hayatını anlatan bir belgesel. Mevleviler, semâ… Ney ve kudüm sesleri… Herkes pür dikkat seyrediyor. Bir de bu huzurlu ortama damdan düşer gibi paldır küldür dalmış ben! Bekleyeyim mi, çıkayım mı, ne oluyor burda derken onbeş dakika geçti, ekrandaki belgesel bitti. Seyirciler birer ikişer kalktı. Karşı kenarda masasında oturan, buranın görevlisi olduğu anlaşılan orta yaşlı bir adam Macarca bir şeyler söyledi onlara. İçerdeki bu hareketlenme benim davetsiz misafir varlığımı da örtbas etti. Bir turist grubuydu bu. Onlar çıkarken ben de görevlinin masasına yaklaşıp camiye girmek istediğimi söyledim, İngilizce biliyordu. “Fakat kapı nerede?”

Kapıyı bulmak bilet almaktan geçiyormuş meğer! Biletimi aldım, adamın gösterdiği yöne yürüdüm. Bu küçük salon daha geniş bir salona açılıyor, orası Türk el sanatları müzesi. Küçücük bir müze. Sergi salonu demek daha doğru. Her taraf aynalarla kaplı. İnsanın gözünün alışması biraz zaman alıyor. Camekânların içinde çeşitli el işlerimiz, ebru tablolar, iğne oyaları, fincan takımları, çini tabaklar… Bu sergi salonu caminin bir duvarının bitişik olduğunu gördüğümüz dört katlı binanın zemin katında bir mekân. Sergi salonunun bir tarafı caminin kapısına açılıyor. Demek ki vaktiyle caminin ön cephesi, şimdi binanın kapattığı bu tarafmış. Kısa bir koridordan geçip Yakovalı Hasan Paşa Camisi’nin kapısından girdim. Kapının üzerinde sülüs bir levha. “Fevelli vecheke şatral mescid’ül haram…Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” (Bakara Suresi’nin 149’uncu âyetinin bir parçası). Nihayet caminin içindeyim! İçerisi namaz kılmaya hazır. Her şey yerli yerinde. Halılar, mihrap, mimber, rahleler, Kur’an-ı Kerim, duvara raptedilmiş ahşap vaaz kürsüsü, yer yer sıvası, boyası dökülmüş duvarlarda Allah, Muhammed, Ali, Ebubekir, Ömer, Osman levhaları. Halılar bir karış yükseltilmiş ahşap taban üzerine serilmiş, o bölümlere ayakkabı ile basılmasın diye ip çekilmiş. Ortada mihraba uzanan taş döşeme yolun sonunda farklı bir taş var. Üzerine haç işareti kazınmış. Belli ki bu taş, Macaristan elimizden çıktıktan sonra cami kiliseye döndürüldüğünde yerleştirilmiş.

Arkada küçük bir bahçe ve hazire. Birkaç kavuklu mezar taşı. Acaba bunlardan biri Hasan Paşa’ya mı ait? Vaktizamanında caminin yanısıra tekke, medrese ve imaret ile beraber bir külliye varmış burada. Küçük bahçe caddeye doğru irim gibi devam ediyor, az önce dolanıp durduğum kaldırıma ulaşıyor, demir kapı ancak içeriden açılabiliyormuş! Caminin şu anda bitişik olduğu dört katlı bina, sokağın köşesine doğru uzanıp köşeyi dönüyor, hayli büyük bir yapı bu. Peç Üniversitesi’ne bağlı bir klinik olduğunu öğreniyoruz.

O sırada öğle ezanı okunmaya başladı. Ses sadece bina içinde duyuluyordu tabiî. Heyecanlandım. Bir başka ülkede ezan duyduğunuzda, ezanın niçin Arapça olması gerektiğini anlıyorsunuz. Ben anadilimin, Türkçenin sevdalısıyım ama bu ezan, zaten zor duyulan bu ezan, Macarca okunsaydı ezan olduğunu anlamayacaktım. Dünyadaki Müslüman nüfusun birbiriyle geçinemediği, hatta kanlı bıçaklı olduğu meydanda da hiç değilse ezanları, namazları ortak bir dilde devam etmeli.

Yakova bugünkü Hırvatistan’da bir şehir. Hasan Paşa onaltıncı yüzyılın ikinci yarısında yaşamış devlet adamlarından biri. Ailesinin bir tarafı Sokollular’dan geliyor. Bosna’da, Macaristan’ın muhtelif şehirlerinde paşa olarak devlet hizmetinde bulunmuş. Hasan Paşa’nın hayatı hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Ama yaptırdığı külliyeden ayakta kalan bu cami kaç yüzyıl sonra müslim-gayri müslim ziyaretçilerin uğrak yeri.

Yakovalı Hasan Paşa Camisi’nde bileti iki ayrı yer için birlikte kesiyorlar. Biri burası, diğeri İdris Baba Türbesi için. Bu türbeyi önceden duymamıştık, Peç’te bir izimizi daha bulmaktan memnun olduk. Adresi öğrenip türbeye yollandık. Zaten camiye yakın.

İdris Baba Türbesi, orman ağaçları ile dolu çok geniş bir bahçe içinde taştan sekizgen bir yapı. Ormanın içinde tek başına. İçeri girdik. Ortada yeşil örtülü bir sanduka. Duvarlarda halılar, seccadeler, bilgi panoları. Şamdanlar, gülabdanlar, nargile… Yerde kıbleye doğru bir seccade serili. Sağ köşesi içeri doğru kıvrılmış. Babaannem çocukken böyle öğretmişti bana da. “Şeytan üzerinden geçmesin!” Görevli bir delikanlı var içerde. Ziyaretçiler kapıdan girdiğinde tasavvuf müziği açıyor.

İdris Baba hakkında da fazla bir şey bilmiyoruz. Onaltıncı yüzyılın sonları ile onyedinci yüzyılın ilk yıllarında yaşadığı kesin. Peçuylu İbrahim Efendi “Peçuy’da büdelâdan İdris Baba denen bir meczûb-ı ilâhî vardı. O nice keramet ve velâyeti zâhir bir aziz idi. Şimdi mezarının üzerine yüksek bir kubbe yapılmış olan baba o vakitler yaşıyordu, kendisine rastladım.” diyerek kendi zamanında yaşadığına şahitlik eder. Türbe, Osmanlı buralardan çekildikten sonra bir süre şapel olarak kullanılmış, ardından baruthane olmuş; sonra restorasyonlar geçirmiş, 60’lı yıllarda yapılan kazılarda İdris Baba’nın iskeleti de bütüne yakın bulunmuştur. Evliya Çelebi, hazretin bazı keşif ve kerametlerini naklettikten sonra “Hak kapısı abdalı bir yiğit er” deyip sözü bağlar.

Peç’te biraz daha işimiz var.

 

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar